| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
29 "türkiye" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"türkiye" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Gökyüzünde para kadar bulut yok

Tarih 27 Ekim 2009, 12:21. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: araklı, bahçecik, ligarba, likapa, manzara, mavialtın, trabzon, türkey, türkiye, yayla, yerligarbası

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 30 Ağustos 2009

 www.karadenizolay.com (Özel)-Doğu Karadeniz’de, Trabzon’a 90 kilometrelik mesafedeyiz. Araklı’nın Bahçecik köyü ve yaylasına çıkıyoruz.  Her zaman değil tabi fırsat buldukça gidebiliyoruz yaylalara ama bu kez gidişimiz, adını sık sık duyduğum ama bir türlü dalında görmediğim yer ligarbası içindi. Daha önce de ligarbaya gitmiştim ama o zaman ki  meşe ligarbasıydı yanı ağaç sayılabilecek fundalık tarzındaki bitkiden ayakta toplamıştık ama yer ligarbası, tamamen yayla çimenlerinin arasında, çimenler boylarındaki ligarbalardan toplamak öyle her yiğidin harcı değilmiş. Meşe ligarbasıyla yer ligarbası arasında pek fark yok bitkinin boy farkı dışında, tad ve lezzet farkı da hissedilebiliyor. Yaylada havanın çok güzel olduğunu anlatmak için kullanılıyor “Gökyüzünde para kadar bulut yok” ifadesi..Hafta da sadece bir gün izni olan bir insanında bu deyimi diline pelesenk etmesinden doğal bir şeyde olamazdı herhal..

 

Bizim Enver, öylesine ilgili ki bende onun ilgisine saygısızlık olmasın diye davet ettiğinde  ona eşlik ediyorum aslında. Oğlu var yanında adaşım aynı zamanda. Bir de gittiğimiz yerde, bizi ligarba ocaklarına götürecek bir rehber Dursun Ali. Meğer Enver, o arkadaşı bir gün öncesinden aramış, hangi saatte orada olacağımızı da söylemiş, bunu buluştuğumuz da anlayabiliyorum. Yola koyulmadan önce akşam yemeğini nasıl yiyeceğimize karar veriyoruz. Mangal mı yapacaktık yoksa gittiğimiz yerde Allah ne verdiyse diyerek, orucumuzu bozacaktık. Mangal işinin ramazanda pek doğru olmayacağına, hem mangala zaman bile ayıramayacağımıza karar verip, mangal almıyoruz. Bizim yaylalarda genelde et ve türevleri ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı var. Yine mangallarda ama tesislerdeki mangallarda kuzu, koyun,  dana eti veya köfte yenilebiliyor.

 

Koyulduk sabah saatlerinde yola, sahilden iç kesime doğru yol alıyoruz. Karadeniz de sıradağlar var, sahilden itibaren yükselen ve yükseldikçe de serinleyen, rutubetten sıyrılan enfes hava tabi. Yayla sınırlarına geldiğini o serinlik anlatıyor zaten. Yaylalardan hiç haberdar olmasan bile o nserin hava, kendini hissettirir ve sana “yayla sınırlarına girdik artık” der yani!

Yolun bir kısmı asfalt yol ve gerisi artık stablize ve yayla yolları. O yollarda lüsk arayışımız yok elbette, yaylaya giderken sallanmadan aypılan seyahatlar da makbül sayılmaz hani. Hem yaylaya gidecek ve hemde hiç sallanmadan gitmek olmaz yoksa yaylanın bir önemi kalmaz ki!

 

Her neyse rehberimiz Dursun Ali bizi Bahçecik hanlarında karşılıyor. Onu da arabaya alıyoruz, sabah şehirden çıkarken fırından aldığımız kocaman ekmeğe gözü ilişiyor ve taze ekmek kokusunu da alınca “of, bizde de cameş yağı vardı, ne güzel yenurdi bu ekmek” diyerek, sabahın o saatlerinde sanki acıkmışlık serzenişinde bulundu. Devam ettik, önce “sizi fiskoya götüreyim” dedi. Bahçecik köyünden hemen ormana daldık. Burası 1800 rakımla 2000 rakım arasındaki bir yer. yani ormanların bittiği yer, Bahçecik köyünün olduğu yer. Daha yukardaysa Bahçecik’in yaylasın var ve biz de zaten Bahçecik yaylasında toplayacağız yer ligarbasını. Ama rehberin de yönlendirmesiyle “fisko”, Enver’in ifadesiyle de “ahududu” için ormana giriyoruz. Biraz araçla yol alıyoruz ardından aracı bırakıp bu kez de yaya biraz yürüyoruz ama yok, aradığımız fisko ve ahududuya tek tük rastlıyoruz. Hemen geri dönüp, zaman kaybetmeden bir an önce ligarbalığa ulaşmak istiyoruz.

 

Yükseldikçe görüş alanımız genişliyor, çevrede daha önce görmediğimiz yaylaları görür oluyoruz. Mükemmel bir manzaralı seyre sahip bir yayladayız artık. Hemen yayla çimenlerinde bizim yıllar öncesinden anılarımızda var olan Manda (Cameş)lara rastlıyoruz. Manda yavrusuna gadak diyorduk o zamanlar, tüylüce bir gadakla karşılaşıyoruz ama bu mandalar sahiplerinden başkasını ürkütebilecek kadar vurucan olabiliyor. Nitekim ben sadece fotoğraf çekeyim derken bile üzerime yürüdü büyük olan cameş. Oysa babaannem, anneannem, annem ne severlerdi bizim mandaları. Ağırbaşlı , sakin ve çamurdan hoşlanan, belki de ondan stressiz gözüken bir hayvan. Gerektiğinde sahibinin koruyucusu olan bir sahiplenme ve bağlılık duyusu yüksek olan büyükbaş hayvanlardan  mandalar. O ağır oluşları belki de karadenizde sayı olarak azalmalarında rol oynadı.

 

Yaylanında zirvesine doğru biraz araçla gittikten sonra bir süre daha yaya olarak yürüdük, o türkülerde mırıldandığımız “yaylanın çimenine kuzu yayılır kuzu” sözlerinin yerini bu kez “insan yayılır insan” dedirtecek bir manzara. Enver, Dursun Ali ve Mustafa, yaylanın çimenlerinde çökerek birşeyler aranıyorlardı. Bende yanlarına vardığımda onlar birbirleri ile yer ligarbası yarışına başlamışlardı bile. Ama hayret ettim, onca güya yayla görmüşüm ama bu yer ligarbasını tanımıyor olmama hayıflandım. O çimenlerin aralarında meğer ligarba  var. Koyun gözü var.Yer ligarbasında salkım yok ama meşe ligarbasında vardı. Çömeliyorsun yere tek tek o siyah incileri toplarken baya bir yoruluyorsun. O çimenler arasında hemen hemen aynı tadı veren ama biraz daha mayhoş olan ligarbanın yarısı kadar meyvesiyle  koyun gözü de toplayıp, ben artık harmanlama yapıyorum. Hatta biraz da kuşburnu toplayıp, nerdeyse yaylada sonbahar kokteyli denebilecek bir içecek özü hazırlığındayım.

 

Başka yerlerde ligarba,  Ukrayna ve Rusya’da “cranberry” olarak bilinen Yaban mersini,Türkiye’de, Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera(Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatüre Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile Mavi altın (blue gold) olarak nitelendiriliyor ligarba.

 

Enver, daha çok rehber Dursun Ali’ye kulak verip onu dinlerken bende her ikisinin konuşmalarına kilitleniyorum. Enver, çevrede başka ligarba sahalarının olup olmadığını öğrenmeye yönelik sorular sorarken, Dursun Ali, bulunan ligarba yerlerinin aslında kimseye söylenmemesi gerektiğini anlatıyor. Yaylalarda ne kadar ligarba varsa sanki sadece kendisi toplansın istiyor belki. Şaka tabi, güya toplanan yerdeki nimet erken bitmesin diye bir hurafeden başka bir şey değil tabi Dursun ali’nin söylediği. Dursun Ali bir de diyor, “kayaların tepelerine doğru iyi olur ligarba,tadına doyulmaz” ama onlar bırakıp beni başka bir tarafa geçiyorlar. Bense o başladığım yerde topluyorum, onlar çağırsalarda onlarla gitmiyorum. Çünkü ben o manzarayı sevmiştim bir kere..

 

Hiç boş durmuyorum ve harıl harılda ligarba toplamama rağmen benim onların gittiği yerlere gitmemin bir anlamı yoktu. Onlar belki bulamadı ve belki de aza kanaat getirmediler ama ben az da değil hiç durmadığım halde sürekli ligarba bulabiliyorsam neden gideyim ki dedim kendime ve gitmedim. Hem Dursun ali, kayaların tepelerine doğru da olur diyordu ya, tamda burası orası işte. Kayalık bir yer. Geçmiş yıllardaki harplerden kalma şehit mezarlarına da rastladığımız o yaylada, kırık kayalıklar bana bizim yayladaki ziyareti anımsattı. Orada da mermilerden kayalar kopmuş dağdan ve halev diyeceğimiz kırıntı taşlar oluşturmuşlardı. Benim bulunduğum yer tamda böyle bir tepeninde olduğu kayalıklardı.

 

Ömrümde hiç bu kadar bir yaylada aynı noktada bu kadar zaman geçirmemiştim. Evet Enver’in sık sık yaylalara çıkıp ta oralardan bizi özendirmek adına söylediği bir laf bu, “Gökyüzünde para kadar bulut yok”ifadesi aynı zamanda. Kısaza bizi gaza getirmek için sık sık başvurduğu yöntem olmuş. ligarbaya başladığımız da o ifadeler doğruydu. Ama öğleden sonra hava dönmeye başladı. Aşağılardan sisin yavaş yavaş yükselişini seyre koyulduğum oldu. Benim bulunduğum tepeye, karadere vadisinden esen deniz rüzgarı vuruyor. Bende zaman zaman dinlenmek üzere kayaların güneş vuran kısmına geçiyor ve çimenlere uzanıyorum. Allah’ dan benim ligarba topladığım yer yamaçtı ve ayakta durabiliyordum ama onlara bakıyorum, sürekli yerdeler ve çimenler arasında aynı işi yapıyorlar. İnsanın dizleri dayanmıyor ki, yoruluyorsun. Tam çocuklara göre bir iş bu yer ligarbası toplama işi.

 

Ama o tertemiz havayı ciğerlerine çekerek ve bir tek bile ağzına götürmeden akşama kadar ligarba topladığım bu ikinci ramazan günüydü. Diğeri meşe ligarbasıydı bu kadar yorulmamıştım. Benim bulunduğum tepeden kuş bakışı yapabiliyor ve arkadaşlarımın nerede olduklarını ben de tam tepeye çıkınca görebiliyordum. Enver, cep telefonuna bakıyordu Bahçeçik köyünde çekmiyordu telefonlar ama yaylanın doruğunda orada rahatça sinyaller vardı ve zaman zaman Enverle öyle irtibat kurabiliyorduk.

 

Ben, bulunduğum yerde ligarba var olduğu için onlara katılamıyordum ama yanımda ligarbanın var olduğunu söylediğim halde onlarda bulundukları yerlerden gelmiyorlardı. O arada kendi aralarında konuşuyorlarken benim için o rehber olan arkadaş, “herhalde o orucu bozmuş, sigara tüttürüyor da o yüzden yanımıza gelmiyor” diyormuş Enver’e. Oysa benim ayakkabılarımı o kayalıklara tırmanmadan aşağıda çıkarmıştım ve yalın ayak ligarba topluyordum. Hem ayakkabılar, kırtıl çimende kayıyordu ondan kurtulmuştum ve hemde zaten tabi bir dinlenmedeydi ayaklarım. Bir yanda makinamı bırakmıştım bir yanda ayakkabılar derken bunlar birbirlerine uzak sayılabilecek yerlerdeydi ve benim onları toplayıp diğerlerine katılmam zaman alırdı. Onlar kadar dolaşmadan da ben hiç boş durmuyordum. Yayla da o kadarcık küçük alanda saatlerce kalışım ilk kezdi. Zaman zaman esen rüzgardan üşüdüğüm de oluyor ama bulunduğum yerin güneş alan kısmına geçip,uzanıyordum çimenlerin üzerinde ısınıyor, azcık da dinleniyor yeniden koyuluyordum ligarba toplamaya. Hiç öyle bir yayla zamanım olmamıştı

 

O yamaçta zaman zaman bazı sesler geliyor, çekirge sesi gibi ama yılan sesine de benzetiyorum. Kayalıklar arasında yılan olabileceğini,yalın ayaklarımdan yılanın ısırıp ısıramayacağını düşünüyorum ama Güneş’in öbür tarafta olduğunu, yılanların o kayaların soğuk yamacında olmaktansa güneşli kısmını tercih edebileceğini daha mantıklı buluyor ve, kendime cesaret veriyorum. Bir de yanımda kimseler yok, o kayalardan yuvarlansam bile çok ölümcül bir durum olacağını sanmıyorum ama belki yaralanma olabileceğini ama öyle bir durumda da gereksiz yere sağlık işleri ile uğraşmak zorunda kalacağımıza fırsat vermemeye özen gösteriyorum. Çok dikkatli bir şekilde o yamaçlarda günü akşam ediyorum. Ama ayaklarımı çıkarmamış olsaydım yukarda söylediklerimin biri mutlaka olurdu diye de düşünmeden edemiyorum. İyiki ayaklarımı çıkarmıştım. Aşağıdan o kayalara baktığımda o kadar da korkunç gözükmüyorlar ama üstten aşağıya bakıldığında o  fark daha belirgin hale geliyordu.

 

Ligarba toplama işi, güneşin iyice çekilmesi ve iftar saatinin yaklaşmasıyla son buldu. Ben aracımıza yakın sayılırdım, diğer arkadaşlarım yola yaklaştığında bende bulunduğum yerden inmeye başladım. Ligarba toplamakta ben onlardan geri de değildim, Evet büyük iş yapmış, beş saatte iki kiloyu bulmayan yer ligarbası toplamayı başarmıştım. . Günün sonunda verdiğimiz karar, yaylacı çocuklara para verip ya onlara toplatmak veya o yayla çocuklarının varsa hazırda topladıkları ligarbaları para verip almak en akıllıca olan yöntemdi. Zaten öyle de yaptık, Enver bir çocuğa 10 lira bense 20 lira vererek onların söylediği rakkamı vererek gunduz topladıkalrını da almış olduk. Hem çocuklar sevindi ve hemde biz memnun kaldık.

