| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
20 "arhavi" etiketi kullanan gönderi (sayfa 1)"arhavi" etiketi kullanan diğer içerikler resimler , videolar

Osmanlı yadıgarı, İnkaya Çınar'ı

Tarih 17 Şubat 2009, 10:19. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: akçaabat, alaçam, also, arakli, araklı, ardesen, arhavi, artvin, bafra, balahor, bayburt, bayır, black sea news, cakirgol, caykara, cousine, culture, dağ, define, defineciler, dözköy, fatsa, folklore, fotoğraf, gazete, gezi, giresun, guide, gümüşhane, çalköy, çamur, ünye, şalpazari

M.Kemal AYÇİÇEK – 5 Şubat 2009

 www.karadenizolay.com (Özel)-Adına “yeşiller diyarı” denilince bizim Karadenizlilerin de göçtükleri yerlerin başında geliyordu Bursa. Yeşilliği ile ününde haklıydı tabi Koca şehir, tabela üzerindeki nüfusuyla bir milyon 825 gözüküyor. Ama güncel nüfusun 2 milyondan aşağıya olmadığı bir gerçekti. İşte O Bursa’daki bir ağacı anlatmak istedim bu yazımda. O herkesin “çınaraltı” diye tabir ettiği ve görmeyenlere anlattığı devasa İnkaya Çınarıydı. Bursa’da Çınarlar oldukça fazla ama İnkaya Çınar’ı, tek başına tüm çınarları anlatmaya yeter de artar bile. Görkemliliğine laf ettirmeyecek kadar boyutlu gövdesiyle çevresine yaydığı kollarıyla adeta doğayı kucaklayan görünümü, sizi büyülemeye yetiyor zaten.

Bir sabah kalktım, kahvaltı yapmamışım. Duyumlarımla düştüm yola. Önce yürümek istedim ama aç karnına yürümektense bir an önce kavuşayım sabırsızlığı ile atladım bir taksiye, ver elini İnkaya Çınarı. Çevrede bir gözlem yaptım, nerden bir fotoğraf çeksem ki bu devasa ağacı bir fotoğrafta anlatmış olayım diye ama nafile. Olmuyor. Tam altından fotoğraf çekseniz, gövdenin sadece bir kısmını ve dallarının çok azını kareye sığdırabiliyorsunuz. Baktım ki olacak gibi değil önce şu kahvaltımı yapayım dedim. İnkaya Çınarının altına oturdum ve tek kişilik bir kahvaltı istedim.

Bir tepsi geldi ki, ne bir kişisi tam 6 kişiyi doyururdu. Taze tereyağından, bal’dan, reçelden, peynir’e, Domates, salatalık, biberden yine yöreye has bir başka kahvaltılık ezmeye kadar, dopdolu bir tepsi bu. İnsan o tepsiyi görünce zaten psikolojik olarak doyuma ulaşıyor. Bir de büyük çay geldi ama ben o çayla yetinemezdim. Bir demlik çay daha sipariş verdim. Ama kahvaltıya başlayamıyorum. Çünkü başlarsam bitiremeyeceğimi görüyorum. Çınara baktım, altında gezinen ilköğretim düzeyinde bir öğrenci grubu. İçlerinden çelimsiz olan birine gidip, “kahvaltı yapmak isteyen arkadaşlarınla buyurun” dedim.  Bir süre birkaç arkadaşını ikna etmeye çalıştı onlar olmadı bu kez diğer arkadaşlarından ikisiyle birlikte geldiler. Tam o sırada da demlik çayımız gelmiş oldu ve çatal bıçak servisinin eklenmesiyle bir güzel kahvaltıyı birlikte yaptık. Otobüsleri kalkmak üzereyken de zaten benim kahvaltı arkadaşlarım vedalaşıp ayrıldılar. Yatılı öğrencilermiş meğer, çok iyi oldu. Kahvaltı tepsimiz de mutluydu. İsraf olmamıştı ve mükemmel bir kahvaltının sahipliğini yapmıştı o da. Tepsi, sunumuyla bizlerin mutluluğuna sevinmiş gibiydi. Ya da ben öyle anladım veya algıladım.

Biliyorum, siz şimdi bu kahvaltının kaç lira olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Onu da söyleyeyim, inanmayacaksınız ama yine de söylüyorum tamı tamına 12 lira. Bir büyük çay, bir demlik çay ve o kocaman kahvaltı sofrası sadece 12 lira. Ben de şaşırdım ama bana şunu söyler gibi olduklarını anladım, “ burasını köy muhtarımız işletiyor. Burada kahvaltıya konan her şey, köyümüzdeki ürünler, hepsi doğadan ve kendi köylümüzden alınıyor. Hem köyümüz bu Çınar sayesinde gelişiyor bizde bunun karşılığını köylünün ürünlerini sunarak bir vefa olarak bu hizmeti veriyoruz. Onun için çok uygun oluyor” başkaca izahını kendime yapamadım ve de sormadım zaten.

Bir süre daha oturdum aynı masada, bu kez gelen gidenlerin İnkaya çınarı ile ilişkisine dikkat kesildim. Bir öğrenci grubu, Çınarı kollarıyla sarıyor ardından o çınara sarılanlar topluca fotoğraf çekiliyorlar. Tam 9 kişi sayıyorlar.  Hatıra fotoğrafını Çınar’ın koca gövdesine yaslanarak verdikleri pozlarla anlamlandırıyorlardı. Çoğunluğu öğrenci grupları, bir otobüs geliyor bir başkası kalkıyor. Ziyaretçiler, genellikle ellerindeki cep telefonlarıyla fotoğraf çekmeye çalışıyorlar. Ara sıra da her hallerinden sevgili oldukları belli olanlar ziyaretine geliyor Çınar’ın tabi arada kaçamak yapanlarında orada sırıttığını anlıyorsunuz. Kiminin derdi var dilek diliyor, kimi dua ediyor kimi sadece çay içip, seyre dalıyor. Kalktım yerimden o hani Osmanlılar dönemindeki “kavaksuyu” dedikleri, bu inkaya Çınar’ının hemen altında bulunan bir başka Çınar’ın içinden akan suyun fotoğrafını çektim. Bir ağaç gövdesinden yapılmış kuruna akan su, Çınaraltında küçük bir dereye dönüşüyor.

Köyde muhtar, her şeye kadir.Köylüleri öylesine bilinçlendirmiş ki, yörenin turistik amaçla gezilmesi sırasında olası vatandaşların şahsi arazilerine girişin yasak olduğunu belirten yön levhaları, köyün girilmesine izin verilmeyen yollarında hep uyarılar var. Mesela, İnkaya mağaraları da varmış ve buraya gelen bazı uyanık tipler, mağara merakı diye izin alıp gidip define arıyorlar veya tespit yapıp uygun bir zamanda gece yarısı aynı yere kazma ve küreklerle gelip, köylüye rahatsızlık veriyorlarmış. Bu inkaya mağaralarını bende duydum ama Turizme kapalı olduğunu söyledi köylüler, sonra da “görmek isterseniz köy muhtarından izin almanız lazım” dediler. Ama ardından da mağara önünde köy evleri olduğunu vurguladılar. Böylede olunca muhtara gidip, izin alıp bir de oradaki evleri rahatsız etmenin değmeyeceğine karar verdim. İnkaya’da Çınar’la yetinilebileceğine karar verdim.

 Ardından aynı zaman da restoran da olan tesislerin balkonuna geçip bir demlik çay daha sipariş verdim. Belikli burada çay işine bakan arkadaşlar, güzel çay yapmasını biliyorlar. Damak tadına önem veren ve de çaydan anlayanlar, ne demek istediğimi iyi anlamışlardır. Aynı yerde iki demlik çay içiliyorsa o çay, gayet güzel yapılıyor demektir. Bir demlik çayı içerken tekrar tekrar tüm dallarına varıncaya kadar gözlerimi Çınar’dan ayıramıyorum. Her bakışımda gerçekten bir imparatorluk edasını yansıtıyor o çınar ve sizinle sanki konuşuyor. Kimi yerlerde lodos Çınarları devirdi deniyor ama bakıyorum hem de bir tepede olmasına rağmen devasa çınar, nasıl rüzgarlardan, kardan korunmuş ve de bir dalı kırılmamış veya devrilmeden sapa sağlam ayakta kalabilmiş. Tam beş saattir buradayım. Çınar’a bir tepeden bakıyorum, bir altından bakıyorum ve kendimce hesaplar yapıyorum. Kendime sorum “bu ağaçtan kaç ton odun çıkar” diye..

İnkaya’dan Murat’a sordum, “kaç ton odun çıkar” diye, biraz düşündü “100 ton” dedi. Ben de çok düşündüm, ölçtüm, biçtim, kamyonlara yükledim ve 149 buçuk 150 tonda karar kıldım. Bir başkası 50 ton diyebilmişti. Oysa baktığımız şey aynı ağaçtı. Kiminin 50 kiminin 100 dediği benimde 150 ton odun çıkar dediğimiz ağaç, Bursa’da Uludağ yolunun Çekirge çıkışından 3 kilometre uzaklıktaki  İnkaya köyündeki o muhteşem çınar ağacıydı. 1976 yılında okul gezisiyle çıkmıştık aslında yıllar sonra anımsadım ama o zamanlar, şimdiki gibi çevre düzenlemesi yoktu. Ve biz bir otobüs dolusu öğrenci, nereye niçin gittiğimizin belki farkında da değildik ya da gezdiğimiz ağacın 600 yıllık koca bir İmparatorluğu andırdığının önemini kavramaktan uzaktık. Kısaca o zaman teşbihte hata olmaz babından söylüyorum, öküzün trene bakması gibi bakmıştık belki de ve o dönemlerde, ağaç ile tanıştığımızı belgeleyecek bir fotoğrafımızı çekecek cep telefonumuz yoktu.

Şimdi bakıyorum, bir anıt ağaç, geleninin gideninin ellerindeki çeşitli fotoğraf çekim aletleri, (cep telefonu, kamera) ve Fotoğraf makinalarıyla sadece kök kısmında çekildiği fotoğraflara konu mankenliği yapıp, poz veriyor! Devasa bir Çınar, inkaya çınarı. Fotoğraf makinalarının objektifine sığmıyor. Sığabileceği kareyi çekebileceğiniz uzaklığa gittiğiniz de de o ihtişamını göstermiyor, tabiata uyumlu bir ağaç havası veriyor. Ama öyle değil gerçek. Bursa’nın Osmangazi Belediyesi, İnkaya Çınar’ı altına  hakkı olarak bir kitabe koyarak, Çınar’ın havasından yararlanmaya çalışıyor.

Kitabe’de, “Platanus Orientaus, Doğu çınar’ı 600” başlığı konmuş 2007 yılında. Yani Çınar, şuanda 602 yaşında oluyor. Kitabenin aynı sayfasında Çınar’ın  35 metre boyunda, 3 metre eninde ve 920 metre de çapında olduğu yazıyor. Diğer sayfasında ise, “doğal çevremizin en kıymetli ve heybetli ağacı olan çınar, Osmanlı kaynaklarında kavak olarak da anılmıştır. Kavaksuyu, kavaklı camii, bunun şahididir. Bursa ile özdeşleşen çınar, asırlar boyu yaşaması ve canlılığını koruması sebebiyle Osmanlı Devleti’ne benzetilmiştir. Kültürümüzde ise ihtişam ve istikrarın sembolü olmuştur. 600 yaşındaki İnkaya çınarı ise bunun en önemli göstergesidir.

Muradiye’de çınarların gölgesinde uyuyan Ahmet paşa şöyle diyor, “ Çun kim Çınar gibi götürdün niyaza el zar ile baş açıp yüzün ol serv-i naza tut”

Bülbül güle açık olduğu gibi Kumru’da Çınar’a aşıktır. Hayatla dopdoludur Bursa’nın çınarları, tarihe giden yoldur Bursa’nın Çınarları”

Bakıyorum, çok güzel çay bahçesinde o ihtişamlı ağacın altında oturup da bir bardak çay içmeden dönenler çok oluyor. Ya o insanların zamanı yok diyorum ya da bir bardak çayı o çınar altında içmenin keyfinden haberdar değiller. Belki de çay ücretlerinden mi çekiniyorlar. Hayır, Çınar altına gelen giden insanlar da bir zaman telaşı var sanki, sabırsızlanıyorlar, “gördükya gidelim” mantığı hakimmiş gibi geliyor bana. Oysa ben Bursalı olsam kesin en az her hafta sabah kahvaltını ailece orada yaparım gibime geliyor. O temiz havada ve o muhteşem manzarada kahvaltının tadına da doyum olmuyor, o atmosfere zaten doyulmuyor. Kimbilir o çınarın altında kaç beste, kaç şiir kaç yazı kaleme alınmıştır. İnsana öylesine bir ufuk veriyor ki bunu burada anlatmak, kör’e renkleri anlatmaya benzer.

Abartıyor değilim, İnkaya Çınar’ını kim görse yakından sanırım o Çınar’ın etkisinde kalıyor. Ben biraz daha fazla etki altında kalmış olabilirim çünkü ta çocukluğumda gördüğüm ve unuttuğum bu dev çınarı yıllar sonra yeniden aynı şekilde görmek belki beni fazlasıyla etkiledi. Belki de o manzara ve atmosfer tamda düşlediğim dinlence anlayışıma uygun düştüğü için hoşuma gitti. Hatta orada çalışanlara da takıldım, “böyle güzel yerde çalışıyor olmak herhalde çalışmak değildir” diye, ama ballı meyve kokteyli getiren garson, sanki o havada değildi. Aşırı bir mesaimi var çalışanlar için onu da sormadım gerçi ama hani horon dışarıdan kolay gözükür diye de bir tabir vardır, onu da unutmamak gerekir tabiî ki.

İster istemez insan böylesine tarihi bir Çınar’ı bulunan inkaya köylülerine imreniyor. Bir yandan Osmanlı yadigarı devasa Çınar’ın tek dalına tamah etmedikleri, kesip satmadıkları veya odun edip yakmadıkları için, bir yandan da gözleri gibi bakıp, koruyup bugünlere gelmesine katkı sağladıkları için. Çınar dalları altına konmuş demir takozlarla Çınar ağacına destek verdikleri için emeği geçen herkese teşekkür etmek, orada da içimden geçmişti ama “söz uçar yazı kalır” diye ben buradan teşekkür ediyorum. Biraz rüzgarı vardı ama tatlı bir esintiydi. O köyün insanlarına yedisinden yetmişine varıncaya kadar hepsine o Çınar’ın şahsında teşekkür ediyorum. Nice asırlara diyerek.Aşağıda güzergahı veriyorum. İnkaya Çınar’ından başlayacak Kültür turlarının bu yıl başlaması bekleniyor, umarım hayata geçer.

`Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Turu`

TUR GÜZERGAHI

Osmanlı`nın kurulduğu bölgelerden başlayacak ve yine Osmanlı`nın son zaferi olan ama aynı zamanda Kurtuluş Savaşı`na da altyapı oluşturan Çanakkale`de son bulacak organizasyonun adı `Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Turu` olarak belirlendi. `Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Turu` Söğüt`teki Ertuğrul Gazi ve Dursun Fakih türbelerini ziyaretle başlayacak ve ilk gün 24 Oğuz Boyu`nu temsil eden çadırlarda konaklanacak. Ertesi gün Bilecik`te Şeyh Edebali Türbesi ziyaret edilecek. Sonra İznik`e geçilerek bölgedeki tarihi mekanlar, çini atölyeleri gezilecek ve bir gece de burada kalınacak. Sonra Bursa`ya gelinecek.

 İnkaya Çınarı`ndan başlayacak ziyarette, kabri Bursa`da olan 6 padişahın türbeleri (Osman Gazi, Orhan Gazi, Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, İkinci Murad) ve diğer tarihi yapılar ziyaret edilecek. Bursa`da gezilecek yerler ise; Tarihi İnkaya Çınarı, Murad Hüdavendigar Cami ve Türbesi, Muradiye Camii ve Türbesi, Tophane`deki Osman Gazi-Orhan Gazi Türbeleri, Üftade Hazretleri Türbesi, Ulu Cami, Orhan Cami, Hanlar Bölgesi, Emir Sultan Cami ve Türbesi, Yeşil Cami ve Türbesi, Yıldırım Bayezid Cami ve Türbesi, Kent Müzesi ve Kaplıcalar Bölgesi olacak. Bursa`ya gelenlere, mehter konseri dinletilmesi, Kılıç Kalkan gösterisi izletilmesi, Hacivat-Karagöz oyunu seyrettirilmesi, Bursa`nın dışında tadamayacağı lezzetlerin tattırılması planlanıyor. Ziyaretçilerin kentten ayrılırken Bursa`yı temsil eden bir hediyelik eşya alabilmesi için de bu konuda üretim yapılması hedefleniyor. Turun Bursa ayağı 3 gün sürecekmiş.

 Yazıya başlarken söylemiştim ya hani Bursa’da hatırı sayılır orandadır Karadenizliler, başta Trabzon, Artvin, Rize, Giresunlular başta olmak üzere. Ben bu yazıyı yazdıktan sonra Bursa’da oturan Trabzonlu birine pas attım, “eksik mi yazdım” bir bak diye. Kemal o’nun da adı. “Ben böyle hiç bakmamıştım abi” dedi ardından da, “ben sadece muhteşem manzarasına ve bir de gözlemeci kıza bakardım” dedi. Ben, orada gözlemeyi fark ettim de kimin yaptığına pek bakmamışım, eksiğim de o olsun artık. Kalın sağlıcakla.

 

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

0 yorum.

İnsan denen mahluklar!

Tarih 22 Aralık 2008, 10:04. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: amasra, ardanuç, ardeşen, arhavi, artvin, aydıntepe, bartın, bolu, borçka, demirözü, derepazarı, dörtdivan, fındıklı, gerede, güneysu, hemşin, hopa, ikizdere, iyidere, kalkandere, kelkit, kurucaş, köse, kürtün, murgul, pazar, torul, ulus, yusufeli, çamlıheşin, çayeli, şavşat, şiran


Sırma’nın Ankara’dan Trabzon’a gelme hikayesi 

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Aralık 2008

www.karadenizolay.com (Özel)-Babamı bilmiyorum ama annemden iki aylıkken ayrıldığımı dün gibi hatırlıyorum.insan denen mahluklardan biri, güya ağabeyimin asıl sahibi. Önce bir telefon görüşmesi yaptığını duyar gibi oldum. Gerçi insan denen o mahlukları daha yeni yeni tanımaya başlamışım ama hep o ağabeyimin sahibini görüyordum.

İstemeden de olsa o kulak misafiri olduğum ağabeyimin asıl sahibinin telefon konuşmasında sanki beni vermek için birisini aradığına tanık oldum. İşte o an sanki başımdan aşağıya sıcak su döktüler. Fena oldum. O ilk görüşmesinde net bir sonuç alamadı. Karşı tarafta konuştuğu her kimse, o da o’na “abi” diyordu. Onu anladım sadece..sonra bir başkası için tekrar “abi” dendiğini duydum.

 

Hani ağabeyimin asıl sahibi olmasa o kadar güvenmeyeceğim kendisine ama ağabeyime çok iyi bakıyordu. Görecektiniz onların boğuşmalarını, kavga ediyorlar adeta. Bir keresinde ağabeyimi yere yatırdı ve sırtüstü boğazladı da ama ağabeyim o’nu iyi tanıdığı için ufacık bir kelle numarasıyla kurtuldu. Sonra o ağabeyimin peşi sıra çok koşturdu zaten ama onların ki oyundu biliyorum ve nasıl anlattıklarını merak ediyordum.ama dedim ya o’na güvenim, bu ağabeyimle olan yakın alakasındandı. Babama güvenmezdim o kadar. O adam işte aldı beni, güya sevdi, okşadı sonra da bir karton kutuya yerleştirdi.

Türkiye’nin başkentindeyim, Ankara’da. Yani, düşünsenize koskoca ülkenin yönetildiği yer burası ve ben işte bu metropoldenim. Ama, o karton kutunun içine bir kap, kapın içine biraz (sevmediğim aslında) bişeyler (adlarını da bilmiyorum açıkçası) koydular. Benim yüreğim pıt pıt pıt diye atmaya başladı, bacaklarım titriyor. Her ne kadar kendime “yok bir şey, panikleme” diye teskin etmeye çabalıyorsam da olmuyor, buna engel olamıyorum ve bu titreme halen devam ediyor zaten. Hasta falan değilim ama ortalıkta bir şeyler dönüyor, bunun farkındayım.

Önce anneme sordum ama o da bilmiyor. Evet bir şeylerin olduğunu sandığını söyledi ama beni doğuran annemin tecrübesi vardır hani belki daha önce yaşamıştır belki farkındadır diye düşündüm ama yok, bu insan denen mahlukların işine akıl sır ermiyor yani. Neyse ben o akşam annemle  birlikteydim, bir de diğer kardeşim ama zaten benim küçük ağabeyim de ortalıktan kaybolmuştu. Sonradan büyük ağabeyimin sahibinin söylediğine göre o’nu Ankara’da birisine vermişlermiş.

Sonra ağabeyimin sahibinin ağabeyimle vedalaştığını gördüm. Ağabeyimin dilinden ben anlıyorum ama sahibim de anlıyor biraz. Hem onlar zaten iki yılı aşkın suredir tanışıyorlardı. Beni o kutuya koydular ve pat aracın arka kapağını küüt diye üzerine kapatmazlar  mı? Nereye götürüldüğümü bilmiyorum ama annemle de vedalaşamadık. Bilseydim yola çıkılacağını gider anneme son bir kez belki sıkı sıkıya sarılır ve belki azıcıkta memelerinden süt içer, kardeşimle azcık daha dalaşırdık. Ama buna fırsat bile bulamadım inanın. Kapanmıştım, etraf zindana dondu, kapkaranlık bir yer. Bir gürültü koptu, tam altımdan garip garip sesler geliyor. Sonra verdiğimiz molalarda baktım ben, o seslerin çıktığı yer, benim konulduğum yerin tam altında, insan denilen mahlukların bindiği araba dedikleri şeyin eksoz adını verdikleri bir gürültü aracı yani çok da önemi yok.

Kısa bir yolculuktan sonra o ses durdu. Birazdan benim üzerime kapattıkları o kapıyı yeniden açtı ağabeyimin sahibi, beni  koydukları o kutuyla birlikte aldı, lambaların yandığı ve adına ev dedikleri yere. Bir de ne göreyim orada ağabeyimin sahibinin biri kardeşi diğeri de torunu olan iki delikanlı. Hayda hiç tahmin etmiyordum ve de zaten beklemiyordum. O ağabeyimin sahibinin kardeşi olan büyükçe bir insan denen mahluk, bana önce pis pis bir baktı, sonra  gülmeye başladı. Baktım bende suratına, “hımm” dedim kendi kendime “sevdi beni”. Gerçekten de sevdi ama o diğeri, ağabeyimin torunu olacak olanı ise uzaktan beni seyrediyor ve “sevsem mi sevmesem mi” der gibi bakıyordu. Zaten o benimle diğer ağabeyimin sahibinin kardeşi olan gibi sevmedi, bunu sonraları anladım. Hatta bir keresinde ağabeyimin sahibi, beni ona emanet ettiğinde o benden çekindi bile, yani korktu mu, ürktü mü anlayamadım.

N eyse biraz benimle ilgilendiler sonra o yanan lamba dedikleri şeyler söndü, karanlıkta kaldım. Biraz kendi kendime söylendim ama kimse alınmadı. Bazen o ağabeyimin sahibinin bana laf attığını duydum ama takmadım bile. Hem zaten bende yorgundum ama bir sessizlik oldu. Ardından hava ışıdı ama yanıma gelen olmadı. Baya bir zaman sonra o ağabeyimin sahibinin kardeşi geldi yanıma, burnuma “piş, mış” gibi şeyler söylediyse de ben ona yüz vermedim. Nede olsa tanımıyordum değil mi? Hemen öyle yüz göz mü olacaktım, olmadım bende. Surat astım desem yeridir. Sonra o ağabeyimin sahibi geldi yanıma baktım yine niyeti kötü. Kutuyu temizlediler filan ama ben sabırla izliyordum sadece, “ne yapmak istiyor bu insan denen mahluklar” diye merak ediyordum ama onların ne yaptığı pek belli olmuyor.

Yine aldı kutuyla benim o akşamki arabanın arkasına koymaz mı? Yine karanlık tabi ve yine hiç sevmediğim çirkin ses. Pır pır pır filan başım şişti hep de aynı ses. Kısa sürede tahammül edilebiliyor ama uzun süreli aynı sesi dinleyince de başınız ağrıyor, yetmiyor bir sarhoş oluyorsunuz, bayılır gibi oluyorsunuz ama ona katlanmak zorunda olmaktan başka çerem olmadığını da anlıyorum. Yani istesem zaten bir şey yapamam ki, kapalı etrafım. Başımı kaldırsam üstte sert bir yere vuruyor zaten.iyisi mi bende koyup başımı yatıyorum. Uyumak istiyorum, tam gözlerim alacak hadi bakalım tekrar o üzerime kapanan kapı açılıyor, daha uyunur mu hemen gözlerim açılıyor. Bir bakıyorum burası hiç tanımadığım başka bir yer oluyor.

Ama bu sefer baya bi uzundu yolumuz. Ne tarafa gittiğimden haberim yok, adını duydum ama nerdedir nerden bileyim. O ağabeyimin sahibi, ağabey dediği insan denen mahlukla ne konuştuysa işte o telefonda konuştuğu onun ağabeyisinin dediği yere gidiyoruz meğer. Yine hava kararmıştı, bir ara yolun kapandığını duydum. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Merzifon’u geçmişiz de Havza’ya gidiyormuşuz ama yolda bir trafik, bir trafik sormayın. Ağabeyimin sahibinin dediğine göre İstanbul’daki boğazköprüsü trafiği gibiymiş burada yol. İlerlemiyormuş ve zaten ilerde de üç şeritli insan denen mahlukların yolu tek şerite düşüyormuş, o tek şerite düşen yolda da tır ve kamyonlar yığılıymış ve trafik polisi dedikleri adamlar, o yolda karşıdan gelen araçları durdurup bir bizim beklediğimiz yerden araç bırakıyormuş, bir süre sonrada karşı taraftan gelenlerden öyle araçlar bırakıyormuş yani kısaca burada nerdeyse insan denen mahlukların dediğine göre iki saat zaman harcamışız.

Bir sıkışmışım ki sormayın, Allah’tan o ağabeyimin sahibi yanıma geldi de derdimi ona anlattım ki o beni uygun bir yerde indirdi. Güya hani ayaklarım biraz açılsın diye indirmiş gibi davrandı beni utandırmamak için bende zaten o havaya girdim, biraz gezindim felan onun bana bakmadığı yani beni gözlemediğine kanaat getirdiğimde de afedersiniz rahatladım. Hem açık hava da iyi geldi. O trafik dedikleri şey, belki de benim imdadıma yetişti ama tabi insan denen mahlukların bunu anlayabildiğini sanmıyorum. Onlar düşmüş kendi dertlerine, yok onlarda candır, onlarında ihtiyacı olabilir diye düşünce nerde. Hem sadece ben de değilim yani yollarda Allah sizi inandırsın kocaman kocaman kamyonlar üzerinde de bir yığın can var. Seslerini duyuyorum kimi zaman yol boyunca durakladığımız yerlerde ama tanışma fırsatımız olmuyor tabi.

Neyse ki o bekleyişten sonra tekrar yola koyulduk. Kısa bir zaman sonra Samsun dedikleri yere geldik. Burada da ağabeyimin sahibi beni aldı karton kutuyla ve insan denen mahlukların yaşadıkları çok katlı bir binanın içine girdik. Orada da ben beş kişi saydım. O evin büyük kızı, ortancası erkek ve bir de küçük kızları vardı. Ben en çok o küçük kızı sevdim çünkü o beni çok sevdi. Evin erkek olan çocuğu da sevdi ama o biraz havalardaydı yani beni öyle pek ciddiye almaz havalarında. Neyse burada ağabeyimin sahibi ve onun kardeşi ve torunu için hazırlanmış bişeyler yediler. Bana da bişeyler verdiler ama bende isimlerini bilmiyorum ki onları da söyleyeyim size ama yenebilecek şeyler diyeyim sizler anlayın artık.

Bir süre sonra hoppala tekrar kucaktayım ve o çıktığımz yerden iniyoruz ve onlar vedalaşıyorlar beni de yine o cehennem gibi yere koyuyorlar. Sıkıldım , hayatımda o kadar karanlık yerde kalmamıştım. Hayatıma gerçi iki ay önce başlamıştım ama olsun yani ilk kez onca uzun süre kapkaranlık yerde ve yalnız başıma annemden ve kardeşimden uzaklardayım hissine kapıldım. Bir yandan kara kara düşünüyorum, hem kapkaranlık yerde başka nasıl düşüneceksin ki ama annemi özlemeye başladım bile. Fakat, saatler oldu zaten annemden söz edilmiyor hatta annemin de sesini duymuyorum. Yanı kaygılarım da haklı çıkıyordum açıkçası. Yine o motor başladı çalışmaya ve o pır pır sesi yine aynı azap başladı benim için. Bu kez de bir hayli yol aldık sanıyorum çünkü o motor sesi çıktıkça bir yerde durmadığımızı anlıyorum. Zaten beni ona koydukları yer ile zaman zaman indiğimiz yerler hep değişiyor.