 

 Sonra Bahçecik yaylasına  döndük, o yayla evinden cameş yağı ve peyniri alacağız. Ama yayla evlerinde genelde hayvansal ürünler kadınlardan sorulur ama çocuklardan başkası da yok evlerde. Henüz hava kararmadıüğı için evlerin kadınları çayır gitmişler. O manda yağının özellikle kanser hastaları için ilaç olduğunu söylüyor bizim rehber Dursun ali, Tereyağını taze vurulunca gönderilmek üzere kilosu 12 liradan 10 kilo manda yağına 60 lira veriyoruz.. Ardından kilosu 8 liradan da 17 kilo da golotlu, civil  peyniri atıyoruz  arabaya. Her zaman böylesi yağ veya peyniri bulmak mümkün olmayabiliyor. O  peynirin kokusu nefisti, tamda iftar saati yaklaşmışken. Ama biz, iftarı Çatak’ta yapmaya kararlıydık. Rehber Dursun Ali, çok asıldı, ısrar etti iftar için ama ne Enver ne de ben öyle yanaşmadık. Ezanın okunmuş olması gerektiğine kanaat getirdiğimiz de  biz cevizin suyuna yaklaşmıştık, orada Mustafa’nın verdiği ligarbalarla açtık orucu. hem zaten yol düzgündü ve on  dakika sonra belki biz de iftara yetişmiş olduk. Güzel bir yayla gezisini, yorgun ama dingin bitirmiştik. Güzelce iftarımızı et, köfte karışımıyla yapıp, bolca çaylarımızı içtikten sonra iniyoruz aşağıya..aşağı dediğim sahile..

0 yorum.

Uludağ'da telesiyej safari

Tarih 27 Ekim 2009, 11:17. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: bursa, kar, türkiye, uludağ

M. Kemal AYÇİÇEK – Şubat 2009

www.karadenizolay.com (Özel)-Bir gün Uludağ’a çıkayım dedim ama nerden gitsem iyi olurdu. Karayolu da var teleferik’te ama teleferik’e birkaç kez binmişliğim varda karayolundan hiç çıkmamıştım Uludağ’a. Dolmuşlarının yerini de sorsam söylerlerdi ama yok ben yine bildiğim yoldan gideyim. Ne de olsa “en kısa yol bildiğin yoldur” diye bir söz de boşuna söylenmemiştir sanırım. Ben de öyle yaptım, Heykel’den bir dolmuşa atlayıp Teleferik’e gittim. O binayı tanıyorum, otuz üç yıl önce yine gelmiştim hatta o zaman ilk kez bindiğimizde havada asılıda kalmış, ufacık yüreklerimiz büyük korku atlatmıştı. Teleferik nedir ne değildiri öğrenmeden öylesi havada asılı kalmak ve asılı kalınca da içinde bulunduğumuz kabin, rüzgarın etkisiyle bir de sallanmaya başlayınca işte varın siz o andaki hisleri düşünün. Bağrışanlar, ağlayanlar sizi de etkiliyor tabi.

Dış kapının camında bir yazı, “hava muhalefeti nedeniyle kapalı”. Buyur işte, bir şeye niyet ediyorsun ve sonrada oradan geri dönüyorsun. Ama yinede içeriye girip sormak lazımdı. Merdivenleri çıkıp içeri giriyorum ama benden önce soranlar var zaten, onlar “bekleyelim mi, açılır mı? Bugün sefer olur mu?” diyorlar. Onlara verilen cevap bana da verilmiş oluyor tabi ama umut yok. Görevli, “bugün seferler açılmaz zannetmiyorum, yukarda fazla rüzgar var” diyor ve isteyene de teleferik istasyonunun telefon numarasını veriyor. Bende aldım numarayı, belki ararım diye ama ona daha sonra gerek kalmadı. O gün, çıkamadım Uludağ’a.bir sonraki gün denerim dedim artık.

 Bir sonraki gün aynı yere geldim yine bu kez de yine “rüzgar var” denildi ve sadece tek yön ücreti olarak 3 lira aldılar bilet için. “Yukardan dolmuşlarla dönersiniz” Biraz bekledikten sonra Teleferik gözüktü, yanaştı ama görevli saydı 21 kişi tam sıra bana gelmişken çekti zinciri. Bir şeyde söylemedi. Neyse bir sonrakini bekledik ve ona ilk önce ben bindim. Kapı kapandı ve yaylana yaylana başladık yükselmeye. Harika bir şey, Bursa’ya kuş bakışı sayılır türden bakarak yükselmek. Manzara mükemmel. İlk durak Kadıyayla. Burada araç değiştiriyoruz. Kimileri burada iniyor, piknik yapmak veya at binmek isteyenler tabi. Burada kiralık atlar var, düzlük de bir çimen, yaylada at binme keyfi sürüyorsunuz. Daha önce Atlara binip binmemiş olmanız önemli değil zaten atlarda eğer de var ve azcık cesaretiniz varsa atlıyorsunuz at sırtına “deh” diyince zaten gidiyor, at işini biliyor yani nereleri gezdirmesi gerektiğini de siz sadece üzerinde durabilmeyi becerin yeter ki.

Teleferik’te ikinci ve son durak Sarıalan yaylası. Burada piknik alanları gezi alanları ve cafeler lokantalar oteller var. Çocuk parkı ve güzel çamlık alanlarda dilediğiniz gibi yayla havası soluyorsunuz. Tabi buralar, Uludağ’ın yinede etekleri sayılıyor. Uludağ’ı Uludağ yapan o kayak o oteller ve kayak pistlerinin bulunduğu yere ulaşmak için 7 kilometre daha dolmuşla gidilmesi gerekiyor. Ama ben önce orada bir gezinti yapıp, iki de demli çay içtikten sonra dolmuşlardan birine binip ilk kez oteller bölgesine geçiyorum. Yol boyunca buzdan kaymış veya yan yatmış araçlar görüyoruz. Virajlı yollar biraz tehlikeli demek ki. Son durak dendiğinde iniyorum. İlk göze çarpan yoğun bir kalabalık oluyor. Gözünüzün alabildiği her yer zaten kayak pisti, bir yanda yeni öğrenmeye çalışanlar bir yanda onlara nispet edercesine kar üzerinde dans eder gibi kayan çocuklar, öbür yandan düşenler, bir yandan telesiyejlerde kuyruk bekleyenler derken faklı bir aleme geldiğinizi anlıyorsunuz.

Televizyonlardan başka yerde profesyonel kayakçılar görmemiştik. Tamam gördüğümüz pistler vardı ama Uludağ’ı gördükten sonra bizim gördüğümüz pistlerin onların yanında pist olabilmesi için kırk fırın daha ekmek yemesi gerektiğini anlıyorum. Bu hem Erzurum da Palandöken kayak merkezimiz için hem de Gümüşhane’deki Zigana dağı kayak merkezi için maalesef böyle. Uludağ’daki atmosferi gördükten sonra Gümüşhane’de Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak’ın da hayata geçirmek için uğraştığı Çakırgöl kayak merkezinin ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyorum. Kayak ve kış sporları için sahile en yakın ve en elverişli olacak merkezin Çakırgöl olabileceği artık makul görülüyor.

Karkay telesiyeji ile tepeye çıkıyorum ve Uludağ’da adeta bir telesiyej safariye çıkıyorum. Sol tarafta televizyon ve telefon vericilerinin bulunduğu tepe de, sağ tarafta yazıcıoğlu ve Ağaoğlu otellerinin telesiyejlerinin olduğu tepeleri görüyorum. Kılık kıyafet, burası için uygun olmasa da neticede kayak yapmak amacıyla orada değiliz ve sadece gözlem ve gezi yapıyorum. Bunun yadırganacak bir yanını ben görmüyorum tabi. Telesiyejle tepelere tırmanmak bile benim için kayak yapıyormuş gibi bir hissi yaşatıyor bana(!) Biraz dolaşayım diyorum ıslatmayan kar üzerinde ama soğuk kulaklarımı sızlatıyor, fazla açılamıyorum ve hemen oradaki tesise giriyor, bir yandan sıcak çayımla ekmek içi sucuk yerken bir yandan da tepelerden süzülenleri seyrediyorum.

Oradan karşı tepeye çıkmaya karar veriyorum. Aşağıya inip bir süre yürüdükten sonra Yazıcıoğlu’nun telesiyejine 5 liraya biniyorum. Karkay tesislerindeki telesiyej 6 lira idi. Ama Ağaoğlu’nun Kuşaklıkaya telesiyejine binemiyoruz, kayakçı olmadığımız için bırakmıyorlar. Alkoçların pistide de bize uymuyor, orada kayakçıları yukarı yerden çeken sistem var. Tesislerin farklı hizmetleri var, fiyat farkını kıyaslamak için bu ücretleri yazmıyorum. Yazıcıoğlu’ndaki telesiyej daha uzun sürüyor.Ama ne yalan söyleyeyim bir büyük keyif alıyorsunuz telesiyejde. Hava soğuk olsa da değiyor, çünkü belli bir sürede varacağınız yer var. Kayakçılar, bu telesiyeji sadece yukarıya çıkmak için kullanıyor, sonra onlar kayarak iniyorken aynı yerleri siz yine aynı telesiyejle geriye dönüyorsunuz.

Havada donar gibi oluyorum ama bunu telesiyejin altından kayanlarla konuşarak aşıyorum. Birisi düşmüş ve kar ile bileğini ovuyor, “yaralımısın” diye soruyorum, “yok yok” diyor ama ben biraz yukarda aralarından sohbet eden iki kayakçıya onu söylüyorum. Onlarda hemen kayıyorlar düşen kayakçının yanına. Onlar karla yoğrulmuş insanlar ve kar üzerinde hareketi iyi biliyorlar ve zaten alanları orası. Kendi aralarında yardımlaşma gelenekleri veya dilleri elbette vardır, belki ben bunların dışından bir sivil gibi uyarma gereği duydum ama çok önemli bir sağlık sorunu olmadığını bende görüyordum zaten. Ne de olsa telesiyejdeyiz. Tepeden benim gördüğümü yerde kayanların görmesi kolay mümkün mü?

Her otelin ayrı bir telesiyeji var, veya ortak kullandığı telesiyejler var. Kimileri büyük pistleri kullanırken kimileri profesyonel pistleri kullanıyor.Tabi ben Uludağ’ın birinci kısmındayım. Uludağ 2. Gelişim Bölgesi’nde de oteller var ama o tarafa geçmiyorum. Nitekim, Uludağ’ı görmüş oldum. Yukarı çıktığımda iki bardak çay içtim ve 10 lira ödedim. Kayakçı değilseniz zaten sırıtıyorsunuzdur belki de ondandır ücretlerin pahalı oluşu. Orada Moğolların çadırlarına benzer bir dağevi var. Dağ evinin içinde bir büyük ocakta kütükler yanıyor. Orada her türlü içkide var gerçi ama belli ki onlar daha çok “şunu içtik” diyebilen tipler için olsa gerek. İki çayın lafımı olur dimi ama bende yani hem o soğukta bulmuşsun sıcak çayı onun parasının lafını mı yapıyorum ki? Tesisin dışına çıktım, bir ruzgar bir ruzgar yürümekte zorlanıyorum ama açılıyorum bu dağevine bir fotoğraf çekmem lazım. Hem yazın burasının manzarasını düşünemiyorum. Uludağ’ın zirvesinin arka kısmında müthiş bir manzara var ve buranın seyrine doyum olmuyor. Baraj veya göletlere hakim bir uçsuz bucaksız bambaşka bir atmosferi seyre dalıyorum. Tabi rüzgar buna daha fazla izin vermiyor, dönüyorum tekrar telesiyeje ve oteller bölgesine geriye dönüyorum.

Kar’a doyuyorum artık, gözlerim beyazdan başka bir şey görmüyor ve ama yeter diyorum. Dönmeye karar veriyorum. Güzel bir yürüyüşle artık dönerken teleferikle değil de karayolu ile inmek istiyorum Uludağ’dan ama dolmuşların nerden kalktığını bilmeden yol boyu yürüyorum. Hem çevreyi seyredip yürümek daha cazip oluyor. Araçlar için tek yön işareti var bu yolda ama ben yürüdükçe o kalabalık otellerin altından geçiyorum. Oteller bölgesinin giriş kısmında yolun birleştiği yerde bir dolmuşa işaret edip biniyorum ama meğer o araçta teleferiklere giden dolmuşmuş, aşağı inmiyorum. Karayolu ile inmek nasip olmuyor, şansıma yine teleferik düşüyor. Tekrar bilet alıp bu kez de teleferikle dönüşe geçiyorum. Böylece Uludağ’a veda ediyorum.

Kayak bilmemek sorun olmuyor tabi ama mesela telesiyejde o kayakçı olmadığım için binemediğim(Ağaoğlu telesiyeji) ve gidemediğim tepeyi düşünüyorum. Oradan Uludağ nasıl görünürdü diye düşünmedim değil ve bu sadece moralimi azcık bozdu. Her yerin bir kuralı elbette olmalı ve insanlarda o kurallara saygı göstermeli. Bunu anlattığım bir arkadaşım, “yav Ağaoğlu bizim Trabzonlu, söyleseydin ya” dedi ve oda gidemediğime üzüldü ama öyle şeylere çok önem veren biri değilim ki. Normal insanlar gibi gezip dolaşmak insanın hoşuna gider yoksa tanışlıklarla, birilerinin himmetiyle veya referanslarıyla yapılan geziler bana “sınırlı sorumlu taşıyıcılar kooperatif”lerini anımsatır. Neyime lazım, öyle şeylere gelemem ki. Kendimi biliyorum ve sadece yüreğimin “git” dediği yerlere gidiyorum ve öylece daha mutlu oluyorum.

Buradaki fotoğraf o tepedeki kayalıklara vuran rüzgarın eseri. Öylesine bir figür oluşturmuş ki rüzgar, kar tanelerinden adeta bir gül yapıvermiş. O müthiş manzaralı tepe burası. Siz olsanız böylesine yerlerde gezmek istemez misiniz? Kalın sağlıcakla.

0 yorum.

Hamsiköy'de sütlaç, şah ile meşhur oldu

Tarih 10 Eylül 2008, 10:46. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur

Hamsiköy’ de Sütlaç, şah ile meşhur oldu


M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Fındık ayı nedeniyle İstanbul’dan tatile anne ve babasız gelen torunlarımı yolcu ettim otobüs terminalinden, canım bir güzel sütlaç çekti. Hava bunaltıcı sıcak, Trabzon’dan kaçmaya yer arıyorum. Çok yoğun rutubet, normaldeki hava sıcaklığını katlıyor ya, bunalıyor, şıpır şıpır terliyoruz. Hem Sütlacı hak ettiğime de inanıyorum. Çocukları ta köye çıkıp aldım, hem denize gireriz dedim ama olmadı, geciktik. Aslında sütlacı, bir gece öncesinden yine torunlarım Fatih ve Onur Melih’i alıp, onlarla Hamsiköy’ de yiyecektik ama yine onlarla nasip olmadı.

Akşam olmak üzere ama benim için zamanın önemi yok. Zamana uyan değil, zamanı kullanan biriyimdir. Saatın ileri veya geri olması, benim kafama koyduğumu yapmamı engellemez ki, bastım gaza. Arabada yalnız olduğumda bana kimse “yavaş git”, “hızlı sürme”, “acelen nedir” demediği için mi nedir, hız göstergesine de bakmaksızın giderim yollarda, bu demek, trafiği tehlikeye atarım ve kurallara saygısız sürücüyüm demek değildir, o konularda blakis, harfiyen kuralcıyımdır. Aslında çok sevmem kuralı ama nizama uygunluk anlamında kuralcıyımdır dedim.