Sonra ağabeyimin sahibi ağabeyi ile telefonda konuşurken duydum, “Espiye’deyiz” dediğini hatırlıyorum. Ama kendi aralarında konuşuyorlar, zaman zaman ben laf atıyorum onlarda bana laf atıyorlar. Ben aslında kızgınlığımı anlatıyorum onlara ama onlarda sanki ben onlara “nasılsınız” diyormuşum gibi algılıyorlar ve güya benim gönlümü almaya çalışıyorlar. Seslerinden tanıyorum o ağabeyimin sahibinin kardeşi  daha çok konuşuyor benimle de zaten ve yol boyunca da susmadı pek. Bende onun inadına ara sıra lafını böldüm zaten, oh olsun az bile yaptım bence. Bir baktım, yine ağabeyimin sahibi telefonda bu kez, “ağabey, şu arabanı biraz geri çekseydin” deyiverdi. Bende sevindim. Bu demek ti ki artık yolculuğumuzun sonuna geliyoruz. Kendi aralarında konuşurlarken yol tabelalarına en son baktıklarında zaten “Trabzon”a on iki kilometre” demişti, o ağabeyimin sahibinin kardeşiyle gelen genç..

Yine karanlık ama gecenin ikisini geçmişmiş insan denilen o mahlukların dediğine göre. Sonra geldiğimiz yerde etraf aydınlandı. Meğer sokak lambasını yakmışlarmış ev denen yerden inenlerin ayak sesleri de bizimkilerin ayak sesleriyle karışınca “ooo hoş geldin”, “hoş bulduk” filan gibi konuşmalarını duydum. Bu yeni geldiğimiz yer, ağabeyimin sahibinin ağabeyinin eviymiş. Ağabeyimin sahibi beni koyduğu o karton kutuyla birlikte aldı ve ilk önce o ev denilen yere yine ben girmiş oldum. Balkon denen yere koydular, o evin sahibi de önce bana sert baktı, sonra eliyle işaret filan yaptı ve güya beni sevmeye başladı. Neyse ben onlara yüz vermedim öncelikle ama çok susamışım, bildiğiniz gibi değil. Beni balkona koydular, o ağabeyimin sahibinin ağabeyi bana sucuk dedikleri ama benim de hoşuma giden tatlı bir şey getirdi ve ardından da bir ufak tencereyle suyu getirince onunda notunu verdim, ne yalan söyleyeyim  işte o suyu getirdiği anda da sevdim zaten.Yani demek ki insan denen mahluklar da iyi olanları da var diyerek. Gerçi bana kötü davranan da olmadıydı zaten ya.

Bir süre benimle ilgilendiler ama sonra beni eve sokmuyorlar. Kutudan çıkmışım afedersiniz yine çok sıkışmışım, yani etraf da temiz ben çekiniyorum ama sıkışmışım. O ağabeyimin sahibi onları uyardı bana bakmamaları konusunda sanırım ve ben orada köşede bir yerde rahatladım. Sonra ağabeyimin sahibi temizledi gerçi ama bu kez de kapadılar balkon kapısını ve bana camdan bakıyorlar. Beni de içeriye alın diyorum anlamıyorlar, sonra o evin oğlu ve kızı da geldi yanıma, garip garip sesler çıkarıp bana el filan uzattılar tabi ben yine onlara pas vermedim. Bir ara yine ağabeyimin sahibinin kardeşi, birlikte yolculuk yaptığımız geldi artık onu tanıyorum ya onunla biraz şakalaştık, o da kapadı kapıyı. Ben itiyorum o kapıyor, sonra ağabeyimin sahibi geldi. O da koymuyor beni eve, bir ara nerdeyse kafamı sıkıştırdı balkon kapısına, ben içeriye girmeye çabalıyorum o bırakmıyor, neyse tabi ne de olsa o ağabeyimin sahibi ya. Ben geri adım attım, kapadı balkon kapısını, birazdan da ışıkları söndürdüler ama ben yermiyim, rahat verirmiyim öyle kolay kolay. Başladım ağlamaya, yalandan hem ağlıyor hem de laf atıyorum, bir süre buna devam ettim baktım ışık dedikleri şey yine yandı. Kapıyı açtılar, bu kez beni kutuya koydular ve evden çıkarıp yine oraya geldiğimiz arabanın arkasına koydular, yine o kapak üzerime “küüt” diye kapanmasın mı? Bende kendimce “oha” dedim ama gecenin o saatinde tabi, keşke sussaydım diye düşündüm o balkondayken. Aleyhime oldu biraz. Burada beni bırakıp gittiler. Canım sıkıldı, üzerimde bir tenta vardı, can havliyle onu kaldırdım, zar zor o üste çıktım. Bagaj dedikleri yer, neyse oradan gün doğuncaya kadar yoldan gelen geçen insan denen mahlukları seyrettim. Gün ışıyınca yine aldılar beni, yukarıya çıktık bu kez de  su böreği dediklerinden verdiler, yemedim. Kuymak dedikleri bir yemek çeşidinden verdiler, tadına baktım o kadar. Meğer, o “kuymak” dedikleri insan denen mahlukların yöresel yemekleriymiş.

Bir süre sonra yine hareketlilik başladı, beni aşağıya götürdü önce biraz gezinti yaptım kendi başıma bıraktılar ama yabancı çevre ne kadar rahat olabilirim ki, gittim kutuma girdim. Tekrar o arabaya bindirdiler ve kapı üzerime kapandı. Yine o motor sesi derken yine kısa süren bir yolculuktan sonra kapı açıldı, bana bir tane İstavrit dedikleri balıktan, arkasından da bu kez bir adet yine hamsi dedikleri balıktan verdiler.Onlar da Sürmene’nın Balıklı köyündeki balıkçılardan üç kilo hamsi, üç kilo sargan ve üç kilo da istavrit adını verdikleri balıkları aldılar kendileri yemek için. Bayıldım doğrusu.yine kapadılar kapıyı biraz sonra da yeniden kapak açıldı ki o da ne, cennet gibi bir yere geldiğimi fark ettim. Burasıymış meğer son durağım. Yiğitözü köyü diyorlar, ağabeyimin sahibinin dayısının evi burası. Onların mahallesinin yollarına beton dökülmüş, yol trafiğe kapalıymış, hem dayısı da bugün Almanya’ya gidecekmiş, son bir kez ızgara yesinmiş meğer. Burada bir manzara bir gün güneşlik hava sormayın. Onlar, izgaralarını yaparken bende bana verdikleri balık kafalarını bir güzel yedim. Tam aradığım yer dedim kendi kendime.

Hem zaten aha şu yukarda gözüken evmiş benim asıl evim olacak olan yer. Çok manzaralı bir yer gibi görünüyor. Bu köyün tepe noktasında sayılabilecek bir yer, hoş ve güzel bir yer açıkçası. Biraz mutlu olmuştum doğrusu. Hava kararmak üzereyken tekrardan aynı motor sesi, off of çekilmez bu motorların sesi diyesim geliyor zaman zaman da diyorum zaten de anlayan olmuyor. Bir başka yere gittik kalabalık bir yerdi. Meğer o gittiğimiz yer, ağabeyimin sahibinin hem  teyzesinin ve hemde ablasının eviymiş. O teyzesinin torunu varmış, bir yaşında erkek çocuk, sabahleyin kahvaltı için annesinin hazırladığı çayı üzerine dökmüş ve iki ayağını birden yakmış ve doktora götürmüşler. Bu eve geçmiş olsun ziyaretine gelmişiz meğer ama benim sahiplerim de buradalarmış, çünkü burası onlarında teyzelerinin eviymiş. Beni orda bir gözlüklü ile tanıştırdılar, ardından da bir kadın meğer bundan sonra beni bakacak olan kadınmış. Gözlerinin içi gülüyor sanki, ilk gördüğümde ne yalan söyleyeyim bende sevdim. Hem o gözlüklü olan adamı ve hem de eşi olan kadını. Meğer onlarında zaten çocukları yokmuş ve beni bundan böyle bağırlarına basacaklarmış! Bunları yakından duymak mutluluğumu bir kat daha artırdı açıkçası. Bir süre orada merdivenlerin başında eve gelen gidenle hep tanıştık, hepsi de bana bir şeyler diyor ve beni seviyorlar diye anladım. Sonra beni o kadın, kucağına aldığı gibi bu kez başka bir arabaya (Bundan sonra hep bineceğim bizim araba) koydular.bagaja koydular önce ama ben itiraz ettim, ağladım sızladım derken durdular bir yerde ve benim ön koltukta oturan yeni sahibem kadın, ayaklarının altına kaloriferin önüne koydu. Bende rahatladım. Öylece kısa sürecek son yolculuğumuza çıktık ve artık yeni evimize getirdiler. Gündüz gözüyle uzaktan gördüğüm o müthiş manzarası olan yer, yeni evim ve memleketim çok güzelmiş. Ağabeyimin sahibine bile teşekkür edemedim gerçi tanıdıklarıma da bir elveda demedim, biliyorum onlar bundan sonra beni yeni sahibim ve sahibemde yalnız bırakmayacaklardır. Umarım tabi. Öyle bir bağ kurduğumuza inanıyorum.

Nitekim, birkaç gün sonrasıydı. Sahibem sevdi beni ilk gün bana evimizin önünde bir kulübe yaptı, kayın pederi ile.Beni de ona tıkadı, kapısını filan kapatıp gittiler. Bir canım sıkıldı, bir sıkıldım sormayın. Beni yalnız bıraktılar iyi mi? Ödüm patladı, napıp ne ediyim diye düşündüm. Yer topraktı, eşeledim. Biraz daha derken orada kendim geçebileceğim kadar bir yer açtım ve kurtuldum kulübeden ve gittim evin tam eşiğinde yattım. O sırada da ağabeyimin ağabeyisi ile onun ağabeyi de gece karanlığında beni ziyarete gelmişlermiş meğer, bir sevindim ki sormayın. Onlarla evin içine girdim ve bir süre ağabeyimin sahibinin kucağında yattım. Onlar sohbet ettiler, saonra sahibem aldı beni bu kez evin eski ocaklık denen yerine koydular. O kulübeye gitmedim ya ona da sevindim artık.

İşte böylece benim Ankara’dan Trabzon’a uzanan yolculuğumun hikayesini aktardım. Bundan sonra yaşadıklarımı belki bir başka zaman fırsatım olursa anlatırım.Sırma ben,ama yeni sahibem bana “sıla” adını verdi. Alman kurduymuşum.(Alman çoban köpeği), dedim ya babamı hiç görmedim Anneme de veda edemeden onca yolu geldim. Umarım, bundan sonrasında her şey gönlümce olur. Hoşça kalın insan denen mahluklar.

1 yorum.

Hamsiköy'de sütlaç, şah ile meşhur oldu

Tarih 10 Eylül 2008, 10:46. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur

Hamsiköy’ de Sütlaç, şah ile meşhur oldu


M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Fındık ayı nedeniyle İstanbul’dan tatile anne ve babasız gelen torunlarımı yolcu ettim otobüs terminalinden, canım bir güzel sütlaç çekti. Hava bunaltıcı sıcak, Trabzon’dan kaçmaya yer arıyorum. Çok yoğun rutubet, normaldeki hava sıcaklığını katlıyor ya, bunalıyor, şıpır şıpır terliyoruz. Hem Sütlacı hak ettiğime de inanıyorum. Çocukları ta köye çıkıp aldım, hem denize gireriz dedim ama olmadı, geciktik. Aslında sütlacı, bir gece öncesinden yine torunlarım Fatih ve Onur Melih’i alıp, onlarla Hamsiköy’ de yiyecektik ama yine onlarla nasip olmadı.

Akşam olmak üzere ama benim için zamanın önemi yok. Zamana uyan değil, zamanı kullanan biriyimdir. Saatın ileri veya geri olması, benim kafama koyduğumu yapmamı engellemez ki, bastım gaza. Arabada yalnız olduğumda bana kimse “yavaş git”, “hızlı sürme”, “acelen nedir” demediği için mi nedir, hız göstergesine de bakmaksızın giderim yollarda, bu demek, trafiği tehlikeye atarım ve kurallara saygısız sürücüyüm demek değildir, o konularda blakis, harfiyen kuralcıyımdır. Aslında çok sevmem kuralı ama nizama uygunluk anlamında kuralcıyımdır dedim.

Çocukluğumda genelde dedemle seyahat ederdim, o seyahatlerden kastım yayla yolculukları ve bir iki kez de İstanbul ve Konya olmuştur. Dedem, kendi dönemine göre de “dünya görmüş” sayılan insanlardandı. Onunla Hamsiköy’e gidişlerimi hatırlıyorum. Düşünün siz, Trabzon’dan kalkan arabalar,(kamyon veya otobüs) yemek molasını Hamsiköy’de verirlerdi. Yani 50 kilometrelik yol aslında ama işte düşünün yemek molası verilecek kadar uzaktı. Uzaklık, o yıllara has bir olaydı artık uzaklık diye bir olay kalmadı. Hasret, gurbet olayları da bitti. Ama o yıllarda Bayburt bile büyük gurbetti. Her zaman gidilip gelinemezdi çünkü.

Hiç durmadan attım kendimi zigana dağına. Ana yoldan gidiyorum. Başar köyünden çıkmıyorum Hamsiköyüne, üstten ziganadan ineceğim. Bir an önce bunaltıcı sıcaktan kaçmak ama birazda dağ havasında kalmak lazımdı öyle de ettim. Şimdi Trabzon- Gümüşhane devlet karayolu üzerinde de bir çok tesis var ve onlarda da “hamsiköy sütlacı” diye yazıyor ama değil, o neye benziyor biliyor musunuz, tıpkı İstanbul’da da “Trabzon ekmeği” diye veya Bolu dağı’nda Kaynaşlı’ da fırınlara “Vakfıkebir ekmeği” yazmasına benzer. Onun için hani bizim Ulusoy’un bir sloganı vardır, çok severim bende onu “her şey zamanında” diye, bu bence medeniyetin de tam anlatımıdır sanki. Şimdi sütlaç, elbette de beride de yapılırsa “hamsiköy sütlacıdır” da ama aslımıdır, kopyasımıdır işte orası önemli. Anlatmak istediğim de orjinaline yakınsanız, onu mekanında yemek, her şey yerinde ve de zamanında yenmelidir.

Hamsiköy’üne yakınsanız, yoldan karşıya görmeye üşenip de durup ana yolda sütlaç yerseniz buna “sütlaç yedim” diyemezsiniz. Hamsiköy’ de üretilen ve orada köyde yenen sütlaçtır asıl sütlacı Hamsiköy’ün. Siz o mekanı, o doğayı görmezseniz, sütün hangi ortamda oluştuğuna yani o otun yetiştiği ortamı görmek gerekir ki, yediğin sütlacın da anlamı olsun kendin de. O ortamdır onun doğuş yeri, hikayesi Sütlacın orda o köyde başlamış ve nice insanların damaklarına yayılan bir lezzet, tad olmuş, dillendirilmiş, dillere düşmüş ve meşhur olmuş. Şimdi her ne kadar bir yığın sütlaç adı varsa hepsine bilmem ne katkı maddeleri ekleniyorsa ve birer damak tadı oluşturulmak isteniyorsa işte o yok hamsiköy sütlacında. Tamamen doğal süt, naturel ortam, organik tabii ortam ve havasıyla suyuyla enfes manzarasıyla Hamsiköy, gidilip, görülmesi ve nostaljinin yaşanması gereken bir yer.

Her yerde sütlaç vardır ama Hamsiköy sütlacının yanında diğer sütlaçlara bakan olur mu onu bilmiyorum. Adına ister “fırın sütlaç”, “çikolata soslu sütlaç”, “sakızlı sütlaç”, “muzlu sütlaç”, “şuruplu sütlaç”, “vişneli sütlaç”, “meyveli sütlaç” , “Bağdat usülu sütlaç”, “fırın sütlaç”, “damla sakızlı fırın sütlaç”, “kavunlu sütlaç” veya “limonlu fırın sütlaç” diyiverin yok hiç birinin hamsiköy sütlacının yerini alabileceğini düşünemiyorum.

Yukardan Zigana tatil köyüne çıkılan bekçiler’den dönüyorum eski Trabzon- Gümüşhane yoluna. Artık asfaltı sökülmüş kimi yer yer Toprak yoldan iniyorum. O sırada bir yağmur döküyor, ham toprak kokusuyla serinliyorum. Araçtan inip biraz ıslanıyorum. Sonra o Taşköprü de oyalanıyorum, ama artık bir kase yiyeceğim Hamsiköy sütlacını henüz sütlacı bile görmeden orada hayalimde ikiye çıkarıyorum. Zigana dağının yamaçlarında müthiş manzarası vardır hamsiköy yolunun da, hem zaten o manzaradır biraz da sütlaca damak tadını veren ya. Hamsiköy de Osman Günel’in Yayla lokantasına giriyorum. Zaten, hamsiköy’de başka da lokanta yok artık. Sadece Osman Günel, baba ocağını terk etmeme adına yılın 9 ayını burada hamsiköy sütlacını yaşatma pahasına kızı Ayşe Günel ile mücadele veriyor.

Osman Günel’in Yayla lokantası tam da Trabzon’un eski belediye başkanı Orhan Karakullukçu’nun dedesi Ahmet Karakullukçu’nun konağının hemen önünde. O konak satılmış tabi 1962 ‘de. Konağın 1929 yılında yapğıldığını söylüyor Osman Günel. Kendi de 1972 yılında bulaşık yıkamayla başladığı lokantacılığa şimdi Kızıyla devam ediyor. Her geçen yıl sütlaç satışlarından anlıyor gelişmeyi, bölgeye gelen ve gidenlerin yoğunluğunun kendi sütlaç kaselerine yansıdığını ifade ediyor. Gelen giden tur otobüslerine zaman zaman yetişmekte güçlük çektiğini anlatıyor. Siz bir aşçıyı yemek yerken görmüş müsünüz bir düşünün bakalım, ben görmemişimdir. Aşçının yemeği pişirirken doyduğu söylenir. Ama Hamsiköy yayla lokantası’nda ben Osman Günel’i Sütlaç yerken görüyorum ve tabiî ki fotoğrafını çekiyorum. İnsan bezmez, bıkmaz mı aynı şeyi yemekten? Ama yok işte demek ki bıkmazmış ki öylesine iştahla yiyor ki sütlacını, kızının ona sorduğu soruya bile bir süre cevap vermiyor. Ayşe, bir yandan bulaşıklara koştururken bir yandan da Hamsiköy’in belki de ilk bayan garsonluğunu yapıyor. Çünkü, geçmişte Hamsiköy’ü bizim ilk tanıdığımız yıllarda her hangi bir işte bayanların çalışması “ayıp” sayılırdı ve bayanlar çalıştırılmazdı. Ama şimdi Ayşe Günel, sütlaç taslarının birini götürüp, boşlarını topluyor.

36 yılını Sütlaç yapmaya ve yaşatmaya vermiş Osman Günel, hamsiköy sütlacının da tarifini başkaları gibi saklamıyor ve hemen açıklıyor. O da “her şeyin yerinde güzel” olduğuna inananlardan ve diyor ki, “sanki ben tarifi versem adam bunu adana da yapsa bu tadı mı alacak, İstanbul da yapsa ne olacak, önemli olan sütlacın burada yenmesidir. Bu hava ile sütlaç bileşimidir tadı damaklarda bırakan” diye ekliyor. Sütlaç tarifini de her gelene anlattığını, bunun özel formülü gibi şeylere inanmadığını belirterek sütlaç pişirmeyi şöyle anlatıyor;

“1 kilo süte 65 gram pirinç,70 gram şeker ve çok az da tuz konur. Bu karışım bir saat 20 dakika da pişer ve pirinç, süt, şeker bir bulama gibi oluyor. 80 kiloluk süt, 60 kiloya ininceye kadar pişiyor. Sonra taslara veya kaselere koyuyoruz, soğuyunca da servis yapıyoruz. Fırınlama veya üzerine bir şeyler ekleme yoktur. Sadece sütlaçtır. Herhangi bir katkı maddesi koymayız”

Bende yukarda hayal ettiğim gibi iki tas sütlacımı yedim. Kaldı ki ben öyle tatlı seven biri değilimdir. Evde eşim bilse iki tabak üst üste sütlaç yedim, alınır kesin “benim yaptığım sütlaçtan neden yemez” diye. Normalde çok sütle de aram iyi değildir ama işte orada Hamsiköy’de namındanmıdır, şöhretinden mi, havasından mı suyundan mı bilmiyorum orada iki tas sütlacı yedim. Doydum mu diye sorsanız hayır derim çünkü o sütlaçtan doyum olmaz, bana öyle geliyor. Gün kararmış, televizyonlar da Trabzonspor maçı başlamıştı. Onu vatandaşların kahvehanelere çekilmesinden anlıyorum. Kimilerinin “yok bu takımda da iş yok ya” diye vahlandığı sesleri kulağıma gelirken, onunla tartışanların da yükselen seslerle, “şampiyonuk olum bu sene, ne diysun, sen ne dersan de, boş konişiysun” diye söylendiğine kulak misafiri oluyorum. Ve oradan yine eski yolu takip ederek iniyorum tatlı bir mutlulukla Hamsiköy’ den, yine çıkarım diyorum, Nasipsiz lokma yenmiyor, onun için nasipse tabi..Hamsiköy yayla lokantası ise sadece Ocak ayında kapanıyor ve Mart’ın yeniden açıyor kapılarını müşterilerine.

Sütlaç’ı şah beğenince meşhur oldu

Sütlacın meşhur olması ise hamsiköy’e yıllar önce İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi’nin gelmesi ve Hamsiköy’de sütlacı yemesinin o dönemler radyolarda haberlerde dile getirilmesi sayesinde olmuş. Osman Günel, “Hamsiköy sütlacının İran şahı Şah Rıza Pehlevi’nin Trabzon’a gelişi sırasında burada Hamsiköy sütlacını yemesinden sonra radyodan buradaki sütlaç yemeği yayınlandı ve bizim sütlacın ünü dünyanın dört bir yanına yayıldı. Devlet karayolunun karşıdan geçmesi, zigana tüneli yüzünden yeni yola dönülmesiyle hamsiköyde bir sessizlik olmuştu. Ama son yıllarda hep daha iyiye gidiş var, işlerimizin yoğunluğundan anlıyoruz gelişmeler oluyor bölgemize gelen giden artıyor diye”

Osman Günel, İran şahı Pehlevi’nin ve ayrıca Hamsiköy’de Atatürk’ün de Sütlaç yemesi sayesinde sütlaçlarının tanındığını ifade ederken,İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılının 14 Haziran günü Trabzon’un il hududu olan maçka’nın Hamsiköy’de karşılandığı da Taraf yazarı Ayşe Hür’ün yazısından anlıyoruz ve öğreniyoruz;

İran’la opera diplomasisi, Ayşe Hür / Taraf

Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934′te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.”

Nasıl gidilir

Trabzon’dan her saat başı Gümüşhane ve Bayburt dolmuşları kalkıyor. Onlarla gidilebilir, bekçilerden veya başar köyünde inilir ve oradan da geçen dolmuşlarla gidilebilir. En güzel özel otonuzla Başar köyünden veya Bekçilerden gidebilirsiniz. En mantıklısı da özel araç ama turlar var. Eğer turların gezisindeyseniz zaten Hamsiköy gezisini kapsamına alan turlarda zaten oraya çıkılıyor. Daha sağlıklı bilgiyi sanırım Osman Usta verir. Hem rezervasyon ve hem de ulaşım için Osman ustaya soracaklarınız olursa telefonu: 0 462 5426278 Hamsiköy/ Maçka/ Trabzon

0 yorum.

Ejderhanın gölü ve Hıdırlez mağarası

Tarih 03 Eylül 2008, 07:04. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur


M. Kemal AYÇİÇEK – Ağustos 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)- Mayıs ayında başlanan Yayla yolculukları, kimi zaman iki kimi zaman üç gün sürebiliyordu. Yol yok şimdiki gibi sadece patika yollar, hani keçi yolları denir ya onlar gibi. Kimi yerlerde uçurumlardan geçilmesi gerekiyor. Yollar uzun, insanlar yorgun düşer ama her yıl yenilenen yayla yolculuklarında yeni yeni tanışıklıklar ve hikayeler, o yayla yolculuğunu hep özlemle hatırlatır insanlara..hele çocuklara..

 

Bir hafta öncesinden başlanır yayla yolculuğunun hazırlıkları. Ekmekler, çörekler, keteler hazırlanır yol boyunca erzak olsun diye, öyle ya iki veya üç gün boyunca yollarda olacaksınız. Buna da bir hazırlık gerekir, Varsa çarıklar dikilir, yoksa kuşaklar örülür, fistanlar, peştemallar, çislavet lastikler, veya kara lastikler alınır. Azık torbaları tutulur. Yola çıkacak köç (yaylaya gidecek insan, aile) konu komşularla o yolu birlikte alırlar. Hem şenlik olur ve hem de yol boyu olabilecek her hangi bir olumsuz durumun aşılması rahat olur. Birlikten kuvvet doğar ya.

 

Sığırların süslemeleri bitmişse, cameşler paklanmışsa, eşekler , katırlar ve atlar da hasta değillerse o zaman erzaklar onlara yüklenir ve sabahın alaca karanlığında yola çıkılırdı. Yol boyunca kalınacak yerler bellidir zaten. Hanlarda yer varsa oralarda yoksa da yol boyundaki mağaralar da dinlenilirdi. Yoldaki hareket, tamamen birlikte götürülen hayvanlara bağlıydı.Öyle ya büyükbaş hayvanlardan eğer sizde cameş (manda) varsa, siz sadece sığırı olanlar gibi rahat gidemezsiniz yolda. Veya yaşlı sığırınız varsa genç hayvanları olanlarla da aynı hızla yürüyemezsiniz yolda. İnsanların yayla yolculuğunu belirleyen onların o andaki büyükbaş hayvanlarının yol performanslarıdır kısaca.

 

Kimi yolda direnir hayvanların, yorulur yatar, kalkmaz siz uğraşırsınız saatlerce. Kimi inat eder, yatar bi,r daha kalkmaz, kiminin ayakları vurur, tırnakları kırılır, yürüyemez ve siz beklersiniz. Yani yayla yolları sadece insanların arkadaşlıklarına değil hayvanlarla da sıkı dostluklar kurmanızı da sağlar.

 

Yollar boyunca nazlatacağınız bir gileniz (dana) veya bir kuzunuz veya sizi dinleyen ve anlayan, her sözünüze baş hareketleriyle onay veren sanki “haklısın” veya “tamam” “olur tabi öyle yapalım” der gibi bir akıllı sığır veya eşşek’le yol alınmaz mı? Bizim vardı, adları da insan adıydı “recep” ve “şaban”. Sanırım Recep, benden önceydi de ben şaban’ı tanımıştım. Onunla arkadaştık, beni dinler, bende inat etmez di ama bir başkası ona laf geçiremezdi. Bahsettiğim Eşek, Şaban’dı. Onun için gerçek hayatta da insanlar arasında bir çok “eşek” tanıdım ve hala da “eşek”lerle aram iyidir.

 

Şaban’ı amcam kesti

 

Şaban, hani beni dinleyen ve seven ve benimde onu sevdiğim eşeğimizdi. O dönemlerde köydeki evimize de araba yolu değilde yine patika yolla çıkılırdı. Hele bizim çağılın hemen altında azıcık yağmur olunca da zalım çamuru dediğimiz çamur vardı ki, boş olsan da yürürken ayakların kayar, çoğu kez düştüğümüz de olmuştur. Bu arada eşekle suyu ben taşırdım, istemlilerde. Caminin altındaki çeşmeden alırdık suyu. Köy meydanına kadar gelen kamyonla çarşıdan kumanya gelir ve biz de o kumanyayı, un, şeker, buğday, zare (Öğütülecek veya öğütülmüş mısır unu), eşekle eve çıkarırdık.

 

Ailemiz kalabalıktı ve alınan bir çuval un değil iki çuval olurdu. Şeker de aynı şekilde, 50 kiloluk çuvallarda olurdu. Bunları köy meydanından eşeğe yükler, onunla çıkarırdık. Eşek boş olduğunda da sırtına binerdim. Zaten, eşekle olan arkadaşlığımın en güzel yanı da buydu! Bir seferinde eşeğin semerinin bir tarafına bir çuval un, diğer tarafına da bir çuval un yüklemiştik ve eve çıkarırken o çağılın altından geçerken şaban’ın ayağı kaydı ve sırtındaki un çuvalının demir teller tarafındaki, dikenli demir teline takılıp yırtıldı. Yere biraz un döküldü. Yırtılan un çuvalının o kısmını önce tuttum, sonra fındık yaprağı ile kapadım ve eve çıktık.

 

Un çuvalının yırtılmasını anlattım ama en küçük amcam Mahmut, o zamanlar 24 yaşlarında, bana eşeği düzgün sürmediğim için fırça attı sonra da şabanı yularından tuttuğu gibi meşeye götürdü. Tabi bende gittim ardından diğer amcamın oğlu ve kardeşimle. Meşedeki karayemiş ağacının altında amcam,“artık sen yaşlandın, bir un çuvalını bile taşıyamıyorsun demek ” diyerek Şaban’ın kafasını kesti. Yaşlanan eşeklerin kafası kesilirmiş demek ki. Kurban keser gibiydi. Çok kızdım ve öfkelendim ama yapacak bir şeyim yoktu. O Şaban, bizim son hizmetteki eşeğimiz olmuştu.

 

Aradan biraz zaman geçmişti ve şaban’ın kesilmesi olayı konuşulurken amcamın büyük oğlu Hüseyin, Şaban’ın adının her anılmasında sık sık “rahmetli” diye araya girer, ve hala ona rahmet okur. Tabiî ki ben de çok etkilenmiştim. Ondan dolayı da nerde bir eşek görsem, sempatiyle bakar ve o hayvanları hep severim.Ağabeyimin oğlu Hakan Utku’nun Ziğana dağında gördüğü ve “fil” sandığı ve ama yanına zorla sokulup fotoğraf çektirdikten sonra da “eşek demek istemiştim” dediği, bizim şabandan ufak bir eşekti ama o benden şanslıydı. Çünkü, bizim o zamanlar ne bir fotoğraf makinamız vardı ve ne de fotoğraf çekenimiz. Onun için benim arkadaşım Şaban’la çekilmiş bir fotoğrafımın bulunmaması eksiğimdir!