Çocukluğumda genelde dedemle seyahat ederdim, o seyahatlerden kastım yayla yolculukları ve bir iki kez de İstanbul ve Konya olmuştur. Dedem, kendi dönemine göre de “dünya görmüş” sayılan insanlardandı. Onunla Hamsiköy’e gidişlerimi hatırlıyorum. Düşünün siz, Trabzon’dan kalkan arabalar,(kamyon veya otobüs) yemek molasını Hamsiköy’de verirlerdi. Yani 50 kilometrelik yol aslında ama işte düşünün yemek molası verilecek kadar uzaktı. Uzaklık, o yıllara has bir olaydı artık uzaklık diye bir olay kalmadı. Hasret, gurbet olayları da bitti. Ama o yıllarda Bayburt bile büyük gurbetti. Her zaman gidilip gelinemezdi çünkü.

Hiç durmadan attım kendimi zigana dağına. Ana yoldan gidiyorum. Başar köyünden çıkmıyorum Hamsiköyüne, üstten ziganadan ineceğim. Bir an önce bunaltıcı sıcaktan kaçmak ama birazda dağ havasında kalmak lazımdı öyle de ettim. Şimdi Trabzon- Gümüşhane devlet karayolu üzerinde de bir çok tesis var ve onlarda da “hamsiköy sütlacı” diye yazıyor ama değil, o neye benziyor biliyor musunuz, tıpkı İstanbul’da da “Trabzon ekmeği” diye veya Bolu dağı’nda Kaynaşlı’ da fırınlara “Vakfıkebir ekmeği” yazmasına benzer. Onun için hani bizim Ulusoy’un bir sloganı vardır, çok severim bende onu “her şey zamanında” diye, bu bence medeniyetin de tam anlatımıdır sanki. Şimdi sütlaç, elbette de beride de yapılırsa “hamsiköy sütlacıdır” da ama aslımıdır, kopyasımıdır işte orası önemli. Anlatmak istediğim de orjinaline yakınsanız, onu mekanında yemek, her şey yerinde ve de zamanında yenmelidir.

Hamsiköy’üne yakınsanız, yoldan karşıya görmeye üşenip de durup ana yolda sütlaç yerseniz buna “sütlaç yedim” diyemezsiniz. Hamsiköy’ de üretilen ve orada köyde yenen sütlaçtır asıl sütlacı Hamsiköy’ün. Siz o mekanı, o doğayı görmezseniz, sütün hangi ortamda oluştuğuna yani o otun yetiştiği ortamı görmek gerekir ki, yediğin sütlacın da anlamı olsun kendin de. O ortamdır onun doğuş yeri, hikayesi Sütlacın orda o köyde başlamış ve nice insanların damaklarına yayılan bir lezzet, tad olmuş, dillendirilmiş, dillere düşmüş ve meşhur olmuş. Şimdi her ne kadar bir yığın sütlaç adı varsa hepsine bilmem ne katkı maddeleri ekleniyorsa ve birer damak tadı oluşturulmak isteniyorsa işte o yok hamsiköy sütlacında. Tamamen doğal süt, naturel ortam, organik tabii ortam ve havasıyla suyuyla enfes manzarasıyla Hamsiköy, gidilip, görülmesi ve nostaljinin yaşanması gereken bir yer.

Her yerde sütlaç vardır ama Hamsiköy sütlacının yanında diğer sütlaçlara bakan olur mu onu bilmiyorum. Adına ister “fırın sütlaç”, “çikolata soslu sütlaç”, “sakızlı sütlaç”, “muzlu sütlaç”, “şuruplu sütlaç”, “vişneli sütlaç”, “meyveli sütlaç” , “Bağdat usülu sütlaç”, “fırın sütlaç”, “damla sakızlı fırın sütlaç”, “kavunlu sütlaç” veya “limonlu fırın sütlaç” diyiverin yok hiç birinin hamsiköy sütlacının yerini alabileceğini düşünemiyorum.

Yukardan Zigana tatil köyüne çıkılan bekçiler’den dönüyorum eski Trabzon- Gümüşhane yoluna. Artık asfaltı sökülmüş kimi yer yer Toprak yoldan iniyorum. O sırada bir yağmur döküyor, ham toprak kokusuyla serinliyorum. Araçtan inip biraz ıslanıyorum. Sonra o Taşköprü de oyalanıyorum, ama artık bir kase yiyeceğim Hamsiköy sütlacını henüz sütlacı bile görmeden orada hayalimde ikiye çıkarıyorum. Zigana dağının yamaçlarında müthiş manzarası vardır hamsiköy yolunun da, hem zaten o manzaradır biraz da sütlaca damak tadını veren ya. Hamsiköy de Osman Günel’in Yayla lokantasına giriyorum. Zaten, hamsiköy’de başka da lokanta yok artık. Sadece Osman Günel, baba ocağını terk etmeme adına yılın 9 ayını burada hamsiköy sütlacını yaşatma pahasına kızı Ayşe Günel ile mücadele veriyor.

Osman Günel’in Yayla lokantası tam da Trabzon’un eski belediye başkanı Orhan Karakullukçu’nun dedesi Ahmet Karakullukçu’nun konağının hemen önünde. O konak satılmış tabi 1962 ‘de. Konağın 1929 yılında yapğıldığını söylüyor Osman Günel. Kendi de 1972 yılında bulaşık yıkamayla başladığı lokantacılığa şimdi Kızıyla devam ediyor. Her geçen yıl sütlaç satışlarından anlıyor gelişmeyi, bölgeye gelen ve gidenlerin yoğunluğunun kendi sütlaç kaselerine yansıdığını ifade ediyor. Gelen giden tur otobüslerine zaman zaman yetişmekte güçlük çektiğini anlatıyor. Siz bir aşçıyı yemek yerken görmüş müsünüz bir düşünün bakalım, ben görmemişimdir. Aşçının yemeği pişirirken doyduğu söylenir. Ama Hamsiköy yayla lokantası’nda ben Osman Günel’i Sütlaç yerken görüyorum ve tabiî ki fotoğrafını çekiyorum. İnsan bezmez, bıkmaz mı aynı şeyi yemekten? Ama yok işte demek ki bıkmazmış ki öylesine iştahla yiyor ki sütlacını, kızının ona sorduğu soruya bile bir süre cevap vermiyor. Ayşe, bir yandan bulaşıklara koştururken bir yandan da Hamsiköy’in belki de ilk bayan garsonluğunu yapıyor. Çünkü, geçmişte Hamsiköy’ü bizim ilk tanıdığımız yıllarda her hangi bir işte bayanların çalışması “ayıp” sayılırdı ve bayanlar çalıştırılmazdı. Ama şimdi Ayşe Günel, sütlaç taslarının birini götürüp, boşlarını topluyor.

36 yılını Sütlaç yapmaya ve yaşatmaya vermiş Osman Günel, hamsiköy sütlacının da tarifini başkaları gibi saklamıyor ve hemen açıklıyor. O da “her şeyin yerinde güzel” olduğuna inananlardan ve diyor ki, “sanki ben tarifi versem adam bunu adana da yapsa bu tadı mı alacak, İstanbul da yapsa ne olacak, önemli olan sütlacın burada yenmesidir. Bu hava ile sütlaç bileşimidir tadı damaklarda bırakan” diye ekliyor. Sütlaç tarifini de her gelene anlattığını, bunun özel formülü gibi şeylere inanmadığını belirterek sütlaç pişirmeyi şöyle anlatıyor;

“1 kilo süte 65 gram pirinç,70 gram şeker ve çok az da tuz konur. Bu karışım bir saat 20 dakika da pişer ve pirinç, süt, şeker bir bulama gibi oluyor. 80 kiloluk süt, 60 kiloya ininceye kadar pişiyor. Sonra taslara veya kaselere koyuyoruz, soğuyunca da servis yapıyoruz. Fırınlama veya üzerine bir şeyler ekleme yoktur. Sadece sütlaçtır. Herhangi bir katkı maddesi koymayız”

Bende yukarda hayal ettiğim gibi iki tas sütlacımı yedim. Kaldı ki ben öyle tatlı seven biri değilimdir. Evde eşim bilse iki tabak üst üste sütlaç yedim, alınır kesin “benim yaptığım sütlaçtan neden yemez” diye. Normalde çok sütle de aram iyi değildir ama işte orada Hamsiköy’de namındanmıdır, şöhretinden mi, havasından mı suyundan mı bilmiyorum orada iki tas sütlacı yedim. Doydum mu diye sorsanız hayır derim çünkü o sütlaçtan doyum olmaz, bana öyle geliyor. Gün kararmış, televizyonlar da Trabzonspor maçı başlamıştı. Onu vatandaşların kahvehanelere çekilmesinden anlıyorum. Kimilerinin “yok bu takımda da iş yok ya” diye vahlandığı sesleri kulağıma gelirken, onunla tartışanların da yükselen seslerle, “şampiyonuk olum bu sene, ne diysun, sen ne dersan de, boş konişiysun” diye söylendiğine kulak misafiri oluyorum. Ve oradan yine eski yolu takip ederek iniyorum tatlı bir mutlulukla Hamsiköy’ den, yine çıkarım diyorum, Nasipsiz lokma yenmiyor, onun için nasipse tabi..Hamsiköy yayla lokantası ise sadece Ocak ayında kapanıyor ve Mart’ın yeniden açıyor kapılarını müşterilerine.

Sütlaç’ı şah beğenince meşhur oldu

Sütlacın meşhur olması ise hamsiköy’e yıllar önce İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi’nin gelmesi ve Hamsiköy’de sütlacı yemesinin o dönemler radyolarda haberlerde dile getirilmesi sayesinde olmuş. Osman Günel, “Hamsiköy sütlacının İran şahı Şah Rıza Pehlevi’nin Trabzon’a gelişi sırasında burada Hamsiköy sütlacını yemesinden sonra radyodan buradaki sütlaç yemeği yayınlandı ve bizim sütlacın ünü dünyanın dört bir yanına yayıldı. Devlet karayolunun karşıdan geçmesi, zigana tüneli yüzünden yeni yola dönülmesiyle hamsiköyde bir sessizlik olmuştu. Ama son yıllarda hep daha iyiye gidiş var, işlerimizin yoğunluğundan anlıyoruz gelişmeler oluyor bölgemize gelen giden artıyor diye”

Osman Günel, İran şahı Pehlevi’nin ve ayrıca Hamsiköy’de Atatürk’ün de Sütlaç yemesi sayesinde sütlaçlarının tanındığını ifade ederken,İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılının 14 Haziran günü Trabzon’un il hududu olan maçka’nın Hamsiköy’de karşılandığı da Taraf yazarı Ayşe Hür’ün yazısından anlıyoruz ve öğreniyoruz;

İran’la opera diplomasisi, Ayşe Hür / Taraf

Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934′te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.”

Nasıl gidilir

Trabzon’dan her saat başı Gümüşhane ve Bayburt dolmuşları kalkıyor. Onlarla gidilebilir, bekçilerden veya başar köyünde inilir ve oradan da geçen dolmuşlarla gidilebilir. En güzel özel otonuzla Başar köyünden veya Bekçilerden gidebilirsiniz. En mantıklısı da özel araç ama turlar var. Eğer turların gezisindeyseniz zaten Hamsiköy gezisini kapsamına alan turlarda zaten oraya çıkılıyor. Daha sağlıklı bilgiyi sanırım Osman Usta verir. Hem rezervasyon ve hem de ulaşım için Osman ustaya soracaklarınız olursa telefonu: 0 462 5426278 Hamsiköy/ Maçka/ Trabzon

0 yorum.

Ejderhanın gölü ve Hıdırlez mağarası

Tarih 03 Eylül 2008, 07:04. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur


M. Kemal AYÇİÇEK – Ağustos 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)- Mayıs ayında başlanan Yayla yolculukları, kimi zaman iki kimi zaman üç gün sürebiliyordu. Yol yok şimdiki gibi sadece patika yollar, hani keçi yolları denir ya onlar gibi. Kimi yerlerde uçurumlardan geçilmesi gerekiyor. Yollar uzun, insanlar yorgun düşer ama her yıl yenilenen yayla yolculuklarında yeni yeni tanışıklıklar ve hikayeler, o yayla yolculuğunu hep özlemle hatırlatır insanlara..hele çocuklara..

 

Bir hafta öncesinden başlanır yayla yolculuğunun hazırlıkları. Ekmekler, çörekler, keteler hazırlanır yol boyunca erzak olsun diye, öyle ya iki veya üç gün boyunca yollarda olacaksınız. Buna da bir hazırlık gerekir, Varsa çarıklar dikilir, yoksa kuşaklar örülür, fistanlar, peştemallar, çislavet lastikler, veya kara lastikler alınır. Azık torbaları tutulur. Yola çıkacak köç (yaylaya gidecek insan, aile) konu komşularla o yolu birlikte alırlar. Hem şenlik olur ve hem de yol boyu olabilecek her hangi bir olumsuz durumun aşılması rahat olur. Birlikten kuvvet doğar ya.

 

Sığırların süslemeleri bitmişse, cameşler paklanmışsa, eşekler , katırlar ve atlar da hasta değillerse o zaman erzaklar onlara yüklenir ve sabahın alaca karanlığında yola çıkılırdı. Yol boyunca kalınacak yerler bellidir zaten. Hanlarda yer varsa oralarda yoksa da yol boyundaki mağaralar da dinlenilirdi. Yoldaki hareket, tamamen birlikte götürülen hayvanlara bağlıydı.Öyle ya büyükbaş hayvanlardan eğer sizde cameş (manda) varsa, siz sadece sığırı olanlar gibi rahat gidemezsiniz yolda. Veya yaşlı sığırınız varsa genç hayvanları olanlarla da aynı hızla yürüyemezsiniz yolda. İnsanların yayla yolculuğunu belirleyen onların o andaki büyükbaş hayvanlarının yol performanslarıdır kısaca.

 

Kimi yolda direnir hayvanların, yorulur yatar, kalkmaz siz uğraşırsınız saatlerce. Kimi inat eder, yatar bi,r daha kalkmaz, kiminin ayakları vurur, tırnakları kırılır, yürüyemez ve siz beklersiniz. Yani yayla yolları sadece insanların arkadaşlıklarına değil hayvanlarla da sıkı dostluklar kurmanızı da sağlar.

 

Yollar boyunca nazlatacağınız bir gileniz (dana) veya bir kuzunuz veya sizi dinleyen ve anlayan, her sözünüze baş hareketleriyle onay veren sanki “haklısın” veya “tamam” “olur tabi öyle yapalım” der gibi bir akıllı sığır veya eşşek’le yol alınmaz mı? Bizim vardı, adları da insan adıydı “recep” ve “şaban”. Sanırım Recep, benden önceydi de ben şaban’ı tanımıştım. Onunla arkadaştık, beni dinler, bende inat etmez di ama bir başkası ona laf geçiremezdi. Bahsettiğim Eşek, Şaban’dı. Onun için gerçek hayatta da insanlar arasında bir çok “eşek” tanıdım ve hala da “eşek”lerle aram iyidir.