 

Sipa’yı nasıl sattık

 

Söz eşekten açılınca bir eşek anımı daha anlatmayı uygun gördüm. Fındık ayı gelmiş ama eşeğimiz de yok. Şaban’ı amcam kesmişti.Dedem beni yaylayaeşek almaya gönderdi.”babana söyle bir eşek alsın, sende al o eşeği gel”dedi, Gittim Yayla’ya. Yaylamız, Bayburt’un bir köyü idi. Babamla bir akşamüzeri gittik komşu köy Gondolot’a. Orada eşekler varmış, mallıkla sabah dağa çıkan eşeklere köy meydanında baktık ve bir tanesini 600 liraya aldık.

 

Eşek değil daha yavru meğer. Ben sırtına bindiğimde beli büküldü hayvanın, çocuktum üstelik. Ama, babam sıkı pazarlıktan sonra satın almıştı bile.Sonra da amcamın oğlu ile sipa’yı iki günlük yürüyüşten sonra Araklı’daki köyümüze getirdik.Eşeği harman ilk gören babaannem oldu. Ama hemen anladı, dedemin kızacağını. Çünkü dedem, cambel diye bir arazimiz var ve burası en uzaktaki fındıklığımız. Buradan Fındık taşıyacak bir eşek almamızı istemişti ama babam, “nasılsa büyür” diyerek bu sipa’yı almıştı. Babaannem bana, “deden görmeden yarın sabah erkenden alın onu gidin kaşıkçı’ya satın, deden görmesin bunu çok kızar “dedi ama biz de yayladan geldik dedem de bunu gördü. Ve sordu, “nerde eşek getirdiniz mi?”

 

Getirdiğimiz sipa’yı görür görmek dedem başladı bağırmaya, “sizin aldığınız eşeğin de, onu size satanın da” diye küfretmiyor ama biz onu anlıyoruz. Babama sayıp saydırıyor, tabi biz emir kulu olduğumuzdan bize bir şey demiyor. Hem dedem beni severdi ve bana bağırmazdı, bana kızsa da başkalarına bağırır bana fiske dokundurtmazdı. Bende dedemin gönlünü almaya çalıştım, eşeğin yapacağını biz yaparız dedim ve onu teselli etmeye çalıştım. Sonraki gün de üç arkadaş babaannemin dediği gibi Kaşıkçı’ya gidip, sipa’yı satlığa çıkardık.

 

Bir dükkanın önünden geçerken adam bize baktı, “çocuklar satılık mı eşek” dedi. “evet” dedik, “getirin ona 400 lira vereyim” dedi. Olmazdı, biz eşeği 600 liraya almıştık ve iki gün de yol yürümüş getirmiştik. “olmaz amca” dedik, “o fiyata satamayız”. Gidip geliyoruz ama başka da kimse talip olmuyor sipaya. Yine aynı adam bu kez, “getirin çocuklar 350 lira vereyim” dedi. Ama biz “adam kesin alacak ama bizimle kafa buluyor olmalı, biraz daha gezelim bu adam alacak” dedik. Her geçişimizde adam 50 lira fiyat indiriyordu. Neyse gittik geldik, “bari 400 ver” dedik ama yok adam nuh diyor peygamber demiyor ve indikçe iniyordu. En son artık Pazar dağılıyor ve ortalıkta kimseler kalmıyordu, son kez adamın yanına gittik adam bizxe “satamadınız mı eşeği, getirin ona 250 lira vereyim” dedi. Baktık bir daha tur atar dönersek bu seferde 200’e iner, iyisimi hemen satalım sipayı dedik ve sattık. 250 liraya.Sonra eve döndüğümüzde dedeme anlattık bu durumu, “iyi yapmışsınız, babanın enayi parasıydı zaten, biraz akıllansın, o sipa o parayı bile etmezdi, iyi satmışsınız” dedi.o parada bize harçlık olarak kaldıydı.

 

 

Eğer, göçünüz de bir eşeğiniz varsa o mıhmandarınızdır. En önde o gider. Sığırlar arkasına dizilir, sanki kıdem sırasıymış gibi en arkada da Cameşler ( mandalar) olurdu. Yol boyunca yükler Eşeklerin sırtında eğer eşek yoksa da sizin sırtınızda olurdu. Hem yaya ve hem güneş altında gidilen yollar, git git artık bitmez olurdu. Sadece hayvanlar değil siz de an olur ki bıkardınız, artık yürümeye mecaliniz bile kalmayabilir derecede yorulurdunuz.

 

Yola Araklı’dan çıktıysanız, Dağbaşı (Çankaya) hanları ki (29 kilometre) ilk durak hanlarıdır.Gideceğiniz yolsa 110 kilometredir. O zaman, Karadere vadisinden yukarıya doğru, anas, bifara, dağbaşı, Sarı Mehmet hanları, Heyrat hanı, Gaydaros, Golaşa, Ayven, zimla, zimlakava, toroslu, çatak, pazarcık, bahçecik, salmangas hanları uğrak noktaları olur. Onca göç düşünün aynı anda yoldalarsa bu hanlarda yer bulamayanlar da Hıdırlez mağarası, Hazreti Alinin mührü (Burası yeni yol çalışmasında tahrip olmuş, o taştaki müdür de kaybolmuş), Ejderhanın gölü, Pamukgölü, Tilkibeli , Nebiyurt, Hatunyurt, Hacıveli, Mengenin sırt, Esertaş gibi yerler de dinlenme veya mola yerleriniz için işaretli yerlerdi.

 

Ejder’in gölü

 

Trabzon’un Araklı ilçesi’nden Karadere vadisinden Bayburt yönünegidildiğinde Çankaya’yı ve Erenler’i geçtikten sonra Hıdırlez mağarasına varmadan, köprünün hemen alt tarafında büyükçe iki kayanın tuttuğu suyun oluşturduğu göldür.Adı göl tabi, yoksa herkesin bildiği manada bir göl görüntüsü yok. Sadece Karadere üzerindeki derin bir köprü altı gölcüğü dense daha doğru olur. Burada hazreti Ali’nin at’ının ayak izinin bulunduğu söylenir.

 

Bu güzergah, eski ipek yolu güzergahıdır. Bunun için de hem ejderhanın gölünde ve hemde o gölün hemen yukarısında hazreti ali’ye atfedilen iki işaret vardır. Bunlardan biri ejder’in gölünün kenarındaki büyük kayadaki at izi diğeri de Biraz daha yukarda bir kayanın yere bakan kısmındaki düz ama ters olan kayadaki müdürdür. Dışardan gözükmez ve taşın altına girip bakmak gerekir. Fakat, şimdilerde bu izin bulunduğu kaya, yol yapımı sırasındaparçalanmış ve kaybolmuştur. Daha önce de definecilerce bir çok kez burada kazı yapıldığı ve hatta bir miktar külçe altının alındığı ve Edirne’de bu altınların yurtdışına kaçırılırken yakalandığı anlatılır.

 

Dedem yaşasaydı şimdi 105 yaşında olacaktı ama rahmetli oldu. Bir yolculuklarında yaşadıklarını anlatırken sözü bu ejderhanın gölüne getirdiydi. O zaman çocukmuş. Köyün ağaları ile bu yolculuktayken, kaybolan atları aramaya koyulmuş. Biz orada ejderha’nın var olup olmadığını, bunun bir efsane mi değil mi olduğunu merak ettiğimizi biliyordu. Ama dedem Hacı Muhammet, (hacı gadir) yalan söyleyen biri değildi. Onun için anlattıklarına itibar ederdim, şöyle diyordu;

 

“İkindi namazı zamanıydı. Biz namazı kılarken otlayan atlar kayboldu. Namaz kıldığımız sırada gözetleyemedik. Sonra hava kapalıydı. Sular olabildiğince coşkulu akıyordu. Ben, Ejderhanın gölünün kenarındaki kayalara çıkıp oradan bakayım dedim, daha geniş çevreye göz atmak için ama üzerinde bulunduğum kaya kıpırdadı. Benim kaya sandığım o şey, meğer ejderha imiş. Korkunç bir sesle kükrüyordu. Bağıracaktım ama sesim çıkmıyor, kaçacağım ama dizlerim titriyor ve adım atamıyorum. Saplanıp kaldım. Benim benzim soldu, gücüm takatim kalmadı. Bir ses verip de kurtarın beni diyemiyorum. Cemaat, aşağıda ama ben kimseye sesimi duyuramıyorum. Ejderhanın sırtındaydım. Kafasını görmedim ama sanki kafasını derenin içine sokmuş ve su mu alıyor. Sonra ne olduysa bir anda güç toplayıp, diğer kayanın üzerine atlayarak ordan uzaklaşmayı başardım. Anlattım gördüklerimi o zaman ki büyüklerime ama onlar buna pek ihtimal vermedi. Gittik baktık sonra oraya, o dev cüsseli yaratık yoktu. Ama o korkunç sesi, hala kulaklarımda her zaman çınlar”

 

Bir başka anısını da Cevizin suyu dediğimiz alanda yaşamıştı dedem, o da ejderha ile ilgiliydi. Orada da bir malları (sığırları) bayıra verdiklerini ifade ederek şunları söylüyordu; “sığırları toplamak için bir kütüğün üzerine çıkmıştım. Ama altımdaki kütük kaymaya başladı. Meğer o bir kütuk değil de topraktan çıkan bir ejderhaydı. Malları toparlayıp hemen oradan ayrıldık bir anda gök gürültüsü ve bir büyük yağmur ve tufan sel oldu, dere coştu ve ne varsa aldı silip süpürdü. O canavarda öylece sele kapıldı. Ejderhanın gözü, bir yeri görünce orada ya sel olur ya bir şey mutlaka olur”.

 

Bir başka olay da Bayburt’un Eski adıyla Ermene yeni adıyla Pamuktaş köyünde olduğu söylenir. Olayın görgü tanıkları, “Göldere’de öyle bir yağmur yağdı ki, Göldere de sel oldu. Göldere’nin sürüklediği bir canavar, öküz gibi ama boz renkli bir şeydi. Ayı olamazdı o da ejderha idi ve sel ejderhayı parçaladı götürdü. Çünkü, göldere önünde bir büyük kaya gibi suya direniyordu ama o sel, ne kadar kavak ağacı varsa hepsini söktü, o canavarı da aldı sürükledi, götürdü”

 

Babam Ali de Ejderha’nın gölü için, oradan geçerlerken Ejderha’nın gölüne kocaman taşlar attıklarını ifade ederek , “ taş atardık ve gölün dibinde bağlı olduğunu düşündüğümüz ejderhanın bağının güçlü olmasını dilerdik. Onun için taş atar, o bağın üzerine taş yığılmasını sağlardık ki oradan hiç çıkamasın” diyor ve Ejderhanın gözünün nazara yol açtığına inanıldığını söylüyor.

 

Şimdi bu hikayeyi ne kadar ciddiye alırım, o yıllar nereden bakarsanız 1914’lü yıllar. O tarihlerde şimdi ki çevresel kirlilik yok ve çevre olabildiğince de vahşi ve de bakımsız tabi. Yollar aynı şekilde. İnsan sirkülasyonu şimdiki gibi yoğun da değil ve tabiat şarları, belki farklı bir yabani hayvanı o şekilde göstermiştir. Belki de çocuk olunduğunda ve korkulu anda, korkutucu her ne ise o insana şekil olarak ta farklı gözükebilir öyle de gelebilir. Ama gölün ejderhanın gölü olmasının da bunda payı olabilir. Belki o dönemler, yollarda bıkkınlığa uğramış çocuklara bu tür hikayeler anlatılır ve onlarda bir merak uyandırılarak yola katlanmalarına katkı sunulmuş da olunabilir.

 

Hıdırlez mağarası

 

Şimdi hemen mağara deyince siz sanırım bir kapısı olan ve içine girildiğin de de karanlık dehlizleri olan bir yer algıladınız. Yok, bu mağara öyle bir mağara değil. Korkutucu hiçbir yani yok. Zaten, adından da anlaşılacağı üzere “hıdırellez” Kış mevsiminin bitip yaz mevsimine geçildiğinin adı aslında. Bu da 6 Mayıs’tır.

 

Vikipedi’deki tanım şöyle, “Hıdırellez Bayramı (Hıdrellez), Türk dünyasında kutlanan mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas’ın yer yüzünde buluştukları gün olduğu savıyla kutlanmaktadır.

 

İslam coğrafyasına bakıldığında Hıdrellez gününün yoğunlukla Türkiye’de kutlanıldığı görülmektedir.

 

Hıdırellez günü, Gregoryen takvimi (Miladi takvimi)ne göre 6 Mayıs, eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Jülyen takvimine göre 23 Nisan günü olmaktadır.

 

6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığını gösteriyor .”

 

Bizim yörede de yayla yolculuğuna çıkılan ve hanlarda yer olmadığından sığınılacak kaya altı bir yer Hıdırlez mağarası. Orada köçler, (kalabalık farklı aileler) geceleme yapıyor, hayvanlarını sağıyor ve sütü, yaktıkları ateşlerde pişirip yiyorlar. Yüklere yaslanıp uyuyor ve bir sonraki güne burada uyanıp, yola koyuluyorlar. Hıdırlez mağarasında anısı olmayan sanırım günümüzdeki kuşaktır. Bizden önceki kuşaklar da olanlar, hıdırlez mağarasında konaklamış ve belki bir çok hikayeyi burada dinlemişlerdir. O dönemler de insanlar, yazım ve yazılımın dışında daha çok söylemlerle eğitilir ve günümüzden daha fazla sesli diyaloglar geliştirirlerdi. Bunu çocukluğumuzda bizlerde yaşadık ama o günlerdeki hikayeleri bugünün kuşaklarına ulaştıramadık.

 

Bir büyük kabanın hemen altındaki Hıdırlez mağarasında yakılan ateşler, çocuklar için özellikle farklı bir ortam ve yayla yolculuğunun da en ilginç dinlenme yeri. Hayatta ev dışında kalmamış olan çocuklar değil sadece yetişkinler için de eğlenceli olabilen bir ortam orası. Düşünsenize, günboyu yol yürümüşsünüz ve akşam karanlığı çökmüş ve yarın tekrar yol yürüyeceksiniz ve siz o öyle bir ortamda bir mağarada, kayalıkların altında açık havada ateş ve o ateşte taze sağılan sığır, cameş veya koyun sütü ile akşam yemeği. Aslında çok cazip değil mi?

 

İşte o yayla yolculuklarındadır ki, büyük baş hayvanların yol boyunca yedikleri yeşillikler, sürekli kuru yemle besleniyor olmalarından bağırsaklarında bir hareket ve temizliğe yol açarken elbette yollarda sık sık dışkılarının sulu olmasına yol açar. Normalde dışkısını yapan hayvan bunu belli eder ama eğer o bağırsak temizliğine denk gelmişse onun zamanını sizde kestiremezsiniz. Bir anda boşaltır dışkısını ve siz de eğer hayvana yakınsanız sizin üzerinize de sıçrayabilir. Onun adına da yine yörede “mayısın ortası” denir. Yani hayvanın sulu dışkısının medenice adıdır “mayısın ortası”.

 

Günümüzde artık böylesine yayla yolculuklarının yerini araçlarla bir iki saatte gidilebilen yolculuklar aldı. Onun için de geçmişte, bizim çocukluk yıllarımızda yaşadığımız yayla yolculuklarını günümüzde yaşayanlar da çok azaldı. Yaşlılarımızdan dinlediğimiz yayla yolu hikayelerini ise bize yazmak düştü ama bir çok hikayeyi unuttuk bile.Ama elimden geldiği kadar o geçmişteki hikayelerden derleyebildiklerimi de elbette ki ilk fırsatta yazacağım.şimdilik kalın sağlıcakla.

 

 

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!
 

0 yorum.

Kimilerine göre “deli” onlar

Tarih 03 Eylül 2008, 07:02. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who


M. Kemal AYÇİÇEK – 1 Ağustos 2008

 

Evet, onları yolarda görenler, “deli bunlar” demiyor sadece, duyanlar da “kafayı yemiş bunlar” da diyorlar. Diyenler ve öyle düşünenlere nispet edercesine onlar, tanımadıkları, bilmedikleri, rengine, diline, ırkına, soyuna, sopuna bakmaksızın girişmişler bir insanlık yarışına. Görünür de belki “ohh ne safari” dedirtecek kadar gösterişli belki ama onca ülke ve onca yolculuk, sanırım hem iyi bir dinginliği ve de gençliği gerektirir. İşte onlarda onu yapıyorlar.Onlar dediğim, “Mongol rally 2008” grubu. İçlerinden sadece 30 kadarı aracıyla Türkiye güzergahını seçmiş ama farklı kapılardan yollarına devam ediyorlar.“gürültülü yüksek ses” verme diye bir büroşürle yola çıkmış ve tam 300 araçla girmişler yola, taaa Londra’dan başlayıp 14 bin kilometrelik bir yolculuktan sonra Moğolistan’a varacaklar. Londra’dan 19 Temmuz’da saat tam 12 de hyde Park’tan start almışlar. Kendi dillerince buna “macera başlar” diyorlar. 16 Ağustos  2008 de de onların deyimiyle Mongolia bizim deyimimizle de Moğolistan’ın başkenti  Ulaanbatar’da  finişe varacaklar. İyi de bunların “zoru ne?” diyeceksiniz. Bende onu anlamaya çalıştım, anladım da sanırım.Dünya’da en uzun ralli olma özelliğine sahip olan, “Mongol rally 2008” rallisinde  motor hacmi 500 ile  1000 cc ‘lik araçlarla katılım olabiliyor. Ralliciler,  “Moğolistan’da çocuklara  şiddet uygulanmasın” diye seslerini tüm Dünya’ya duyurmak ve o ülkede ve diğer ülkelerde ezilen ve zulüm gören çocuklara saygılı olunmasını amaçlıyorlar. Bu organizasyonu “Christina Noble Foundation children’s” vakfı yapıyor.

Tabiî ki de ralliler, normal insanlar için bir “delilik” ama adrenalinde sınır tanımayanlar, maceracı ruhlara sahip insanlar bir de gençlerse ve de Üniversiteler de de sadece derslerle değil de Dünya’daki tüm sorunlarla ilgililerse atlayıp araçlarına çıkıyorlar 14 bin kilometrelik macera rallisine girişiyorlar.Ralliye Londra’dan başlamışlar ama amaç seslerini duyurmak ya  önce İspanya’da  Madrid,  İtalya’da Milano,Almanya, Çekoslavakya, Slovakya, Romanya, Bulgaristan ve Türkiye’ye geliyorlar gruplar halinde. Üzerlerinde çeşitli web siteleri adresler, flama ve bayraklarla zaman zaman otellerde ve çoğunlukla da çadırlarda konaklayarak yol alıyorlar kendilerince. Yukarda da sözünü etmiştim tam 300 tane araç bunlari kendi kafalarına göre gidecekleri güzergahları belirlemişler. Türkiye’den geçen grupta İngiliz gençler ağırlıktalardı. Bir kısmı karayoluyla Erzurum- Ağrı üzerinden  Doğubeyazıt’tan  İran’a geçerken, kimileri Silopi’den Irak’a ve oradan İran güzergahını seçerken, kimileri de İstanbul, İzmit, Sakarya, Düzce, Bolu, Çankırı, Kastamonu, Samsun, Ordu, Giresun ve Trabzon üzerinden de feribotla Rusya Federasyonu’nun Sochi kentine oradan da Türkmenistan, Kazakistan ve Moğolistan’a ulaşmış olacaklar.

 Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, yani 3 araçlı bu grup, Trabzon’da iki gün kaldılar. Onlarla hem bu gezilerini ve hem de Türkiye’nin AB yolculuğuna nasıl baktıklarını. Tabi onlar, İngiliz vatandaşları olduklarından Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yer alması gerektiğini düşünenlerden. Zaten onun için de Türkiye güzergahını seçmişler, halkı daha yakından tanımak ve görmek için. Türkiye’den çıkarlarken, elbette beyinlerinde İstanbul iz bırakmış bir de giderayak Trabzon.

 Bol bol çay içtik, yabancı dil olmamasına rağmen her biriyle de çok iyi anlaştık. Will Mcgeehin Balık burcundan yol arkadaşı Jules Wayne ikizler, James Cook koç burcundan Graham Campbell kova, Rory Naylon Başak burcundan Alex Nimmo Boğa burcu’ndandı. Bu ikili seçim, Üniversite arkadaşlıklarından geliyor ve elbette birbirleriyle de iyi anlaşıyorlar. Ama Will Mcgeehin ile Jules Wayne, burclarının ters oldugu iki arkadaş.Bu birliktelikte idare edici Will. Neden bu burçlara girdim, nasıl anlaşabildiğimizi ifade edebilmek için.

 Astroloji’ye 6 sı da inanıyor ve burçların insanlar üzerindeki rolünü de önemsiyorlar. Ama insanlığa hizmet adına tüm burçların yapabileceği etkinlikler vardır. Bunlar, yukarda saydığım isimler, dikkat edilirse kendi başına bağımsız hareket etme özgürlüğüne sahip burçların insanları. Kafalarına estiği gibi harekette bir beis görmeyen tipler. Balık, burc olarak pek onlardan gözükmese de onunda yıldızı Jüpiter olunca Will, yıldızının sesiyle bu etkinlikte yer alıyor.

Şimdi bizler, sadece kendi toplumumuz içinde çok hareket etmeden çevreyi veya Dünya’yı tanımadan dar alanda kalarak, ömrümüzü doldururken yabancıların Dünya’nın her yanını fellik fellik dolaşıyor olmalarından hiçbir şey çıkarıp da kendimizle kıyaslamayacak mıyız?

İngilizler,  veya Avrupalılar elbette Moğolistan’a sırf o ülkede çocuklara şiddet uygulanıyor diye 14 bin kilometre yol kat etmeyi göze alıp yollara düşerken, bizler her hangi bir zulüm için için veya insan hakkı ihlali için ne kadar kımıldayabiliyoruz? 

 

İngiliz gençler, ellerinde gidecekleri ülkelerin  halklarına ters düşmemek, gelenek ve göreneklerinden haberdar olmak ve gittikleri ülkelerdeki sisteme ayak uydurabilmek ve uyumlu olabilmek üzere eğitilmişler ama bir de yanlarına hazırlanmış katalog almışlar. 11 Euro fiyatı ama bir  güncel ansiklopedi gibi özenle hazırlanmış. Hangi ülkede içkinin hangi oranda içilebilirliğine varıncaya kadar ve elbette kentlerin planlarına varıncaya kadar haritalarle destekli bir güzel katalog.

 

Bizim ülkemizde bu katalogda yer alıyor tabi ama bizde böyle bir yayın yok maalesef. Kendi ülkemizde belki iller bazında vardır ama yeterli çalışmalar olmuyor veya herkesin ulaşabileceği yerlerde bulunmuyor. Eksiğimiz var, yayınlar konusunda da insanlığa duyarlık konusunda da açığımız var. Bunu tamamlamak ve bu gençleri örnek almak elbette bizim gençlerimize de düşüyor.

Bu İngiliz gençler  Will Mcgeehin, James Cook, Alex Nimmo, Rory Naylon, Graham Campbell ve Jules Wayne, anne ve babalarının bu olaya bakışlarını sordum, gülüştüler önce sonra da ayaklarıyla bir tekme atar gibi yapıp, “bizi kapı dışarı ettiler, defolun gidin, yeter ki kaybolun” diye sevindiler diyorlar. Biz de bunun tam tersi, bir sahiplenme, çocuk 60 yaşına da gitse baba varsa o ne derse o olacak mantığı. Oysa çağ değişmiş, şimdi günceli görebilme, algılama ve çağa uyum sağlama noktasında insanlık ama bunu farkına varamıyoruz.

 

Ha o kataloğu imzalayarak onu bana verdiler. Ellerindeki tek katalogdu. Almak istemedim ama ısrar ettiler ve bıraktılar. Faceebook’ta adresleri var, oraya kaydettiler ve bloglar da  ve web sitelerinde Türkiye’yi ve Trabzon’u kayda geçtiler.Rusya’ya giden türk işöilerinden bağlama dinledi, ellerindeki mozika aleti ile nota çalıştı ve kitap okudu zamanı öyle değerlendirdiler. Trabzon’da iki gece konakladılar. Emniyet Müdürlüğü  Deniz Şube önünde bulunan  Gümrük parkına çadır kurdular, memnun oldular. Trabzon’u  beğendiler ve şimdi İngiltere’de  6 tane Türkiye’nin ve tabiî ki Trabzon’un ve Trabzonspor’un  Üniversite mezunu fahri elçileri  olarak Trabzon’dan ve

Türkiye’den ayrıldılar.(yazı ve fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK- www.karadenizolay.com)
 

0 yorum.

Yayla yolları

Tarih 03 Eylül 2008, 07:01. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who


Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz

Yayla yollarıM. Kemal AYÇİÇEK – 28 Temmuz 2008

Kimi küresel ısınmaya verse de Karadeniz Bölgesi’nde var olan aşırı nem yüzünden zaten insan çalışmadan da terler. Denize girseniz de faydası olmaz, denizden çıktığınız anda giysileriniz yapış yapış olur ve bunalırsınız.Nefes almakta zorlanırsınız yaz mevsiminde. Bunun için bir çok kemençe türküsünde “benim ilacım yayla” diye feveranlar bile vardır. Hal böyle olunca da hafta sonu gelince aracına binen tutar yayla yolunu. Ama bu sadece gezmeyi bilenler için böyledir. Kimileri de hava ne kadar rutubetli olursa olsun, yaylalara gitmeyi ya akıl edemez veya buna fırsatı olmaz veya imkanı da denebilir.

Normalde araçların olmadığı dönemlerde 2 veya 3 gün yürüyüşle gidilebilen yollar, şimdiler de hem yolların bakım ve onarımının daha sık yapılıyor olması, son model araçlarla bile yaylalara günübirlik çıkıp inme fırsatını veriyor. Bu nedenle olacak sadece yaylalarda kalanların değil sahillerden de yayla şenliklerine akın ediliyor.Araklı’da Balahor yaylası şenliğini Araklılı “çebiler şenliği”ne dönüştürseler de aracını alan çıkmış bu şenliklere. Araklı ile Balahor yaylası arasındaki zaman zaman çiselerle ıslanmış yolda, kimi zaman da toz bulutları oluşturarak hınca hınç dolmuş araçlarla Karadeniz insanı yayla şenliklerine taşınıyor.

 

Kimilerine göre kamyonların üzerinde veya kamyonetlerin üzerinde seyahat edilmesi sakıncalı ve tehlikeli bulunsa da bu görüntüler yayla yollarında pek de yadırganmaz. Çünkü, geçmişte de zaten bu kültür, araçların yeni yeni yollara girdiği dönemlerde de kamyonlar köç taşırken aynen bugünkü gibi her yanından salkım saçak insanlar sarkarak yaylalara ulaşım sağlardı. Hem günümüz de yaylalara öylesine talep oluyor ki, insanlar binecek araç sıkıntısı bile yaşayabiliyor. Bu nedenle de kamyon kasalarından sarkan insanlar, genellikle kendine son derece güvenen gençlerden oluşuyor.Araçların içinde olanlar belki şarkı veya türküyü sadece otolardaki cihazlardan dinleyerek yolculuklarının tadını çıkarırken araçların üzerindekiler, şarkı veya türküleri kendileri çağırır üstelik çevrenin rahatsızlığı gibi bir tepkiyle de karşılaşmadan belki sevdalarını dillendirir, coşkularını dağlarda yaşar, bundan mutluluk elde ederler. Belki de bir sevdiği var ve sevdiğine olan aşkını bu yayla yolarlında ilk kez dünyaya haykırır gençler. “yayla yolları taşli , geliyor güzel başli, ne oldi sana yavrim, dayman gözlerun yaşlı” vs. gibi.Düşünsenize kentlerde yaşayan ama içinden geldiği gibi bağırıp yüksek sesle şarkı söylemek isteyen insanların böyle bir özgürlüğü var mı? Bunu yaparsanız çevre tepkisi anında sizi bastırır, içinize ittirir ve de susarsınız. Deşarj olmak isteseniz de buna imkan bulamazsınız ama ya yayla yolları.. İşte yayla yolları tamda bu boşalımın veya ses tellerini açmanın veya belki horonlara yolda hazırlığın bir ön antremanı sayılır.

 

Yayla yolları bu anlamda özgürce sizi kucaklar ve sesinizin güzelliğine bakılmaksızın da söylediğiniz şarkı da türkü de yollar boyunca yerini bulur. Yanınızda varsa birileri, zaten sizinle ya birlikte şarkıya eşlik eder veya siz bitirince o başlar söyleme, bu bir ahenk içinde yolculuğunuzun sonuna varıncaya kadar sürer tabi sesiniz kısılmazsa.