 

Şaban’ı amcam kesti

 

Şaban, hani beni dinleyen ve seven ve benimde onu sevdiğim eşeğimizdi. O dönemlerde köydeki evimize de araba yolu değilde yine patika yolla çıkılırdı. Hele bizim çağılın hemen altında azıcık yağmur olunca da zalım çamuru dediğimiz çamur vardı ki, boş olsan da yürürken ayakların kayar, çoğu kez düştüğümüz de olmuştur. Bu arada eşekle suyu ben taşırdım, istemlilerde. Caminin altındaki çeşmeden alırdık suyu. Köy meydanına kadar gelen kamyonla çarşıdan kumanya gelir ve biz de o kumanyayı, un, şeker, buğday, zare (Öğütülecek veya öğütülmüş mısır unu), eşekle eve çıkarırdık.

 

Ailemiz kalabalıktı ve alınan bir çuval un değil iki çuval olurdu. Şeker de aynı şekilde, 50 kiloluk çuvallarda olurdu. Bunları köy meydanından eşeğe yükler, onunla çıkarırdık. Eşek boş olduğunda da sırtına binerdim. Zaten, eşekle olan arkadaşlığımın en güzel yanı da buydu! Bir seferinde eşeğin semerinin bir tarafına bir çuval un, diğer tarafına da bir çuval un yüklemiştik ve eve çıkarırken o çağılın altından geçerken şaban’ın ayağı kaydı ve sırtındaki un çuvalının demir teller tarafındaki, dikenli demir teline takılıp yırtıldı. Yere biraz un döküldü. Yırtılan un çuvalının o kısmını önce tuttum, sonra fındık yaprağı ile kapadım ve eve çıktık.

 

Un çuvalının yırtılmasını anlattım ama en küçük amcam Mahmut, o zamanlar 24 yaşlarında, bana eşeği düzgün sürmediğim için fırça attı sonra da şabanı yularından tuttuğu gibi meşeye götürdü. Tabi bende gittim ardından diğer amcamın oğlu ve kardeşimle. Meşedeki karayemiş ağacının altında amcam,“artık sen yaşlandın, bir un çuvalını bile taşıyamıyorsun demek ” diyerek Şaban’ın kafasını kesti. Yaşlanan eşeklerin kafası kesilirmiş demek ki. Kurban keser gibiydi. Çok kızdım ve öfkelendim ama yapacak bir şeyim yoktu. O Şaban, bizim son hizmetteki eşeğimiz olmuştu.

 

Aradan biraz zaman geçmişti ve şaban’ın kesilmesi olayı konuşulurken amcamın büyük oğlu Hüseyin, Şaban’ın adının her anılmasında sık sık “rahmetli” diye araya girer, ve hala ona rahmet okur. Tabiî ki ben de çok etkilenmiştim. Ondan dolayı da nerde bir eşek görsem, sempatiyle bakar ve o hayvanları hep severim.Ağabeyimin oğlu Hakan Utku’nun Ziğana dağında gördüğü ve “fil” sandığı ve ama yanına zorla sokulup fotoğraf çektirdikten sonra da “eşek demek istemiştim” dediği, bizim şabandan ufak bir eşekti ama o benden şanslıydı. Çünkü, bizim o zamanlar ne bir fotoğraf makinamız vardı ve ne de fotoğraf çekenimiz. Onun için benim arkadaşım Şaban’la çekilmiş bir fotoğrafımın bulunmaması eksiğimdir!

 

Sipa’yı nasıl sattık

 

Söz eşekten açılınca bir eşek anımı daha anlatmayı uygun gördüm. Fındık ayı gelmiş ama eşeğimiz de yok. Şaban’ı amcam kesmişti.Dedem beni yaylayaeşek almaya gönderdi.”babana söyle bir eşek alsın, sende al o eşeği gel”dedi, Gittim Yayla’ya. Yaylamız, Bayburt’un bir köyü idi. Babamla bir akşamüzeri gittik komşu köy Gondolot’a. Orada eşekler varmış, mallıkla sabah dağa çıkan eşeklere köy meydanında baktık ve bir tanesini 600 liraya aldık.

 

Eşek değil daha yavru meğer. Ben sırtına bindiğimde beli büküldü hayvanın, çocuktum üstelik. Ama, babam sıkı pazarlıktan sonra satın almıştı bile.Sonra da amcamın oğlu ile sipa’yı iki günlük yürüyüşten sonra Araklı’daki köyümüze getirdik.Eşeği harman ilk gören babaannem oldu. Ama hemen anladı, dedemin kızacağını. Çünkü dedem, cambel diye bir arazimiz var ve burası en uzaktaki fındıklığımız. Buradan Fındık taşıyacak bir eşek almamızı istemişti ama babam, “nasılsa büyür” diyerek bu sipa’yı almıştı. Babaannem bana, “deden görmeden yarın sabah erkenden alın onu gidin kaşıkçı’ya satın, deden görmesin bunu çok kızar “dedi ama biz de yayladan geldik dedem de bunu gördü. Ve sordu, “nerde eşek getirdiniz mi?”

 

Getirdiğimiz sipa’yı görür görmek dedem başladı bağırmaya, “sizin aldığınız eşeğin de, onu size satanın da” diye küfretmiyor ama biz onu anlıyoruz. Babama sayıp saydırıyor, tabi biz emir kulu olduğumuzdan bize bir şey demiyor. Hem dedem beni severdi ve bana bağırmazdı, bana kızsa da başkalarına bağırır bana fiske dokundurtmazdı. Bende dedemin gönlünü almaya çalıştım, eşeğin yapacağını biz yaparız dedim ve onu teselli etmeye çalıştım. Sonraki gün de üç arkadaş babaannemin dediği gibi Kaşıkçı’ya gidip, sipa’yı satlığa çıkardık.

 

Bir dükkanın önünden geçerken adam bize baktı, “çocuklar satılık mı eşek” dedi. “evet” dedik, “getirin ona 400 lira vereyim” dedi. Olmazdı, biz eşeği 600 liraya almıştık ve iki gün de yol yürümüş getirmiştik. “olmaz amca” dedik, “o fiyata satamayız”. Gidip geliyoruz ama başka da kimse talip olmuyor sipaya. Yine aynı adam bu kez, “getirin çocuklar 350 lira vereyim” dedi. Ama biz “adam kesin alacak ama bizimle kafa buluyor olmalı, biraz daha gezelim bu adam alacak” dedik. Her geçişimizde adam 50 lira fiyat indiriyordu. Neyse gittik geldik, “bari 400 ver” dedik ama yok adam nuh diyor peygamber demiyor ve indikçe iniyordu. En son artık Pazar dağılıyor ve ortalıkta kimseler kalmıyordu, son kez adamın yanına gittik adam bizxe “satamadınız mı eşeği, getirin ona 250 lira vereyim” dedi. Baktık bir daha tur atar dönersek bu seferde 200’e iner, iyisimi hemen satalım sipayı dedik ve sattık. 250 liraya.Sonra eve döndüğümüzde dedeme anlattık bu durumu, “iyi yapmışsınız, babanın enayi parasıydı zaten, biraz akıllansın, o sipa o parayı bile etmezdi, iyi satmışsınız” dedi.o parada bize harçlık olarak kaldıydı.

 

 

Eğer, göçünüz de bir eşeğiniz varsa o mıhmandarınızdır. En önde o gider. Sığırlar arkasına dizilir, sanki kıdem sırasıymış gibi en arkada da Cameşler ( mandalar) olurdu. Yol boyunca yükler Eşeklerin sırtında eğer eşek yoksa da sizin sırtınızda olurdu. Hem yaya ve hem güneş altında gidilen yollar, git git artık bitmez olurdu. Sadece hayvanlar değil siz de an olur ki bıkardınız, artık yürümeye mecaliniz bile kalmayabilir derecede yorulurdunuz.

 

Yola Araklı’dan çıktıysanız, Dağbaşı (Çankaya) hanları ki (29 kilometre) ilk durak hanlarıdır.Gideceğiniz yolsa 110 kilometredir. O zaman, Karadere vadisinden yukarıya doğru, anas, bifara, dağbaşı, Sarı Mehmet hanları, Heyrat hanı, Gaydaros, Golaşa, Ayven, zimla, zimlakava, toroslu, çatak, pazarcık, bahçecik, salmangas hanları uğrak noktaları olur. Onca göç düşünün aynı anda yoldalarsa bu hanlarda yer bulamayanlar da Hıdırlez mağarası, Hazreti Alinin mührü (Burası yeni yol çalışmasında tahrip olmuş, o taştaki müdür de kaybolmuş), Ejderhanın gölü, Pamukgölü, Tilkibeli , Nebiyurt, Hatunyurt, Hacıveli, Mengenin sırt, Esertaş gibi yerler de dinlenme veya mola yerleriniz için işaretli yerlerdi.

 

Ejder’in gölü

 

Trabzon’un Araklı ilçesi’nden Karadere vadisinden Bayburt yönünegidildiğinde Çankaya’yı ve Erenler’i geçtikten sonra Hıdırlez mağarasına varmadan, köprünün hemen alt tarafında büyükçe iki kayanın tuttuğu suyun oluşturduğu göldür.Adı göl tabi, yoksa herkesin bildiği manada bir göl görüntüsü yok. Sadece Karadere üzerindeki derin bir köprü altı gölcüğü dense daha doğru olur. Burada hazreti Ali’nin at’ının ayak izinin bulunduğu söylenir.

 

Bu güzergah, eski ipek yolu güzergahıdır. Bunun için de hem ejderhanın gölünde ve hemde o gölün hemen yukarısında hazreti ali’ye atfedilen iki işaret vardır. Bunlardan biri ejder’in gölünün kenarındaki büyük kayadaki at izi diğeri de Biraz daha yukarda bir kayanın yere bakan kısmındaki düz ama ters olan kayadaki müdürdür. Dışardan gözükmez ve taşın altına girip bakmak gerekir. Fakat, şimdilerde bu izin bulunduğu kaya, yol yapımı sırasındaparçalanmış ve kaybolmuştur. Daha önce de definecilerce bir çok kez burada kazı yapıldığı ve hatta bir miktar külçe altının alındığı ve Edirne’de bu altınların yurtdışına kaçırılırken yakalandığı anlatılır.

 

Dedem yaşasaydı şimdi 105 yaşında olacaktı ama rahmetli oldu. Bir yolculuklarında yaşadıklarını anlatırken sözü bu ejderhanın gölüne getirdiydi. O zaman çocukmuş. Köyün ağaları ile bu yolculuktayken, kaybolan atları aramaya koyulmuş. Biz orada ejderha’nın var olup olmadığını, bunun bir efsane mi değil mi olduğunu merak ettiğimizi biliyordu. Ama dedem Hacı Muhammet, (hacı gadir) yalan söyleyen biri değildi. Onun için anlattıklarına itibar ederdim, şöyle diyordu;

 

“İkindi namazı zamanıydı. Biz namazı kılarken otlayan atlar kayboldu. Namaz kıldığımız sırada gözetleyemedik. Sonra hava kapalıydı. Sular olabildiğince coşkulu akıyordu. Ben, Ejderhanın gölünün kenarındaki kayalara çıkıp oradan bakayım dedim, daha geniş çevreye göz atmak için ama üzerinde bulunduğum kaya kıpırdadı. Benim kaya sandığım o şey, meğer ejderha imiş. Korkunç bir sesle kükrüyordu. Bağıracaktım ama sesim çıkmıyor, kaçacağım ama dizlerim titriyor ve adım atamıyorum. Saplanıp kaldım. Benim benzim soldu, gücüm takatim kalmadı. Bir ses verip de kurtarın beni diyemiyorum. Cemaat, aşağıda ama ben kimseye sesimi duyuramıyorum. Ejderhanın sırtındaydım. Kafasını görmedim ama sanki kafasını derenin içine sokmuş ve su mu alıyor. Sonra ne olduysa bir anda güç toplayıp, diğer kayanın üzerine atlayarak ordan uzaklaşmayı başardım. Anlattım gördüklerimi o zaman ki büyüklerime ama onlar buna pek ihtimal vermedi. Gittik baktık sonra oraya, o dev cüsseli yaratık yoktu. Ama o korkunç sesi, hala kulaklarımda her zaman çınlar”

 

Bir başka anısını da Cevizin suyu dediğimiz alanda yaşamıştı dedem, o da ejderha ile ilgiliydi. Orada da bir malları (sığırları) bayıra verdiklerini ifade ederek şunları söylüyordu; “sığırları toplamak için bir kütüğün üzerine çıkmıştım. Ama altımdaki kütük kaymaya başladı. Meğer o bir kütuk değil de topraktan çıkan bir ejderhaydı. Malları toparlayıp hemen oradan ayrıldık bir anda gök gürültüsü ve bir büyük yağmur ve tufan sel oldu, dere coştu ve ne varsa aldı silip süpürdü. O canavarda öylece sele kapıldı. Ejderhanın gözü, bir yeri görünce orada ya sel olur ya bir şey mutlaka olur”.

 

Bir başka olay da Bayburt’un Eski adıyla Ermene yeni adıyla Pamuktaş köyünde olduğu söylenir. Olayın görgü tanıkları, “Göldere’de öyle bir yağmur yağdı ki, Göldere de sel oldu. Göldere’nin sürüklediği bir canavar, öküz gibi ama boz renkli bir şeydi. Ayı olamazdı o da ejderha idi ve sel ejderhayı parçaladı götürdü. Çünkü, göldere önünde bir büyük kaya gibi suya direniyordu ama o sel, ne kadar kavak ağacı varsa hepsini söktü, o canavarı da aldı sürükledi, götürdü”

 

Babam Ali de Ejderha’nın gölü için, oradan geçerlerken Ejderha’nın gölüne kocaman taşlar attıklarını ifade ederek , “ taş atardık ve gölün dibinde bağlı olduğunu düşündüğümüz ejderhanın bağının güçlü olmasını dilerdik. Onun için taş atar, o bağın üzerine taş yığılmasını sağlardık ki oradan hiç çıkamasın” diyor ve Ejderhanın gözünün nazara yol açtığına inanıldığını söylüyor.

 

Şimdi bu hikayeyi ne kadar ciddiye alırım, o yıllar nereden bakarsanız 1914’lü yıllar. O tarihlerde şimdi ki çevresel kirlilik yok ve çevre olabildiğince de vahşi ve de bakımsız tabi. Yollar aynı şekilde. İnsan sirkülasyonu şimdiki gibi yoğun da değil ve tabiat şarları, belki farklı bir yabani hayvanı o şekilde göstermiştir. Belki de çocuk olunduğunda ve korkulu anda, korkutucu her ne ise o insana şekil olarak ta farklı gözükebilir öyle de gelebilir. Ama gölün ejderhanın gölü olmasının da bunda payı olabilir. Belki o dönemler, yollarda bıkkınlığa uğramış çocuklara bu tür hikayeler anlatılır ve onlarda bir merak uyandırılarak yola katlanmalarına katkı sunulmuş da olunabilir.

 

Hıdırlez mağarası

 

Şimdi hemen mağara deyince siz sanırım bir kapısı olan ve içine girildiğin de de karanlık dehlizleri olan bir yer algıladınız. Yok, bu mağara öyle bir mağara değil. Korkutucu hiçbir yani yok. Zaten, adından da anlaşılacağı üzere “hıdırellez” Kış mevsiminin bitip yaz mevsimine geçildiğinin adı aslında. Bu da 6 Mayıs’tır.

 

Vikipedi’deki tanım şöyle, “Hıdırellez Bayramı (Hıdrellez), Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu savıyla kutlanmaktadır.

 

İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye’de kutlanıldığı görülmektedir.

 

Hıdırellez günü, Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

 

6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığını gösteriyor .”

 

Bizim yörede de yayla yolculuğuna çıkılan ve hanlarda yer olmadığından sığınılacak kaya altı bir yer Hıdırlez mağarası. Orada köçler, (kalabalık farklı aileler) geceleme yapıyor, hayvanlarını sağıyor ve sütü, yaktıkları ateşlerde pişirip yiyorlar. Yüklere yaslanıp uyuyor ve bir sonraki güne burada uyanıp, yola koyuluyorlar. Hıdırlez mağarasında anısı olmayan sanırım günümüzdeki kuşaktır. Bizden önceki kuşaklar da olanlar, hıdırlez mağarasında konaklamış ve belki bir çok hikayeyi burada dinlemişlerdir. O dönemler de insanlar, yazım ve yazılımın dışında daha çok söylemlerle eğitilir ve günümüzden daha fazla sesli diyaloglar geliştirirlerdi. Bunu çocukluğumuzda bizlerde yaşadık ama o günlerdeki hikayeleri bugünün kuşaklarına ulaştıramadık.

 

Bir büyük kabanın hemen altındaki Hıdırlez mağarasında yakılan ateşler, çocuklar için özellikle farklı bir ortam ve yayla yolculuğunun da en ilginç dinlenme yeri. Hayatta ev dışında kalmamış olan çocuklar değil sadece yetişkinler için de eğlenceli olabilen bir ortam orası. Düşünsenize, günboyu yol yürümüşsünüz ve akşam karanlığı çökmüş ve yarın tekrar yol yürüyeceksiniz ve siz o öyle bir ortamda bir mağarada, kayalıkların altında açık havada ateş ve o ateşte taze sağılan sığır, cameş veya koyun sütü ile akşam yemeği. Aslında çok cazip değil mi?

 

İşte o yayla yolculuklarındadır ki, büyük baş hayvanların yol boyunca yedikleri yeşillikler, sürekli kuru yemle besleniyor olmalarından bağırsaklarında bir hareket ve temizliğe yol açarken elbette yollarda sık sık dışkılarının sulu olmasına yol açar. Normalde dışkısını yapan hayvan bunu belli eder ama eğer o bağırsak temizliğine denk gelmişse onun zamanını sizde kestiremezsiniz. Bir anda boşaltır dışkısını ve siz de eğer hayvana yakınsanız sizin üzerinize de sıçrayabilir. Onun adına da yine yörede “mayısın ortası” denir. Yani hayvanın sulu dışkısının medenice adıdır “mayısın ortası”.

 

Günümüzde artık böylesine yayla yolculuklarının yerini araçlarla bir iki saatte gidilebilen yolculuklar aldı. Onun için de geçmişte, bizim çocukluk yıllarımızda yaşadığımız yayla yolculuklarını günümüzde yaşayanlar da çok azaldı. Yaşlılarımızdan dinlediğimiz yayla yolu hikayelerini ise bize yazmak düştü ama bir çok hikayeyi unuttuk bile.Ama elimden geldiği kadar o geçmişteki hikayelerden derleyebildiklerimi de elbette ki ilk fırsatta yazacağım.şimdilik kalın sağlıcakla.

 

 

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!
 

0 yorum.

Kimilerine göre “deli” onlar

Tarih 03 Eylül 2008, 07:02. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who


M. Kemal AYÇİÇEK – 1 Ağustos 2008

 

Evet, onları yolarda görenler, “deli bunlar” demiyor sadece, duyanlar da “kafayı yemiş bunlar” da diyorlar. Diyenler ve öyle düşünenlere nispet edercesine onlar, tanımadıkları, bilmedikleri, rengine, diline, ırkına, soyuna, sopuna bakmaksızın girişmişler bir insanlık yarışına. Görünür de belki “ohh ne safari” dedirtecek kadar gösterişli belki ama onca ülke ve onca yolculuk, sanırım hem iyi bir dinginliği ve de gençliği gerektirir. İşte onlarda onu yapıyorlar.Onlar dediğim, “Mongol rally 2008” grubu. İçlerinden sadece 30 kadarı aracıyla Türkiye güzergahını seçmiş ama farklı kapılardan yollarına devam ediyorlar.“gürültülü yüksek ses” verme diye bir büroşürle yola çıkmış ve tam 300 araçla girmişler yola, taaa Londra’dan başlayıp 14 bin kilometrelik bir yolculuktan sonra Moğolistan’a varacaklar. Londra’dan 19 Temmuz’da saat tam 12 de hyde Park’tan start almışlar. Kendi dillerince buna “macera başlar” diyorlar. 16 Ağustos  2008 de de onların deyimiyle Mongolia bizim deyimimizle de Moğolistan’ın başkenti  Ulaanbatar’da  finişe varacaklar. İyi de bunların “zoru ne?” diyeceksiniz. Bende onu anlamaya çalıştım, anladım da sanırım.Dünya’da en uzun ralli olma özelliğine sahip olan, “Mongol rally 2008” rallisinde  motor hacmi 500 ile  1000 cc ‘lik araçlarla katılım olabiliyor. Ralliciler,  “Moğolistan’da çocuklara  şiddet uygulanmasın” diye seslerini tüm Dünya’ya duyurmak ve o ülkede ve diğer ülkelerde ezilen ve zulüm gören çocuklara saygılı olunmasını amaçlıyorlar. Bu organizasyonu “Christina Noble Foundation children’s” vakfı yapıyor.

Tabiî ki de ralliler, normal insanlar için bir “delilik” ama adrenalinde sınır tanımayanlar, maceracı ruhlara sahip insanlar bir de gençlerse ve de Üniversiteler de de sadece derslerle değil de Dünya’daki tüm sorunlarla ilgililerse atlayıp araçlarına çıkıyorlar 14 bin kilometrelik macera rallisine girişiyorlar.Ralliye Londra’dan başlamışlar ama amaç seslerini duyurmak ya  önce İspanya’da  Madrid,  İtalya’da Milano,Almanya, Çekoslavakya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’ye geliyorlar gruplar halinde. Üzerlerinde çeşitli web siteleri adresler, flama ve bayraklarla zaman zaman otellerde ve çoğunlukla da çadırlarda konaklayarak yol alıyorlar kendilerince. Yukarda da sözünü etmiştim tam 300 tane araç bunlari kendi kafalarına göre gidecekleri güzergahları belirlemişler. Türkiye’den geçen grupta İngiliz gençler ağırlıktalardı. Bir kısmı karayoluyla Erzurum- Ağrı üzerinden  Doğubeyazıt’tan  İran’a geçerken, kimileri Silopi’den Irak’a ve oradan İran güzergahını seçerken, kimileri de İstanbul, İzmit, Sakarya, Düzce, Bolu, Çankırı, Kastamonu, Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon üzerinden de feribotla Rusya Federasyonu’nun Sochi kentine oradan da Türkmenistan, Kazakistan ve Moğolistan’a ulaşmış olacaklar.

 Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, yani 3 araçlı bu grup, Trabzon’da iki gün kaldılar. Onlarla hem bu gezilerini ve hem de Türkiye’nin AB yolculuğuna nasıl baktıklarını. Tabi onlar, İngiliz vatandaşları olduklarından Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yer alması gerektiğini düşünenlerden. Zaten onun için de Türkiye güzergahını seçmişler, halkı daha yakından tanımak ve görmek için. Türkiye’den çıkarlarken, elbette beyinlerinde İstanbul iz bırakmış bir de giderayak Trabzon.

 Bol bol çay içtik, yabancı dil olmamasına rağmen her biriyle de çok iyi anlaştık. Will Mcgeehin Balık burcundan yol arkadaşı Jules Wayne ikizler, James Cook koç burcundan Graham Campbell kova, Rory Naylon Başak burcundan Alex Nimmo Boğa burcu’ndandı. Bu ikili seçim, Üniversite arkadaşlıklarından geliyor ve elbette birbirleriyle de iyi anlaşıyorlar. Ama Will Mcgeehin ile Jules Wayne, burclarının ters oldugu iki arkadaş.Bu birliktelikte idare edici Will. Neden bu burçlara girdim, nasıl anlaşabildiğimizi ifade edebilmek için.

 Astroloji’ye 6 sı da inanıyor ve burçların insanlar üzerindeki rolünü de önemsiyorlar. Ama insanlığa hizmet adına tüm burçların yapabileceği etkinlikler vardır. Bunlar, yukarda saydığım isimler, dikkat edilirse kendi başına bağımsız hareket etme özgürlüğüne sahip burçların insanları. Kafalarına estiği gibi harekette bir beis görmeyen tipler. Balık, burc olarak pek onlardan gözükmese de onunda yıldızı Jüpiter olunca Will, yıldızının sesiyle bu etkinlikte yer alıyor.

Şimdi bizler, sadece kendi toplumumuz içinde çok hareket etmeden çevreyi veya Dünya’yı tanımadan dar alanda kalarak, ömrümüzü doldururken yabancıların Dünya’nın her yanını fellik fellik dolaşıyor olmalarından hiçbir şey çıkarıp da kendimizle kıyaslamayacak mıyız?

İngilizler,  veya Avrupalılar elbette Moğolistan’a sırf o ülkede çocuklara şiddet uygulanıyor diye 14 bin kilometre yol kat etmeyi göze alıp yollara düşerken, bizler her hangi bir zulüm için için veya insan hakkı ihlali için ne kadar kımıldayabiliyoruz? 

 

İngiliz gençler, ellerinde gidecekleri ülkelerin  halklarına ters düşmemek, gelenek ve göreneklerinden haberdar olmak ve gittikleri ülkelerdeki sisteme ayak uydurabilmek ve uyumlu olabilmek üzere eğitilmişler ama bir de yanlarına hazırlanmış katalog almışlar. 11 Euro fiyatı ama bir  güncel ansiklopedi gibi özenle hazırlanmış. Hangi ülkede içkinin hangi oranda içilebilirliğine varıncaya kadar ve elbette kentlerin planlarına varıncaya kadar haritalarle destekli bir güzel katalog.

 

Bizim ülkemizde bu katalogda yer alıyor tabi ama bizde böyle bir yayın yok maalesef. Kendi ülkemizde belki iller bazında vardır ama yeterli çalışmalar olmuyor veya herkesin ulaşabileceği yerlerde bulunmuyor. Eksiğimiz var, yayınlar konusunda da insanlığa duyarlık konusunda da açığımız var. Bunu tamamlamak ve bu gençleri örnek almak elbette bizim gençlerimize de düşüyor.

Bu İngiliz gençler  Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, anne ve babalarının bu olaya bakışlarını sordum, gülüştüler önce sonra da ayaklarıyla bir tekme atar gibi yapıp, “bizi kapı dışarı ettiler, defolun gidin, yeter ki kaybolun” diye sevindiler diyorlar. Biz de bunun tam tersi, bir sahiplenme, çocuk 60 yaşına da gitse baba varsa o ne derse o olacak mantığı. Oysa çağ değişmiş, şimdi günceli görebilme, algılama ve çağa uyum sağlama noktasında insanlık ama bunu farkına varamıyoruz.

 

Ha o kataloğu imzalayarak onu bana verdiler. Ellerindeki tek katalogdu. Almak istemedim ama ısrar ettiler ve bıraktılar. Faceebook’ta adresleri var, oraya kaydettiler ve bloglar da  ve web sitelerinde Türkiye’yi ve Trabzon’u kayda geçtiler.Rusya’ya giden türk işöilerinden bağlama dinledi, ellerindeki mozika aleti ile nota çalıştı ve kitap okudu zamanı öyle değerlendirdiler. Trabzon’da iki gece konakladılar. Emniyet Müdürlüğü  Deniz Şube önünde bulunan  Gümrük parkına çadır kurdular, memnun oldular. Trabzon’u  beğendiler ve şimdi İngiltere’de  6 tane Türkiye’nin ve tabiî ki Trabzon’un ve Trabzonspor’un  Üniversite mezunu fahri elçileri  olarak Trabzon’dan ve

Türkiye’den ayrıldılar.(yazı ve fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK- www.karadenizolay.com)
 

0 yorum.

Yayla yolları

Tarih 03 Eylül 2008, 07:01. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who


Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz

Yayla yollarıM. Kemal AYÇİÇEK – 28 Temmuz 2008

Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz yapış yapış olur ve bunalırsınız.Nefes almakta zorlanırsınız yaz mevsiminde. Bunun için bir çok kemençe türküsünde “benim ilacım yayla” diye feveranlar bile vardır. Hal böyle olunca da hafta sonu gelince aracına binen tutar yayla yolunu. Ama bu sadece gezmeyi bilenler için böyledir. Kimileri de hava ne kadar rutubetli olursa olsun, yaylalara gitmeyi ya akıl edemez veya buna fırsatı olmaz veya imkanı da denebilir.

Normalde araçların olmadığı dönemlerde 2 veya 3 gün yürüyüşle gidilebilen yollar, şimdiler de hem yolların bakım ve onarımının daha sık yapılıyor olması, son model araçlarla bile yaylalara günübirlik çıkıp inme fırsatını veriyor. Bu nedenle olacak sadece yaylalarda kalanların değil sahillerden de yayla şenliklerine akın ediliyor.Araklı’da Balahor yaylası şenliğini Araklılı “çebiler şenliği”ne dönüştürseler de aracını alan çıkmış bu şenliklere. Araklı ile Balahor yaylası arasındaki zaman zaman çiselerle ıslanmış yolda, kimi zaman da toz bulutları oluşturarak hınca hınç dolmuş araçlarla Karadeniz insanı yayla şenliklerine taşınıyor.