 

Aracı kulanan her kim olursa olsun zaten yayla yollarında yavaşca yol alır ve üzerinde taşıdığı insanların sorumluluğunun bilincindedir. Ama tüm bunlara rağmez zaman zaman olumsuzluklar olmaz değil elbette kazalar olabilir ve bunlarda da aracın üzerinde ya da içinde olunmasının tehlike boyutu olarak birbirinden pek farkı olmaz hatta böyle yollarda araçlar zaten ağır seyrettiği için aracın üzerinde bulunanlar her hangi bir tehlike anında da kendilerini rahatlıkla kurtarabilirler. Bunları yazarken bir özendirme değil ama bu tarz görüntüleri yadırgayanların olaya farklı şekilde bakabilmesini sağlamak için anlatıyorum. Bunları biz yaşadık, yaşıyoruz. Ama bu tarz yolculuklar, aşırı süratlerin yapıldığı devlet karayollarında elbette mazur görülemez. Ama Yayla yollarımız bu tarz seyahatlere yer yer izin verir.Fotoğrafları, yapım çalışmaları yıllardır devam eden ve ne hikmetse bir türlü de bitirilemeyen Araklı-Bayburt yolunda salmankas dağının iniş ve çıkışında, Hacıveli ve Balahor yaylası ve Esertaş’ta çektim. Yayla yollarının nasıl şenlendiğini sanırım fotoğraflar zaten anlatıyor onun için de bir şeyler söylemeye gerek kalmıyor. İsterseniz siz de bu insanlar gibi yayla yollarında toz bulutları arasında yolculuk yapabilir ve yaşadığınızın farkına varabilirsiniz..

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

0 yorum.

Su ve Enerji Artvin’de tartışılacak

Tarih 03 Eylül 2008, 06:59. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur


Dünya gündemini meşgul ederken geleceğin enerji kaynağı olarak ön plana çıkan su, Artvin Valiliği ile Ticaret ve Sanayi Odası’nın ev sahipliğin de Türkiye’nin önde gelen su uzmanlarınca Artvin’de tartışılacak

M. Kemal AYÇİÇEK

 www.karadenizolay.com(Özel)- Küresel Isınma, Dünya gündemini meşgul ederken geleceğin enerji kaynağı olarak ön plana çıkan su, Artvin Valiliği ile Ticaret ve Sanayi Odası’nın ev sahipliğin de Türkiye’nin önde gelen su uzmanlarınca 25-26 Eylül 2008 tarihinde Artvin’de tartışılacak. Sloganı “Su Hayat, Enerji ise Medeniyettir” olan Konferans için tüm hazırlıklar tamamlandı. Bu kapsamda afiş ve broşürler bastırıldı.

 

20. yüzyıl boyunca dünya üzerinde mücadeleler sanayi hammaddeleri için yapılırken, içerisinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bu rekabet enerji ve su kaynakları üzerine yoğunlaşmaktadır. Gün geçtikçe daha büyük bir sorun haline gelen su ve enerji teminindeki problemler, azalan su ve enerji kaynakları, günümüzde konunun önemini daha da arttırmaktadır.

Bu çerçevede 2009 yılında İstanbul’da düzenlenecek olan 5. Dünya Su Formu’na altlık oluşturmak üzere Bölgemizde Bölge Müdürlükleri ile Üniversiteler, Meslek Kuruluşları ve Sivil Toplum Örgütlerinin katılımları ile “Su ve Enerji” ana temasıyla düzenlenen konferans 25-26 Eylül 2008 tarihleri arasında Artvin’de gerçekleştiriliyor.  Konferansta tartışılacak konu başlıkları şunlar;

“Hidroloji”,“Su Kaynakları Yönetimi”,“Sediment Taşınımı” ,“Coğrafi Bilgi Sistemleri” ,“Havza Modelleme” ,“Sınır Aşan Sular” ,“Enerji Politikaları” ,“Su Politikaları” ,“Enerjide Yatırım Modelleri” ,“Barajlar ve Hidroelektrik Santraller” ,“Nehir Tipi Santraller” ,“Baraj Güvenliği” ,“Enerji Güvenliği” ,“Enerji Kaynakları” ,“Ekolojik Değişim” ,“Suni Göl Taşımacılığı ve Balıkçılık” , “İklim Değişikliği ve Sürdürülebilir Kalkınma”

“Su Hayat, Enerji ise Medeniyettir.” Konfransı Danışma Kurulu’nda,

Çevre ve orman bakanlığı müsteşarı Prof. Dr. Zuhuri SARIKAYA , Çevre ve Orman Bakanlığı Müsteşar yardımcısı. Mustafa ELDEMİR , DSİ eski genel müdürü Prof. Dr. Doğan ALTINBİLEK, Marmara Üniversitesi Mühendislik fakültesi’nden . Prof. Dr. Ahmet Mete SAATCİ ,İTÜ İnşaat fakültesi’ndenProf. Dr. Necati AĞIRALİOĞLU, İTÜ Çevre Mühendisliği’nden Prof. Dr. İzzet ÖZTÜRK , Baraj Güvenliği Derneği Başkanı Prof. Dr. Hasan Tosun ,Çevre ve Orman bakanı Danışmanı Yrd. Doc. Dr. Ebubekir YÜKSEL, İstanbul Büyükşehir Başkan Danışmanı Selami OĞUZ , DSI Genel Müdür Teknik Danışmanı Özcan DALKIR , Enerji Tabi Kaynaklar Bakanlığı Daire Başkanı. Handan Zeynep DÖNMEZ  

Düzenleme kurulu’nda;

DSİ Genel müd.. (Onursal Başkan) Haydar KOÇAKER ,Artvin vali yardımcısıIAhmet KARAKAYA ,DSİ 26. bölge müdürü Sezai SUCU ,Artvin Orman Bölge Müdürü Mustafa MEYDAN ,DSİ ETÜD PLAN DAİRESİ BAŞKANI İsmail GÜNEŞ, DSİ Barajlar ve HES dairesi Başkanı Vahit BAYGÜNEŞ ,DSİ TAKK Dairesi Başkanı Rahmi SENCER ÇELİK , Artvin Ticaret ve Sanayi OdasıBaşkanı Kurtul ÖZEL, DSİ Dış İlişkiler Müşaviri Adem Avni ÜNAL, DSİ 26. Bölge Mdr. Yard. Halil ŞİMŞEK , DSİ Uluslararası Hidr.Fa.Şb.Md. Hamza ÖZGÜLER , DSİ 26. Bölge Müd. Bil. Müh. Ahmet ARSLAN , DSİ 26. Bölge Müd. İnş. Müh. Talha DİNÇ , DSİ 26. Bölge Müd. Or. Yük. Müh. Mine ÖZKAN  Konferans Bilim Kurulu’nda şu isimler dikkat çekiyor;

 Prof. Dr. Necati AĞIRALİOĞLU İTÜ İNŞAAT FAKÜLTESİ , Prof. Dr. İlhan AVCI İTÜ İNŞAAT FAKÜLTESİ , Prof. Dr. Orhan BAYKAN PAMUKKALE ÜNV. İNŞAAT MÜH., Prof. Dr. Adem BAŞTÜRK YILDIZ TEKNİK ÜNV., Prof. Dr. Mehmet BERKÜN KTÜ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ , Prof. Dr. Ahmet DEMİR YILDIZ TEKNİK ÜNV. , Prof. Dr. Mustafa GÖĞÜŞ ODTÜ MÜHENDİSLİK FAK., Prof. Dr. Emin KARAHAN İTÜ İNŞAAT FAKÜLTESİ ,Prof. Dr. Mehmet KARPUZCU GEBZE YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜNİ. , Prof. Dr. Mehmet KARPUZCU GEBZE YÜKSEK TEKNOLOJİ ÜNİ., Prof. Dr. Cumali KINACI İTÜ ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ , Prof. Dr. Halil ÖNDER ODTÜ MÜHENDİSLİK FAK., Prof. Dr. Hızır ÖNSOY KTÜ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ , Prof. Dr. İzzet ÖZTÜRK İTÜ ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ , Prof. Dr. Mustafa ÖZTÜRK HATAY MİLLETVEKİLİ , Prof. Dr. Ahmet Mete SAATÇİ MARMARA ÜNV. İNŞAAT FAKÜLTESİ , Prof. Dr. Lütfü SALTABAŞ SAKARYA ÜNİVERSİTESİ , Prof. Dr. Nusret ŞEKERDAĞ FIRAT ÜNİVERSİTESİ , Prof Dr. Ali Ünal ŞORMAN ODTÜ MÜHENDİSLİK FAK., Prof. Dr. Hasan TOSUNBARAJ GÜVENLİĞİ DERNEĞİ , Prof. Dr. Ahmet TUNA FIRAT ÜNİVERSİTESİ , Prof. Dr. Ayhan ÜNLÜ FIRAT ÜNİVERSİTESİ , Prof. Dr. Recep YURTALÇUKUROVA ÜNV. MÜH. FAK., Prof. Dr. Ömer YÜKSEK KTÜ MÜHENDİSLİK FAKÜLTESİ , Doç. Dr. Ahmet BAYLAR FIRAT ÜNİVERSİTESİ MÜH. FAKÜLTESİ , Doç. Dr. M. Emin EMİROĞLU FIRAT ÜNİVERSİTESİ MÜH. FAKÜLTESİ , Doç. Dr. Ramazan SEVER ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ SBF.,Yrd. Doç Dr. Reşat ACAR ATATÜRK ÜNİVERSİTESİ MÜH. FAK., Yrd. Doç. Dr. İbrahim CAN ATATÜRK ÜNİVERİSTESİ MÜH. FAK., Yrd. Doç. Dr. C. Melek K. ALHAN İSTANBUL ÜNV. İNŞ. FAK. , Dr. Martin WIELAND POYRY ENERGY LTD. , Dr. Helmut KECK VATECH HYDRO , İlker AKAR NTF İNŞAAT VE TİC. LTD.ŞTİ , Adil AKYATAN DOLSAR MÜHENDİSLİK LTD. ŞTİ. , Seyfettin AYDIN TEMELSU ULUSLARARASI MÜH. HİZ. A.Ş.,Füsun DERTLİDEMİR DOĞUŞ İNŞAAT VE TİCARET A.Ş. ,Gökdal OKAY YOLSU MÜHENDİSLİK HİZMETLERİ ,Muzaffer ÖZDEMİR ERG İNŞAAT TİCARET VE SANAYİ A.Ş. ,Hamit ÖZARSLAN YÜKSEL İNŞAAT A.Ş. ,Bronimir STANCHEV STUCKY LTD. , Valeriy VARENİK TECHNOSTROYEXPORT.

Su ve Enerji Konferansı (25-26 Eylül 2008, Artvin)

Not: İsimler akademik ünvanlar dikkate alınarak soyadlar alfebetik sıralanmıştır

0 yorum.

Karadeniz’i gezmek Lazım

Tarih 03 Eylül 2008, 06:56. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who

Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım.

M. Kemal AYÇİÇEK 

(www.karadenizolay.com)

Zaman zaman “ Bölge Misyonerliği” yaparım. Yine birarkadaşım vesile oldu da bölgemizde şöyle beş günlük aralıksız bir gezi fırsatı buldum. Sağ olsun, misafirim de ilk kez  Karadeniz’e geldiği için de ne var ne yok, akla esen her yerde bol bol fotoğraf  çekip, ilk kez belki de arşiv de sayılabilecek düzeyde done elde ettik.
(Çimçirli köprüsü)
Bölgemiz yaz- kış demeden de gezilmeye ve görülmeye değermiş, bunu yeniden anladım. Her vadide ayrı bir güzellikle karşılaştık. Elbette bu güzellikleri zamanla sitemizde değerlendireceğiz. Nereye gidersem gideyim, sizlerle hep güzellikleri paylaşmayı kendime gaye edindim, zaten bu sitede onun için oluştu. “Bölge misyonerliği”nden kastımda buydu zaten. Antalya’ya da gitsem orada tanıdıklarımı mutlaka Karadeniz’in bakirliğinin elden gitmeden mutlaka gezilmesine onları ikna etmeye çalışırım. Sadece bizim gezip ve görmemiz veya anlatımımızla bu bölgenin insan doğası için ne kadar anlamlı olduğunu elbette ispat edemeyiz!
(Rize)
İzliyorum, Türkiye gündeminden uzaklaşmış değilim ama bu ülkede gerçekten çok boş gündemler yaratıldığının yakın tanıklarından olarak bazılarına gülüyorum, değmez diye yorum bile yapmıyorum. Türkiye’yi azıcık gezen gören veya düşünen ve gerçekten ülkesini seven , önemseyen  herkes mutlaka bir çok sözde gündem maddelerine bakarak zaten gülüp geçiyordur! Yani “Şemdinli iddianamesi” nden tutun, Merkez Bankası Başkanının asaleten-vekaleten atanmasına, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan hakkındaki üçüncü gensoru’dan, Nevruz kutlamalarına, Edirne’nin komşu Bulgaristan’ın barajlardan fazla su verip de sular altında kalmasına kadar bir çok konuda istediğini yaz-çiz değişmez bunlar, her şey suyun yolunda akışı gibi hayatı törpülemek adına gündem olur durur. Onun için ben  gezdiğim yerlerde yiyip içtiklerimi yeğledim yazmak için. Aslında “yediğin içtiğin senin olsun gördüklerini anlat” dense de yok, ben bizim de içilecek çok güzel sularımız olduğunu anlatmalıyım.
Trabzon'un Çaykara ilçesi'ndeki Maraşlı Osmanefendi'nin türbesi
Rize’nin İkizdere ilçesine çıkarken Çimşirli diye bir köy var mesela, hemen karayolunun kenarında aracınızı bırakıp, bir ahşap asma köprüden sallanarak karşıya geçilebilen yerde kocaman kayanın tam ortasından akan madensuyu, gidilmeye değer doğrusu.Trabzon’dan yola çıkıldığında ilk akla gelen elbette Uzungöl oluyor. Orada eskisi kadar olmasa  da yine de görülmeye değer doğa, insanların çarpık yapılaşmayla bozmaya çalıştıkları güzellikleri size sunuyor. Siz,yapılara değil salt doğaya kilitlenip giderseniz, mevsime bakılmaksızın Uzungöl’ün ruhunuza hitap edişine tanıklık edersiniz.  Üzüngöl’e akan Haldızan deresi üzerinde DSİ’nin yaptığı setlerin şelaleye dönüşmüş halinden tutunuz, Demirkapı’ya varıncaya kadar, hatta oradan da yukarılara gidebildiğiniz kadar gidin her adımda ayrı bir mutlu nefes almak elbette hakkımızdı dersiniz.

Uzungöl’den inerken Çaykara’nın içinden yukarıya doğru Maraşlı köyüne çıkarsanız orada kitabesinde “Of’a imanı İslam’ı getirdi, Kemalin menbaı Maraşlı Osman, Ne kutsi kudrete malikti hayret, boyun eğmiş idi bir görmede ruhban, dokuzyüzaltmışidi hicri yıllar, O’nu rahmetlere garketti rahman” Maraşlı Saçaklızade  Hacı Osman Efendi türbesini görürsünüz. Of’u Rize yönüne geçip Kavaklı camiinin yanında da, yol yapımı sırasında kaldırılmak istenen mezarını kaldırtmadığı, yoldan bilerek müzik dinleyerek geçen araçların başına felaketlerin geldiği anlatılan Maraşlı Hacı Hasan Efendi’nin( Hacı Osman Efendinin kardeşi) Türbesini görürsünüz.(Tabi görmek isteyenler için bunları  yazıyorum, isteyen görmeye de bilir) Oradan İyidere köprüsünü geçip sağa dönünce de İkizdere’ye oradan da Cimil deresi boyunca 5 kilometre çıkarsanız karşınıza harika bir kaplıca çıkar. Doğa kaplıcası bu.. Çevresi yemyeşil çam ormanlarıyla çevrili üzeri açık ve dilerseniz kar yağışı altında bile girebildiğiniz kaplıca. Adı henüz konmamış belki ama önümüzdeki yıllarda Ayder’i  gölgede bırakacağı kesin. Şimdilik 250 yataklı bir tesis ve ayrıca devre mülk tarzı tesis inşaatları hızla sürüyor.