 

Kimilerine göre kamyonların üzerinde veya kamyonetlerin üzerinde seyahat edilmesi sakıncalı ve tehlikeli bulunsa da bu görüntüler yayla yollarında pek de yadırganmaz. Çünkü, geçmişte de zaten bu kültür, araçların yeni yeni yollara girdiği dönemlerde de kamyonlar köç taşırken aynen bugünkü gibi her yanından salkım saçak insanlar sarkarak yaylalara ulaşım sağlardı. Hem günümüz de yaylalara öylesine talep oluyor ki, insanlar binecek araç sıkıntısı bile yaşayabiliyor. Bu nedenle de kamyon kasalarından sarkan insanlar, genellikle kendine son derece güvenen gençlerden oluşuyor.Araçların içinde olanlar belki şarkı veya türküyü sadece otolardaki cihazlardan dinleyerek yolculuklarının tadını çıkarırken araçların üzerindekiler, şarkı veya türküleri kendileri çağırır üstelik çevrenin rahatsızlığı gibi bir tepkiyle de karşılaşmadan belki sevdalarını dillendirir, coşkularını dağlarda yaşar, bundan mutluluk elde ederler. Belki de bir sevdiği var ve sevdiğine olan aşkını bu yayla yolarlında ilk kez dünyaya haykırır gençler. “yayla yolları taşli , geliyor güzel başli, ne oldi sana yavrim, dayman gözlerun yaşlı” vs. gibi.Düşünsenize kentlerde yaşayan ama içinden geldiği gibi bağırıp yüksek sesle şarkı söylemek isteyen insanların böyle bir özgürlüğü var mı? Bunu yaparsanız çevre tepkisi anında sizi bastırır, içinize ittirir ve de susarsınız. Deşarj olmak isteseniz de buna imkan bulamazsınız ama ya yayla yolları.. İşte yayla yolları tamda bu boşalımın veya ses tellerini açmanın veya belki horonlara yolda hazırlığın bir ön antremanı sayılır.

 

Yayla yolları bu anlamda özgürce sizi kucaklar ve sesinizin güzelliğine bakılmaksızın da söylediğiniz şarkı da türkü de yollar boyunca yerini bulur. Yanınızda varsa birileri, zaten sizinle ya birlikte şarkıya eşlik eder veya siz bitirince o başlar söyleme, bu bir ahenk içinde yolculuğunuzun sonuna varıncaya kadar sürer tabi sesiniz kısılmazsa.

 

Aracı kulanan her kim olursa olsun zaten yayla yollarında yavaşca yol alır ve üzerinde taşıdığı insanların sorumluluğunun bilincindedir. Ama tüm bunlara rağmez zaman zaman olumsuzluklar olmaz değil elbette kazalar olabilir ve bunlarda da aracın üzerinde ya da içinde olunmasının tehlike boyutu olarak birbirinden pek farkı olmaz hatta böyle yollarda araçlar zaten ağır seyrettiği için aracın üzerinde bulunanlar her hangi bir tehlike anında da kendilerini rahatlıkla kurtarabilirler. Bunları yazarken bir özendirme değil ama bu tarz görüntüleri yadırgayanların olaya farklı şekilde bakabilmesini sağlamak için anlatıyorum. Bunları biz yaşadık, yaşıyoruz. Ama bu tarz yolculuklar, aşırı süratlerin yapıldığı devlet karayollarında elbette mazur görülemez. Ama Yayla yollarımız bu tarz seyahatlere yer yer izin verir.Fotoğrafları, yapım çalışmaları yıllardır devam eden ve ne hikmetse bir türlü de bitirilemeyen Araklı-Bayburt yolunda salmankas dağının iniş ve çıkışında, Hacıveli ve Balahor yaylası ve Esertaş’ta çektim. Yayla yollarının nasıl şenlendiğini sanırım fotoğraflar zaten anlatıyor onun için de bir şeyler söylemeye gerek kalmıyor. İsterseniz siz de bu insanlar gibi yayla yollarında toz bulutları arasında yolculuk yapabilir ve yaşadığınızın farkına varabilirsiniz..

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

0 yorum.

Su ve Enerji Artvin’de tartışılacak

Tarih 03 Eylül 2008, 06:59. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur


Dünya gündemini meşgul ederken geleceğin enerji kaynağı olarak ön plana çıkan su, Artvin Valiliği ile Ticaret ve Sanayi Odası’nın ev sahipliğin de Türkiye’nin önde gelen su uzmanlarınca Artvin’de tartışılacak

M. Kemal AYÇİÇEK

 www.karadenizolay.com(Özel)- Küresel Isınma, Dünya gündemini meşgul ederken geleceğin enerji kaynağı olarak ön plana çıkan su, Artvin Valiliği ile Ticaret ve Sanayi Odası’nın ev sahipliğin de Türkiye’nin önde gelen su uzmanlarınca 25-26 Eylül 2008 tarihinde Artvin’de tartışılacak. Sloganı “Su Hayat, Enerji ise Medeniyettir” olan Konferans için tüm hazırlıklar tamamlandı. Bu kapsamda afiş ve broşürler bastırıldı.

 

20. yüzyıl boyunca dünya üzerinde mücadeleler sanayi hammaddeleri için yapılırken, içerisinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bu rekabet enerji ve su kaynakları üzerine yoğunlaşmaktadır. Gün geçtikçe daha büyük bir sorun haline gelen su ve enerji teminindeki problemler, azalan su ve enerji kaynakları, günümüzde konunun önemini daha da arttırmaktadır.

Bu çerçevede 2009 yılında İstanbul’da düzenlenecek olan 5. Dünya Su Formu’na altlık oluşturmak üzere Bölgemizde Bölge Müdürlükleri ile Üniversiteler, Meslek Kuruluşları ve Sivil Toplum Örgütlerinin katılımları ile “Su ve Enerji” ana temasıyla düzenlenen konferans 25-26 Eylül 2008 tarihleri arasında Artvin’de gerçekleştiriliyor.  Konferansta tartışılacak konu başlıkları şunlar;

“Hidroloji”,“Su Kaynakları Yönetimi”,“Sediment Taşınımı” ,“Coğrafi Bilgi Sistemleri” ,“Havza Modelleme” ,“Sınır Aşan Sular” ,“Enerji Politikaları” ,“Su Politikaları” ,“Enerjide Yatırım Modelleri” ,“Barajlar ve Hidroelektrik Santraller” ,“Nehir Tipi Santraller” ,“Baraj Güvenliği” ,“Enerji Güvenliği” ,“Enerji Kaynakları” ,“Ekolojik Değişim” ,“Suni Göl Taşımacılığı ve Balıkçılık” , “İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Kalkınma”

“Su Hayat, Enerji ise Medeniyettir.” Konfransı Danışma Kurulu’nda,

Çevre ve orman bakanlığı müsteşarı Prof. Dr. Zuhuri SARIKAYA , Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar yardımcısı. Mustafa ELDEMİR , DSİ eski genel müdürü Prof. Dr. Doğan ALTINBİLEK, Marmara Üniversitesi Mühendislik fakültesi’nden . Prof. Dr. Ahmet Mete SAATCİ ,İTÜ İnşaat fakültesi’ndenProf. Dr. Necati AĞIRALİOĞLU, İTÜ Çevre Mühendisliği’nden Prof. Dr. İzzet ÖZTÜRK , Baraj Güvenliği Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan Tosun ,Çevre ve Orman bakanı Danışmanı Yrd. Doc. Dr. Ebubekir YÜKSEL, İstanbul Büyükşehir Başkan Danışmanı Selami OĞUZ , DSI Genel Müdür Teknik Danışmanı Özcan DALKIR , Enerji Tabi Kaynaklar Bakanlığı Daire Başkanı. Handan Zeynep DÖNMEZ  

Düzenleme kurulu’nda;

DSİ Genel müd.. (Onursal Başkan) Haydar KOÇAKER ,Artvin vali yardımcısıIAhmet KARAKAYA ,DSİ 26. bölge müdürü Sezai SUCU ,Artvin Orman Bölge Müdürü Mustafa MEYDAN ,DSİ ETÜD PLAN DAİRESİ BAŞKANI İsmail GÜNEŞ, DSİ Barajlar ve HES dairesi Başkanı Vahit BAYGÜNEŞ ,DSİ TAKK Dairesi Başkanı Rahmi SENCER ÇELİK , Artvin Ticaret ve Sanayi OdasıBaşkanı Kurtul ÖZEL, DSİ Dış İlişkiler Müşaviri Adem Avni ÜNAL, DSİ 26. Bölge Mdr. Yard. Halil ŞİMŞEK , DSİ Uluslararası Hidr.Fa.Şb.Md. Hamza ÖZGÜLER , DSİ 26. Bölge Müd. Bil. Müh. Ahmet ARSLAN , DSİ 26. Bölge Müd. İnş. Müh. Talha DİNÇ , DSİ 26. Bölge Müd. Or. Yük. Müh. Mine ÖZKAN  Konferans Bilim Kurulu’nda şu isimler dikkat çekiyor;

 Prof. Dr. Necati AĞIRALİOĞLU İTÜ İNŞAAT FAKÜLTESİ , Prof. Dr. İlhan AVCI İTÜ İNŞAAT FAKÜLTESİ , Prof. Dr. Orhan BAYKAN PAMUKKALE ÜNV. İNŞAAT MÜH., Prof. Dr. Adem BAŞTÜRK YILDIZ TEKNİK ÜNV., Prof. Dr. Mehmet BERKÜN KTÜ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ , Prof. Dr. Ahmet DEMİR YILDIZ TEKNİK ÜNV. , Prof. Dr. Mustafa GÖĞÜŞ ODTÜ MÜHENDİSLİK FAK., Prof. Dr. Emin KARAHAN İTÜ İNŞAAT FAKÜLTESİ ,Prof. Dr. Mehmet KARPUZCU GEBZE YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜNİ. , Prof. Dr. Mehmet KARPUZCU GEBZE YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜNİ., Prof. Dr. Cumali KINACI İTÜ ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ , Prof. Dr. Halil ÖNDER ODTÜ MÜHENDİSLİK FAK., Prof. Dr. Hızır ÖNSOY KTÜ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ , Prof. Dr. İzzet ÖZTÜRK İTÜ ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ , Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK HATAY MİLLETVEKİLİ , Prof. Dr. Ahmet Mete SAATÇİ MARMARA ÜNV. İNŞAAT FAKÜLTESİ , Prof. Dr. Lütfü SALTABAŞ SAKARYA ÜNİVERSİTESİ , Prof. Dr. Nusret ŞEKERDAĞ FIRAT ÜNİVERSİTESİ , Prof Dr. Ali Ünal ŞORMAN ODTÜ MÜHENDİSLİK FAK., Prof. Dr. Hasan TOSUNBARAJ GÜVENLİĞİ DERNEĞİ , Prof. Dr. Ahmet TUNA FIRAT ÜNİVERSİTESİ , Prof. Dr. Ayhan ÜNLÜ FIRAT ÜNİVERSİTESİ , Prof. Dr. Recep YURTALÇUKUROVA ÜNV. MÜH. FAK., Prof. Dr. Ömer YÜKSEK KTÜ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ , Doç. Dr. Ahmet BAYLAR FIRAT ÜNİVERSİTESİ MÜH. FAKÜLTESİ , Doç. Dr. M. Emin EMİROĞLU FIRAT ÜNİVERSİTESİ MÜH. FAKÜLTESİ , Doç. Dr. Ramazan SEVER ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ SBF.,Yrd. Doç Dr. Reşat ACAR ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ MÜH. FAK., Yrd. Doç. Dr. İbrahim CAN ATATÜRK ÜNİVERİSTESİ MÜH. FAK., Yrd. Doç. Dr. C. Melek K. ALHAN İSTANBUL ÜNV. İNŞ. FAK. , Dr. Martin WIELAND POYRY ENERGY LTD. , Dr. Helmut KECK VATECH HYDRO , İlker AKAR NTF İNŞAAT VE TİC. LTD.ŞTİ , Adil AKYATAN DOLSAR MÜHENDİSLİK LTD. ŞTİ. , Seyfettin AYDIN TEMELSU ULUSLARARASI MÜH. HİZ. A.Ş.,Füsun DERTLİDEMİR DOĞUŞ İNŞAAT VE TİCARET A.Ş. ,Gökdal OKAY YOLSU MÜHENDİSLİK HİZMETLERİ ,Muzaffer ÖZDEMİR ERG İNŞAAT TİCARET VE SANAYİ A.Ş. ,Hamit ÖZARSLAN YÜKSEL İNŞAAT A.Ş. ,Bronimir STANCHEV STUCKY LTD. , Valeriy VARENİK TECHNOSTROYEXPORT.

Su ve Enerji Konferansı (25-26 Eylül 2008, Artvin)

Not: İsimler akademik ünvanlar dikkate alınarak soyadlar alfebetik sıralanmıştır

0 yorum.

Karadeniz’i gezmek Lazım

Tarih 03 Eylül 2008, 06:56. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who

Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım.

M. Kemal AYÇİÇEK 

(www.karadenizolay.com)

Zaman zaman “ Bölge Misyonerliği” yaparım. Yine birarkadaşım vesile oldu da bölgemizde şöyle beş günlük aralıksız bir gezi fırsatı buldum. Sağ olsun, misafirim de ilk kez  Karadeniz’e geldiği için de ne var ne yok, akla esen her yerde bol bol fotoğraf  çekip, ilk kez belki de arşiv de sayılabilecek düzeyde done elde ettik.
(Çimçirli köprüsü)
Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım. Her vadide ayrı bir güzellikle karşılaştık. Elbette bu güzellikleri zamanla sitemizde değerlendireceğiz. Nereye gidersem gideyim, sizlerle hep güzellikleri paylaşmayı kendime gaye edindim, zaten bu sitede onun için oluştu. “Bölge misyonerliği”nden kastımda buydu zaten. Antalya’ya da gitsem orada tanıdıklarımı mutlaka Karadeniz’in bakirliğinin elden gitmeden mutlaka gezilmesine onları ikna etmeye çalışırım. Sadece bizim gezip ve görmemiz veya anlatımımızla bu bölgenin insan doğası için ne kadar anlamlı olduğunu elbette ispat edemeyiz!
(Rize)
İzliyorum, Türkiye gündeminden uzaklaşmış değilim ama bu ülkede gerçekten çok boş gündemler yaratıldığının yakın tanıklarından olarak bazılarına gülüyorum, değmez diye yorum bile yapmıyorum. Türkiye’yi azıcık gezen gören veya düşünen ve gerçekten ülkesini seven , önemseyen  herkes mutlaka bir çok sözde gündem maddelerine bakarak zaten gülüp geçiyordur! Yani “Şemdinli iddianamesi” nden tutun, Merkez Bankası Başkanının asaleten-vekaleten atanmasına, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan hakkındaki üçüncü gensoru’dan, Nevruz kutlamalarına, Edirne’nin komşu Bulgaristan’ın barajlardan fazla su verip de sular altında kalmasına kadar bir çok konuda istediğini yaz-çiz değişmez bunlar, her şey suyun yolunda akışı gibi hayatı törpülemek adına gündem olur durur. Onun için ben  gezdiğim yerlerde yiyip içtiklerimi yeğledim yazmak için. Aslında “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” dense de yok, ben bizim de içilecek çok güzel sularımız olduğunu anlatmalıyım.
Trabzon'un Çaykara ilçesi'ndeki Maraşlı Osmanefendi'nin türbesi
Rize’nin İkizdere ilçesine çıkarken Çimşirli diye bir köy var mesela, hemen karayolunun kenarında aracınızı bırakıp, bir ahşap asma köprüden sallanarak karşıya geçilebilen yerde kocaman kayanın tam ortasından akan madensuyu, gidilmeye değer doğrusu.Trabzon’dan yola çıkıldığında ilk akla gelen elbette Uzungöl oluyor. Orada eskisi kadar olmasa  da yine de görülmeye değer doğa, insanların çarpık yapılaşmayla bozmaya çalıştıkları güzellikleri size sunuyor. Siz,yapılara değil salt doğaya kilitlenip giderseniz, mevsime bakılmaksızın Uzungöl’ün ruhunuza hitap edişine tanıklık edersiniz.  Üzüngöl’e akan Haldızan deresi üzerinde DSİ’nin yaptığı setlerin şelaleye dönüşmüş halinden tutunuz, Demirkapı’ya varıncaya kadar, hatta oradan da yukarılara gidebildiğiniz kadar gidin her adımda ayrı bir mutlu nefes almak elbette hakkımızdı dersiniz.

Uzungöl’den inerken Çaykara’nın içinden yukarıya doğru Maraşlı köyüne çıkarsanız orada kitabesinde “Of’a imanı İslam’ı getirdi, Kemalin menbaı Maraşlı Osman, Ne kutsi kudrete malikti hayret, boyun eğmiş idi bir görmede ruhban, dokuzyüzaltmışidi hicri yıllar, O’nu rahmetlere garketti rahman” Maraşlı Saçaklızade  Hacı Osman Efendi türbesini görürsünüz. Of’u Rize yönüne geçip Kavaklı camiinin yanında da, yol yapımı sırasında kaldırılmak istenen mezarını kaldırtmadığı, yoldan bilerek müzik dinleyerek geçen araçların başına felaketlerin geldiği anlatılan Maraşlı Hacı Hasan Efendi’nin( Hacı Osman Efendinin kardeşi) Türbesini görürsünüz.(Tabi görmek isteyenler için bunları  yazıyorum, isteyen görmeye de bilir) Oradan İyidere köprüsünü geçip sağa dönünce de İkizdere’ye oradan da Cimil deresi boyunca 5 kilometre çıkarsanız karşınıza harika bir kaplıca çıkar. Doğa kaplıcası bu.. Çevresi yemyeşil çam ormanlarıyla çevrili üzeri açık ve dilerseniz kar yağışı altında bile girebildiğiniz kaplıca. Adı henüz konmamış belki ama önümüzdeki yıllarda Ayder’i  gölgede bırakacağı kesin. Şimdilik 250 yataklı bir tesis ve ayrıca devre mülk tarzı tesis inşaatları hızla sürüyor.

Ayder, belki hiç beklemediğimiz kadar ıssızdı bu mevsimde. Sadece dağcı ve kayakçılar için 3 tesis açıktı. Ama kaplıca pek sakindi. Çirkin yapılaşma Ayder’deki doğal ortamın tadını kaçırmış ama yinede duyarlı insanlarının gayretlerine tanık oluyorsunuz.

(Rize’nin İkizdere ilçesi ılıca koyündeki kaplıca. şimdi burada 250 yataklı tesis yapıldı) 
Aslında Karadeniz’de her vadinin ayrı bir güzel yanı var. Öyle ki önceki yıllarda yöre halkı, birbirleriyle tanışırken sadece “hangi deredensin” diye sorar ve gerisini merak etmezdi. O derenin adı verilince de “tanınma” olayı gerçekleşirdi. Şimdiler de bakmayın ilçelerin beldelerin ve köylerin  ayrıntılarıyla sorulmasına, çünkü dereler arasında ki kültür farklılıkları aynı dere boyunda yaşanmıyordu. Her dere ayrı bir vadi ve bir vadinin insanı bir diğer vadiye pek girmiyor ve tanımıyordu. Sadece hafta günlerinde şehirdeki “çarşı” ve Pazar yerlerindeki karşılaşmalar ve tanışıklıklar sırasındaki sohbetler de (dereler) vadiler arası iletişim ve haberleşme olabiliyordu.

Yapraklar olmadığı için ormanlarda dikkat çekecek düzeyde yüksek  köknar ağaçlarına özenle yerleştirilmiş karakovanları görüyorsunuz. Ayılardan korumak için ağaç tepelerine yerleştirilmiş kovanlar, Ayder yöresinin  meşhur karakovan balı olarak yöreye gelenlere pazarlanıyor. Sadece isim yapmış yerleri anlatmak elbette yeterli değil ama beş günlük bir gezinin anlatımı da elbette buraya sığmaz. Rize’ nin  Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Artvin’in Arhavi, Hopa ilçelerini geçip, Sarp sınır kapısına vardığınızda bir sorunun varlığını  kilometrelerce uzamış Tır  ve kamyon kuyruklarından anlıyorsunuz. Sadece araçlar da değil yaya olarak ülkemize gelmiş Gürcüleri yağmur altında bekleşirken görüyor ve koskoca sınır kapısında bir bekleme salonu bile bulunmayışını yadırgıyorsunuz!  

Bu mevsim de yoğun sis olmasına rağmen Cankurtaran geçidini aşıp, Artvin’e doğru yol alırken Borçka’dan itibaren arı gibi çalışan iş makinelerinin geceli gündüzlü çalışmasından Barajlar bölgesine geldiğinizi anlıyorsunuz. Devasa tüneler ve viyadüklerle yol altyapısını ve Çoruh vadisini izleyerek Artvin’e çıkıyorsunuz. Aslında Artvin, Kafkasör boğa güreşlerinin de yapıldığı 28 Haziran panayırıyla dikkat çeken bir ilimiz ama Baraj inşaatları Artvin’i diriltmişe benziyor. Hani o geçmiş yıllarda vitrinlerinde bezginlikleri fark edilen şehir esnafı, şimdi tabelalarından vitrinlerine hatta sebze ve meyvelerin tezgahlara dizilişine kadar her şeyde gelecek vaad eden ve moral veren bir  çehre değişikliğine gitmiş, dükkanlardan dışarı yansıyan bilgisayar ekranlarındaki barışıklıklarını adeta sergiler hale gelmiş.

(Trabzon’da Hıdırnebi’den bir bakış)

Diğer bölgelerde hep  parayla su alınıp içilebilir ama Doğu  Karadeniz’de sanki hep insanların canının su istediği yol boylarında hep çeşmeler vardır. Bu çeşmelerden herhangi bir kaygıya kapılmadan rahatça suyu hem de bol kepçeden içebilirsiniz. Köprü, yol ve su bölgenin en temel “hayır”larından olduğu için, salt devletten değil vatandaşlar, bu alanlar da kendilerinden de birer hatıra bırakmışlardır. Bırakılan bu anlamdaki eserler için de  beklentileri sadece “Allah razı olsun”dur.

Artvin’den 110 kilometrelik Yusufeli ilçesine giderken, Deriner Baraj inşaatı nedeniyle dağlara yapılmış yeni yol, geceleri biraz tedirgin edici olsa da gündüzleri seyrine doyulmayan manzaralar sunuyor. Eski Çoruh vadisi boyunca uzanan yoldan çok daha heyecanlı ve seyirli hale gelmesi, herhalde baraj inşaatlarına karşı gelenlere de iyi birer cevap olmuştur. “Nerde hareket orada bereket” sözünün boşa denmediğini kanıtlarcasına moral var yol boyundaki tüm insanlarda. Yusufeli’ne varmadan ana yol üzerinde herhangi bir yerde durun ve gidin kavurma yiyin, hem de gözünüz kapalı olsun, yarı vejeteryan olarak ben bile bayıldım oradaki etin lezzetine, insanının ikramına, alçak gönüllülüğüne..Yusufeli Barajı için ilçede kimileri olayın olumsuz yönlerini anlatsa da ilçenin farklı bir yere nakline, sağduyulu Yusufelililer olumlu bakıyor. Belki de konuştuğumuz insanlar arasında muhaliflerden olan yoktu ya da biz rastlamadık. Yusufeli şirin bir ilçe evet ama Devlet menfaatleri için Yusufeli halkının kendi geçmişi ile bağını koparma pahasına daha planlı bir şehrin kendileri açısından daha yararlı olacağını görmüş gibiler. Hele bir vatandaş, “İlçenin kalkmasına , şuanda burada tuzukuru olanlar karşı çıkıyor ama halkın çoğunluğu baraj yapımından yana” diye özetliyor durumu!
Artvin'in Yusufeli ileçesi, şimdi baraj yapımı nedeniyle yeni yerine taşınacak
Evet, Artvin’de barajlar inşaatları hayata büyük canlılık getirmiş, aslında Artvin’in insanları da bunu çok uzun yıllar öncesi hak etmişlerdi. Çok çileli yaşam şartlarına sahiplerdi, zor koşullar da eğitim ve öğrenime asılmış insanları, şimdi belki de bunun meyvesini topluyorlardır. Hele o karayollarında araç sürmek belki de ipteki cambazlık gibi bir şeydi, o yüzden di Çoruh nehri bir çok canı aldı götürdü yaban ellerine, günler alırdı  karaya vurmuş cesetlerin Gürcistan’dan Türkiye’ye getirilmesi. Onun içindi Türkiye’nin en iyi şöförlerinin Artvin’den çıkması, boşuna değildi yani.

Ardanuç’ta Artvin’in şirin ilçelerinden bir yer. Çoruh nehri boyunca sık sık görülen çöpsel atıkların nehir çevresindeki fundalıklara takılıp kalması, çevre duyarlılığı konusunda yeterli dikkatin gösterilmediğini anlatıyor. Ancak, ilçesinden çıkmayan insanlar elbette çöplerin çok çirkin görüntülerinden haberdar olmaları mümkün olmuyor. Ardanuç’a girmeden sizi belediyenin girişini düzenlediği “cehennem deresi kanyonu”, karşılıyor. Kanyonda zamanınız varsa bir gün bile geçirebilirsiniz. Sonra ilçeye geçiyorsunuz. Burası belki Artvin’in sahil ilçelerinden sonraki en şirin ilçesi.  Kirazı ve vişnesiyle meşhur Ardanuç. Yol boyunca yavrulamış koyun sürülerine en fazla burada tanık olduk.

Gezi için elbette “özgür” olmalısınız! Eşiniz ve çocuklarınızla önceden pazarlık yapın ve yol boyunca siz nerede ve nasıl isterseniz mola vereceğinizi, resim çekeceğinizi, su içip belki bitki türlerini inceleyeceğinizi söyleyin! Sonra yol boyunca bu konular da anlaşmazlıklar yaşamayın.  Eğer, yol boyunca sık sık durmaktan ve oluklardan su içmekten nefret eden yakınlarınız varsa asla onlarla çıkmayın yolculuğa! En iyisi kafanıza uygun bir arkadaşınız olsun yeter! Adına “tatil” değil “gezi” diyin yolculuğunuzun ve ona uygun yol alın. Yoksa gezinin bir anlamı olmaz. Cep telefonlarınızı bile kapatın hatta, çünkü çoğu yerde zaten şebeke sorunu yaşıyorsunuz!

Geri dönerken Çayelini geçince Gündoğdu’ya gelmeden hemen yolun sağında deniz kenarındaki “Karabayram balık lokantası”nda mutlaka balık yiyin. Deniz ürünlerinin gerçekten bu kadar leziz olabileceği bir başka lokanta bulmak gerçekten zordur bölgede! Üstelik sadece balıkta değil mesela Karalahanayı bile burada yerseniz ne kadar haklı olduğumuza sizde katılırsınız. Öyle ki ben bile ilk kez “havyar”lı karalahanayı işte burada yiyebildim.

Rize’de Liman lokantası “bol kepçe” denen olayı yaşıyorsunuz burada, az yemek istediğiniz de bile neredeyse adam dövecek gibiler! Öylesine iddialı ve öylesine sade ve içten bir lokanta. Hem de yemekler sudan ucuz denecek kadar uygun fiyatlarda. Hem karnınız doyuyor hemde gönlünüz Rize mutfağını burada bulunca rahatlıyor. İşin ehli bir patron ve çocukları ve çalışanlarıyla örnek gösterilebilecek bir mekan, ana yola yakın ve merkezde bir yer. Sonra da çıkın Ziraatte bir demlik çay yaptırıp için..Havanın yağışlı olmasına aldırmayın çünkü orası yaz-kış açık ve gerçekten Rize’de olduğunuzu size hissettiriyor.
Karadeniz Bölgesi'ndeki ilk kanyon Ardanuç'ta
Trabzon’a dönerken Çamburnu’nda yorgunluk çayı içebilirsiniz, deniz manzaralı. Oradan da Zigana tatil köyüne çıkıp ahşap konaklarda geceleyebilir ve çam ve doğayla iç içe bir müthiş uyku çekebilirsiniz. Zigana’da da et ve sütlaç yemeyi ihmal etmezseniz iyi olur. Oradan dilerseniz bizim gibi “şans” dileğinde bulunup Karaca mağarasına gidebilirsiniz. Aslında aşağıda karayolu kenarındaki tabelada 15 Nisan 15 Kasım arası açıktır diyordu ama biz kapalı da olsa bir çıkalım dedik ama o gün Gümüşhane valisinin misafirleri varmış ve onun için açmışlar mağarayi. 20 Mart’ta Karaca Mağarasını gezmek çok güzeldi. Sonra aynı yol güzergahındaki İmera Manastırı da gidilmeye değer bir yerdi.Trabzon-Gümüşhane karayolundan 17 kilometre mesafe de bir yer. Olucak köyünde bu manastır.  Biz yaya çıktık gerçi ama şimdi oraya da karayolu yapılmış. Oldukça seyirli ve farklı bir doğa manzarası var. Gerçi yol da biraz ralliciler gibi çamur oldu aracımız ama buna değerdi doğrusu, harika bir geziydi.

Keşke aracı olan herkes, azıcık zaman ayırabilse de böyle bir geziyi gerçekleştirebilse ne kadar dinlendiğinin farkını görebilse aahhh keşke.. Burada bana eşlik eden ve bu gezime sebep olan değerli arkadaşıma borçlu olduğum bu fırsatı bana sağladığı için binlerce teşekkür ediyorum. Umarım sizlerde bu şekilde size sebep olacak birilerine teşekkür fırsatı bulabilirsiniz. 
 (Rize’nin eski adıyla redoz yeni adıyla Uzunköy’den bir görüntü)

Not: Bu yazım ve Karadeniz bölgesi’nden farklı yazıları aynı zamanda www.karadenizolay.com ve www.kuzeyhaber.com  da bulabilirsiniz

0 yorum.

Gezmek yürek ister

Tarih 03 Eylül 2008, 06:44. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur


M. Kemal AYÇİÇEK – Ağustos 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Muazzez’in kulakları çınlar şimdi. Çınlasın, o kulaklar, çınlamayı hak ediyor zaten! Öyle ya onu yazacağım. Güya tatile çıkmışlar, eşi, kız kardeşi ve oğluyla. Mihmandarlık yapacağım onlara. Fakat, Halil’in dışında tanıdığım yok. Halil’i de 18 yıl önce KKTC’ye gittiğimde görmüştüm zaten.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) direk uçuşla geldiler Trabzon havalimanına, daha önce konuşmuştuk ama ben sürpriz olsun diye Halil’e “sizi ben alırım” dememiştim. Trabzon Havalimanı’nda inşaat çalışması var, yıllardır da bitmedi. Her taraf toz içinde, yoğun yolcu giriş çıkışı var ve trafik allak bullak. Otopark, eh işte var sayılır ama giriş çıkış ücreti 4 lira. Bu yüzdende yolcusu gelecek olan bir çok araç dışarıda bekliyor. Otopark’ta inşaat alanında olunca pek tercih edilmiyor.

 

Önce yurtiçin yolcuların giriş salonunda bir iki uçak yolcusu boşaldı ama bizim beklediğimiz misafirler yok, yolcular bitti. Salonda bir yaşlı kadın ve ben bekliyorum sadece. Sonra bir görevliye sormayı akıl(!) ettim, KKTC’den gelecek uçak geldi mi diye. Salonda panolar yok, hangi uçak gelmiş hangisi gidecek yolcu giriş salonundan belli değil. Sadece gidiş salonunda var pano ama o salona gidip bakıp, tekrar yolcu giriş salonuna dönmek de pek akıl kari değil ki.

 

İyi ki de sormuşum meğer, KKTC’den gelen uçak yurtdışından gelen dış hatlarda yolcu boşaltıyormuş ama gecikmeli geldiğinden bende yurtiçi gelen yolcu salonundaki boşuna bekleyişimden zararlı çıkmadım. Sonra dış hatlar gelen yolcu salonunun önünde beklemeye başladık. Kimi anne ve babalar, asker çocuklarını bekliyorlarmış, onların sarılışından anlıyorsun o coşkuyu, özlemleri ve hasretleri eş ve çocuklarıyla kavuşmalarında belli ediyor askerleri. Ama bizimkiler hala yok, belli ki ağırdan almış ve en son çıkacak yolculardan olacaklar.

 

Nitekim öyle de oldu. Nihayet gözüktüler. Halil, eşi Muazzez, baldızı Sevgi ve oğlu Çağatay Doğan. Tabi KKTC’den Trabzon’a gelen insan, Trabzon’daki yoğun rutubetin hissettirdiği sıcaklıktan hemen etkileniyor. Hemen yaylalara çıkmak istiyorlar. Ama bunu isteyen öncelikle Çağatay ve teyzesi sevgi.

 

Halil, KTÜ’den 1990 mezunlarından.Karadeniz gezisine karar vermeden önce ellerine ne geçmişse okumuşlar.Anadolu kültür, Doğa ve keşif seyahatleri gibi kategorilerden hangisiyle gitsek de demişler. Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Erzurum, Erzincan, Sivas, Tokat, Amasya, Kastamonu, Macahel, Ayder, Uzungöl, Kafkasör, Zigana, Sümela, İnebolu, Abana , Ayancık, Çatalzeytin, Boztepe’yi kapsayan 10 günlük  “Karadeniz yaylalar” turu mu?  Yoksa,  Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Kastamonu, Amasya, Uzungöl, Kümbet yaylası, Sümela, Ovit , Ayder, Kafkasör, Sarp sınır kapısı, Hamsiköy, Zigana, Ilgaz, İnceburun, Safranbolu’yu kapsayan 8 günlük “adım adım Karadeniz” turu mu? Bunlar arasında mekik dokumuşlar.

 

Yoksa 5 günlük Görgit yaylası, Gürcü köyleri, Barhal, Borçka, Karagöl, Maral şelalesi, Yusufeli, Dört kilise, İspir , Cehennem deresi kanyonu, Ovit dağı, Anzer yaylası, Buzul krater gölleri, Zigana’yı kapsayan “Kaçkarlar florası , macahel” turunu mu veya Uzungöl, Sultan Murat, Ayder, Kafkasör, Zigana, Safranbolu, Kastamonu, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Amasya, Gümüşhane, Bayburt, Çorum, Hattuşaş Antik kenti, Alacahöyük ve Hitit Surları’nı kapsayacak 8 günlük  “Gündüz yolculuğu ile Karadeniz” 

Turu mu olsun diye tartışmışlar.Son seçenek Trabzon, Rize, Artvin, Ordu, Giresun, Samsun, Ayder, Ovit Dağı, Anzer yaylası, Sultan Murat yaylası, uzungöl, Kafkasör, Ayasofya müzesi, Zigana, Hamsiköy, Sümela manastırı, Boztepe, Giresun Kalesi, Ünye, İlkadım anıtı’nı kapsayan “uçakla orta ve Doğu Karadeniz” turumu diye yinen karar verememişler.

 

Bence de en iyisini yaparak, bavullarını alıp uçakla Trabzon’a geldikten sonra buradaki şartlara göre gezi ve tatillerini yönlendirmekle doğrusunu yaptılar. Konaklayacakları Öğretmenevi’nde sabah kahvelerini içiyorlardı. Muazzez hanım, kahvesini yanında taşıyor güya türk kahvesi ama alakası yok. Türk kahvesinin sütlendirilmiş yumuşak hali, ama içmeden güne başlayamıyor ve onu içmeden de sakin olamıyor. Hani biz “pimpirikli tip” deriz ya, öylelerinden.

 

Yola koyulduk, ilk hedefimiz Akçaabat’ın Hıdırnebi yaylası. Genelde en yakın mesafede olduğundan Hıdırnebi’yi seçiyorum çünkü şehirden kopmuş olmuyorsunuz, eğer hava açıksa zaten Hıdırnebi’den de Trabzon’u görebiliyorsunuz.  Fakat daha ben virajlara gelmeden aşağıdan tepeleri gösterdim, “şuraya çıkacağız” diye ama anında bir “çıkamayız” itirazı geldi Muazzez hanımdan.

 

Karadeniz’e gelen bir insanın tepelere “gitmem” diyebileceğini hiç düşünmemiştim ve bir anlamda veremedim. Şaka yapıyordur diye düşündüm. Yola devam ettim. Halil, uyarmıyor ama Çağatay, ne diyorsam “okey” diyor seviniyor. Biraz yükseldik, Muazzez hanım aracın camından dışarıya bakmıyor ama cam kenarında da oturmakta ısrar ediyor. Yolculuğumuz ilerledikçe meğer Muazzez hanımın yükseklik korkusunun var olduğunu anlıyorum. Ama yükseklik korkusuyla kalmıyor ki Muazzez hanım, bir de süratten de korkuyor. Aracı vitese atamıyorsunuz neredeyse, o derece itirazcı. “burada yavaş, gitme, durr, kenara yanaşma” filan derken içimden “çattık mı, bu gün nasıl biter bu şartlar da nereye nasıl ulaşırız ki, hangi yaylayı ne kadar zevkle gezeriz” dedim.

 

Haklı da çıktım nitekim, Hıdırnebi’den döndük, bari Çal mağarasını da görsünler istedim. Sonra Düzköy obasına ve Hakça yaylasına geçer döneriz diye düşündüm. Zaman zaman da fotoğraf çekmek için duruyoruz ama o da ne fotoğraf çekimlerine de itiraz etmez mi muazzez hanım. “Ohooo” dedim yine, zaten yanlarında makine yoktu. Trabzon’da yeni açılan Forum Trabzon’dan bir dijital makine aldık onlara. O da Çağatay’ın bu gezisinden elinde doneleri bulunsun diye. Halil,  muazzez hanımla ilgileniyor ve iki arada bir dere de misali, hem oğlunun mutluluğuna ve hem de eşinin stres yapmasına mani olmaya çalışıyor.

 

Muazzez hanımın bu kaygı ve korkularına inat kız kardeşi sevgi, hem süratten ve hem de yükseklerde gezinmeden ve de fotoğraf çekilmekten son derece zevk alıyor. Çalköy mağarasına çıkmak için Düzköy’den Çalköy’e yöneldiğimiz de mağarayı gösteriyorum. Oradan bile tahammül edemiyor mağaranın olduğu yere bakmaya muazzez hanım ama ben ısrar ediyorum. Tam yolun yarısında Muazzez hanım krize giriyor! Oldukça ağır seyrediyorum ve yolda bir tehlikenin olmadığından söz ediyorum ama fayda etmiyor. O sızlandıkça biz de ağır ağır yol alıyoruz. Mağaraya çıkıyoruz ama bu sefer de Muazzez hanım, mağaraya giremiyor. Korkusu depreşir.

 

O zaman diyorum asfalt yoldan çıkmadan Düzköy Obasına varıyoruz. Ama yol boyunca aynı kaygı ve tedirginlik hiç bitmiyor. Çileli bir yolculukla varıyoruz Düzköy obasına. Orada bir Kara ali’nin yerinde Ali Şahin’in elinden bir güzel et pirzola yiyoruz. Mangal, yanımıza getiriliyor ve bir ufacık bahçede öğlen yemeği ile kendimize geliyoruz. Bir çay bir daha derken hafiften sis bastırıyor. Oradan Haçkalı baba cami ve türbesini ziyaret ediyoruz. Sis tamamen bastırıyor. Orada gideceğimiz güzergahı Muazzez hanıma söylüyorum. üç yayla var önümüzde diye ama hemen itiraz geliyor. Işıklar kayabaşı, Karadağ yaylası, Maçka lişer yaylasından gidişe itiraz olunca bu kez geldiğimiz yerden de dönmekten se  o zaman  tepelerin üzerinden Zigana’ya gitmeye karar veriyorum. O yoldan ben de ilk kez gidiyorum. Yolu bilmiyorum ve aşırı sis yüzünden yol bile gözükmüyor.

 

Karambolden bir yayla seyahati bu. Bahtımıza ne çıkarsa ama yol asfalt da değil ki, yayla yolu işte. Bereket yol gözükmüyor ve çevrede uçurumlar var mı yok mu onu da bilmiyoruz. Ama en azından çevrede korkunç görüntüler olmayınca Muazzez hanımdaki yükseklik korkusuna değil ama bu kez de siste kaybolduk paniğine sebep oluyoruz. Artık nasıl bir duygudur ki bir dağın başında telefon geliyor bana ve arkadaşımla konuşurken ona yol soruyorum. Buradan benim de o yolun yabancısı olduğumu anlıyor muazzez hanım ve başlıyor ağlamaya. Oysa ben arkadaşıma şaka yapıyordum, bir den muazzez hanım gibi bir yolcumun olduğunu unutmuş olmalıydım. dik bir rampada “ dur dur” deniyor ve duruyorum.

 

Halil, eşi ile birlikte iniyor araçtan ama yayla soğuğu var.Sis bir yandan soğuk bir yandan bir süre duruyorlar ama Muazzez hanım ağlıyor meğer. “kaybolduk, ne yapacağız şimdi” sesleri bize kadar geliyor. Sonra sesler duyuyoruz, orada yaylacılara rastlıyor ve soruyoruz. Tarifi alıp, tekrar yola koyuluyoruz. Neredeyiz ne kadar gitmişiz bilmiyorum, bende artık ne kilometreye ne de saate bakmaya minnet de etmiyorum. Ha babam iz sürüyor ve araçların en fazla gittiği izlerden adım adım ilerlemeye çabalıyorum.

 

Yolun Zigana’ya ulaştığını biliyorum ama ne kadar sürer bunu bilmiyorum. Meğer, o meşhur Sisdağı’ndan geçiyoruz. Ne güzel yaylalardan geçiyoruz da haberimiz yok. Sis öylesine bastırmış ki, göz gözü görmüyor. Fotoğraflardaki o sisdağı yol çatmalarını çıkarıyorum. Kaybolmadık desem de artık inandıramıyorum. Bu kez de “ya ayılar saldırırsa, ya karanlık olursa, ya arabaya bir şey olursa” korkusundan başka bir şey duymuyorum. 

 

Bir tepeye geliyoruz, ve enerji hatlarını görüyoruz , yer yer elektrik direklerine rastlayınca bir yerleşim yerine geldiğimiz anlıyoruz. Ve sis etkisini kaybetmeye başlıyor ve artık önümüzü kısmen görmeye başlıyoruz ve zaten biraz daha ilerleyince de tamamen sisten kurtuluyoruz. Çobanları koyun otlatırken görüyoruz biraz soluklanalım diyoruz ama tabi dağların tepelerinde olunca Muazzez hanım yeniden çok yüksekte oluşumuza hayıflanıyor ve başlıyor sızlanmaya yine. Artık fotoğraf çekmek bile bin bir sitemle karşılanıyor ve de duramıyoruz. Buna çok üzülüyorum aslında her zaman gidilebilen yerler değil gittiğimiz tepeler ama dilediğin fotoğrafı çekemiyorsun. Çağatay, biraz itiraz edip de annesine rica ve minnetlerde bulundukça ancak bir iki kare fotoğraf almamız mümkün olabiliyor.

 

Hız yapmadan ağır ağır iniyoruz. Buranın Zigana dağının zirvesi olduğunu tüneli görünce anlıyoruz. Görüntü netleşiyor ve artık sis kayboluyor. Tünelin tam üstünde dağın tepesinde bir göl var ama orada zaman kaybetmiyoruz. Zaten izin de çıkmıyor durmak için, “hemen ve bir an önce yerleşim birimine inelim” diye baskı altındayız. Köleler geliyor aklıma bir de emir kulları o an, ne zor hayat sürdüklerini bir kez daha anlıyorum. Artık, iniyoruz  Zigana’nın kayak tesislerine , ama yok hala dağı tepesindeymişiz ve hala yüksekteymişiz diye durmuyoruz ve oradan da iniyoruz. Durmuyoruz, duramıyoruz ki!

 

Onlarla bir günlük gezimizden sonra  KKTC’li dostlarım, dolmuşlarla Uzungöl, Sumela manastırır, Ayder, sarp sınır kapısı, Rize ziraat çay bahçesi, Samsun’u gezdi. Karadeniz bölgesindeki illerde gezmeyi yeğlediler. Çok da beğenmişler. Çaylıklarda çay toplayıp, fındıklıklarda dalındaki fındıkları görmüşlerdi. Ve sonunda onları yine geldikleri gibi dış hatlar yolcu salonundan uğurladık.

 

Yazının başlığını “gezmek yürek ister” diye koyarken, tatile veya gezmeye çıktığınız da yanınıza almamanız gereken öncelikle “yüreksiz” birileridir. Cesareti ve yüreği yetebilenlerle gidilen yollar, insanları da yormaz ve gezi de zevkli olur ya bir de siz düşünün şimdi böyle bir geziye bir daha “evet” mi? Yoksa “tövbe” mi dersiniz? Kalın sağlıcakla.

 

 

0 yorum.

Karadeniz’i önce biz gezelim

Tarih 03 Eylül 2008, 06:41. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who

M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007

Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!

Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan geçmişsiniz?
Trabzon'un Düzköy ilçesindeki Haçka yaylası
Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm, kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye çalıştım. 
                                                                                        (fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim hakkımız!
Trabzon'un Maçka yaylalarından
Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!

Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar, Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı? Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici güzel yanları var.
Karadenizde derelerde serinlemek de gerekir
Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız, bunun bilincine varalım.

Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize vahlanacaksınız inanın.
Çakırgöl, Gümüşhane'nin önemli turizm bölgesi
İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına, istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!

Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.

Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız, siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız, dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.
Sumela Manastırı ve yaylalarımız içiçedir
Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık, şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.

Çakırgöl, görenleri hayran bırakıyor

0 yorum.