Ayder, belki hiç beklemediğimiz kadar ıssızdı bu mevsimde. Sadece dağcı ve kayakçılar için 3 tesis açıktı. Ama kaplıca pek sakindi. Çirkin yapılaşma Ayder’deki doğal ortamın tadını kaçırmış ama yinede duyarlı insanlarının gayretlerine tanık oluyorsunuz.

(Rize’nin İkizdere ilçesi ılıca koyündeki kaplıca. şimdi burada 250 yataklı tesis yapıldı) 
Aslında Karadeniz’de her vadinin ayrı bir güzel yanı var. Öyle ki önceki yıllarda yöre halkı, birbirleriyle tanışırken sadece “hangi deredensin” diye sorar ve gerisini merak etmezdi. O derenin adı verilince de “tanınma” olayı gerçekleşirdi. Şimdiler de bakmayın ilçelerin beldelerin ve köylerin  ayrıntılarıyla sorulmasına, çünkü dereler arasında ki kültür farklılıkları aynı dere boyunda yaşanmıyordu. Her dere ayrı bir vadi ve bir vadinin insanı bir diğer vadiye pek girmiyor ve tanımıyordu. Sadece hafta günlerinde şehirdeki “çarşı” ve Pazar yerlerindeki karşılaşmalar ve tanışıklıklar sırasındaki sohbetler de (dereler) vadiler arası iletişim ve haberleşme olabiliyordu.

Yapraklar olmadığı için ormanlarda dikkat çekecek düzeyde yüksek  köknar ağaçlarına özenle yerleştirilmiş karakovanları görüyorsunuz. Ayılardan korumak için ağaç tepelerine yerleştirilmiş kovanlar, Ayder yöresinin  meşhur karakovan balı olarak yöreye gelenlere pazarlanıyor. Sadece isim yapmış yerleri anlatmak elbette yeterli değil ama beş günlük bir gezinin anlatımı da elbette buraya sığmaz. Rize’ nin  Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Artvin’in Arhavi, Hopa ilçelerini geçip, Sarp sınır kapısına vardığınızda bir sorunun varlığını  kilometrelerce uzamış Tır  ve kamyon kuyruklarından anlıyorsunuz. Sadece araçlar da değil yaya olarak ülkemize gelmiş Gürcüleri yağmur altında bekleşirken görüyor ve koskoca sınır kapısında bir bekleme salonu bile bulunmayışını yadırgıyorsunuz!  

Bu mevsim de yoğun sis olmasına rağmen Cankurtaran geçidini aşıp, Artvin’e doğru yol alırken Borçka’dan itibaren arı gibi çalışan iş makinelerinin geceli gündüzlü çalışmasından Barajlar bölgesine geldiğinizi anlıyorsunuz. Devasa tüneler ve viyadüklerle yol altyapısını ve Çoruh vadisini izleyerek Artvin’e çıkıyorsunuz. Aslında Artvin, Kafkasör boğa güreşlerinin de yapıldığı 28 Haziran panayırıyla dikkat çeken bir ilimiz ama Baraj inşaatları Artvin’i diriltmişe benziyor. Hani o geçmiş yıllarda vitrinlerinde bezginlikleri fark edilen şehir esnafı, şimdi tabelalarından vitrinlerine hatta sebze ve meyvelerin tezgahlara dizilişine kadar her şeyde gelecek vaad eden ve moral veren bir  çehre değişikliğine gitmiş, dükkanlardan dışarı yansıyan bilgisayar ekranlarındaki barışıklıklarını adeta sergiler hale gelmiş.

(Trabzon’da Hıdırnebi’den bir bakış)

Diğer bölgelerde hep  parayla su alınıp içilebilir ama Doğu  Karadeniz’de sanki hep insanların canının su istediği yol boylarında hep çeşmeler vardır. Bu çeşmelerden herhangi bir kaygıya kapılmadan rahatça suyu hem de bol kepçeden içebilirsiniz. Köprü, yol ve su bölgenin en temel “hayır”larından olduğu için, salt devletten değil vatandaşlar, bu alanlar da kendilerinden de birer hatıra bırakmışlardır. Bırakılan bu anlamdaki eserler için de  beklentileri sadece “Allah razı olsun”dur.

Artvin’den 110 kilometrelik Yusufeli ilçesine giderken, Deriner Baraj inşaatı nedeniyle dağlara yapılmış yeni yol, geceleri biraz tedirgin edici olsa da gündüzleri seyrine doyulmayan manzaralar sunuyor. Eski Çoruh vadisi boyunca uzanan yoldan çok daha heyecanlı ve seyirli hale gelmesi, herhalde baraj inşaatlarına karşı gelenlere de iyi birer cevap olmuştur. “Nerde hareket orada bereket” sözünün boşa denmediğini kanıtlarcasına moral var yol boyundaki tüm insanlarda. Yusufeli’ne varmadan ana yol üzerinde herhangi bir yerde durun ve gidin kavurma yiyin, hem de gözünüz kapalı olsun, yarı vejeteryan olarak ben bile bayıldım oradaki etin lezzetine, insanının ikramına, alçak gönüllülüğüne..Yusufeli Barajı için ilçede kimileri olayın olumsuz yönlerini anlatsa da ilçenin farklı bir yere nakline, sağduyulu Yusufelililer olumlu bakıyor. Belki de konuştuğumuz insanlar arasında muhaliflerden olan yoktu ya da biz rastlamadık. Yusufeli şirin bir ilçe evet ama Devlet menfaatleri için Yusufeli halkının kendi geçmişi ile bağını koparma pahasına daha planlı bir şehrin kendileri açısından daha yararlı olacağını görmüş gibiler. Hele bir vatandaş, “İlçenin kalkmasına , şuanda burada tuzukuru olanlar karşı çıkıyor ama halkın çoğunluğu baraj yapımından yana” diye özetliyor durumu!
Artvin'in Yusufeli ileçesi, şimdi baraj yapımı nedeniyle yeni yerine taşınacak
Evet, Artvin’de barajlar inşaatları hayata büyük canlılık getirmiş, aslında Artvin’in insanları da bunu çok uzun yıllar öncesi hak etmişlerdi. Çok çileli yaşam şartlarına sahiplerdi, zor koşullar da eğitim ve öğrenime asılmış insanları, şimdi belki de bunun meyvesini topluyorlardır. Hele o karayollarında araç sürmek belki de ipteki cambazlık gibi bir şeydi, o yüzden di Çoruh nehri bir çok canı aldı götürdü yaban ellerine, günler alırdı  karaya vurmuş cesetlerin Gürcistan’dan Türkiye’ye getirilmesi. Onun içindi Türkiye’nin en iyi şöförlerinin Artvin’den çıkması, boşuna değildi yani.

Ardanuç’ta Artvin’in şirin ilçelerinden bir yer. Çoruh nehri boyunca sık sık görülen çöpsel atıkların nehir çevresindeki fundalıklara takılıp kalması, çevre duyarlılığı konusunda yeterli dikkatin gösterilmediğini anlatıyor. Ancak, ilçesinden çıkmayan insanlar elbette çöplerin çok çirkin görüntülerinden haberdar olmaları mümkün olmuyor. Ardanuç’a girmeden sizi belediyenin girişini düzenlediği “cehennem deresi kanyonu”, karşılıyor. Kanyonda zamanınız varsa bir gün bile geçirebilirsiniz. Sonra ilçeye geçiyorsunuz. Burası belki Artvin’in sahil ilçelerinden sonraki en şirin ilçesi.  Kirazı ve vişnesiyle meşhur Ardanuç. Yol boyunca yavrulamış koyun sürülerine en fazla burada tanık olduk.

Gezi için elbette “özgür” olmalısınız! Eşiniz ve çocuklarınızla önceden pazarlık yapın ve yol boyunca siz nerede ve nasıl isterseniz mola vereceğinizi, resim çekeceğinizi, su içip belki bitki türlerini inceleyeceğinizi söyleyin! Sonra yol boyunca bu konular da anlaşmazlıklar yaşamayın.  Eğer, yol boyunca sık sık durmaktan ve oluklardan su içmekten nefret eden yakınlarınız varsa asla onlarla çıkmayın yolculuğa! En iyisi kafanıza uygun bir arkadaşınız olsun yeter! Adına “tatil” değil “gezi” diyin yolculuğunuzun ve ona uygun yol alın. Yoksa gezinin bir anlamı olmaz. Cep telefonlarınızı bile kapatın hatta, çünkü çoğu yerde zaten şebeke sorunu yaşıyorsunuz!

Geri dönerken Çayelini geçince Gündoğdu’ya gelmeden hemen yolun sağında deniz kenarındaki “Karabayram balık lokantası”nda mutlaka balık yiyin. Deniz ürünlerinin gerçekten bu kadar leziz olabileceği bir başka lokanta bulmak gerçekten zordur bölgede! Üstelik sadece balıkta değil mesela Karalahanayı bile burada yerseniz ne kadar haklı olduğumuza sizde katılırsınız. Öyle ki ben bile ilk kez “havyar”lı karalahanayı işte burada yiyebildim.

Rize’de Liman lokantası “bol kepçe” denen olayı yaşıyorsunuz burada, az yemek istediğiniz de bile neredeyse adam dövecek gibiler! Öylesine iddialı ve öylesine sade ve içten bir lokanta. Hem de yemekler sudan ucuz denecek kadar uygun fiyatlarda. Hem karnınız doyuyor hemde gönlünüz Rize mutfağını burada bulunca rahatlıyor. İşin ehli bir patron ve çocukları ve çalışanlarıyla örnek gösterilebilecek bir mekan, ana yola yakın ve merkezde bir yer. Sonra da çıkın Ziraatte bir demlik çay yaptırıp için..Havanın yağışlı olmasına aldırmayın çünkü orası yaz-kış açık ve gerçekten Rize’de olduğunuzu size hissettiriyor.
Karadeniz Bölgesi'ndeki ilk kanyon Ardanuç'ta
Trabzon’a dönerken Çamburnu’nda yorgunluk çayı içebilirsiniz, deniz manzaralı. Oradan da Zigana tatil köyüne çıkıp ahşap konaklarda geceleyebilir ve çam ve doğayla iç içe bir müthiş uyku çekebilirsiniz. Zigana’da da et ve sütlaç yemeyi ihmal etmezseniz iyi olur. Oradan dilerseniz bizim gibi “şans” dileğinde bulunup Karaca mağarasına gidebilirsiniz. Aslında aşağıda karayolu kenarındaki tabelada 15 Nisan 15 Kasım arası açıktır diyordu ama biz kapalı da olsa bir çıkalım dedik ama o gün Gümüşhane valisinin misafirleri varmış ve onun için açmışlar mağarayi. 20 Mart’ta Karaca Mağarasını gezmek çok güzeldi. Sonra aynı yol güzergahındaki İmera Manastırı da gidilmeye değer bir yerdi.Trabzon-Gümüşhane karayolundan 17 kilometre mesafe de bir yer. Olucak köyünde bu manastır.  Biz yaya çıktık gerçi ama şimdi oraya da karayolu yapılmış. Oldukça seyirli ve farklı bir doğa manzarası var. Gerçi yol da biraz ralliciler gibi çamur oldu aracımız ama buna değerdi doğrusu, harika bir geziydi.

Keşke aracı olan herkes, azıcık zaman ayırabilse de böyle bir geziyi gerçekleştirebilse ne kadar dinlendiğinin farkını görebilse aahhh keşke.. Burada bana eşlik eden ve bu gezime sebep olan değerli arkadaşıma borçlu olduğum bu fırsatı bana sağladığı için binlerce teşekkür ediyorum. Umarım sizlerde bu şekilde size sebep olacak birilerine teşekkür fırsatı bulabilirsiniz. 
 (Rize’nin eski adıyla redoz yeni adıyla Uzunköy’den bir görüntü)

Not: Bu yazım ve Karadeniz bölgesi’nden farklı yazıları aynı zamanda www.karadenizolay.com ve www.kuzeyhaber.com  da bulabilirsiniz

0 yorum.

Gezmek yürek ister

Tarih 03 Eylül 2008, 06:44. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur


M. Kemal AYÇİÇEK – Ağustos 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Muazzez’in kulakları çınlar şimdi. Çınlasın, o kulaklar, çınlamayı hak ediyor zaten! Öyle ya onu yazacağım. Güya tatile çıkmışlar, eşi, kız kardeşi ve oğluyla. Mihmandarlık yapacağım onlara. Fakat, Halil’in dışında tanıdığım yok. Halil’i de 18 yıl önce KKTC’ye gittiğimde görmüştüm zaten.

 

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden (KKTC) direk uçuşla geldiler Trabzon havalimanına, daha önce konuşmuştuk ama ben sürpriz olsun diye Halil’e “sizi ben alırım” dememiştim. Trabzon Havalimanı’nda inşaat çalışması var, yıllardır da bitmedi. Her taraf toz içinde, yoğun yolcu giriş çıkışı var ve trafik allak bullak. Otopark, eh işte var sayılır ama giriş çıkış ücreti 4 lira. Bu yüzdende yolcusu gelecek olan bir çok araç dışarıda bekliyor. Otopark’ta inşaat alanında olunca pek tercih edilmiyor.

 

Önce yurtiçin yolcuların giriş salonunda bir iki uçak yolcusu boşaldı ama bizim beklediğimiz misafirler yok, yolcular bitti. Salonda bir yaşlı kadın ve ben bekliyorum sadece. Sonra bir görevliye sormayı akıl(!) ettim, KKTC’den gelecek uçak geldi mi diye. Salonda panolar yok, hangi uçak gelmiş hangisi gidecek yolcu giriş salonundan belli değil. Sadece gidiş salonunda var pano ama o salona gidip bakıp, tekrar yolcu giriş salonuna dönmek de pek akıl kari değil ki.

 

İyi ki de sormuşum meğer, KKTC’den gelen uçak yurtdışından gelen dış hatlarda yolcu boşaltıyormuş ama gecikmeli geldiğinden bende yurtiçi gelen yolcu salonundaki boşuna bekleyişimden zararlı çıkmadım. Sonra dış hatlar gelen yolcu salonunun önünde beklemeye başladık. Kimi anne ve babalar, asker çocuklarını bekliyorlarmış, onların sarılışından anlıyorsun o coşkuyu, özlemleri ve hasretleri eş ve çocuklarıyla kavuşmalarında belli ediyor askerleri. Ama bizimkiler hala yok, belli ki ağırdan almış ve en son çıkacak yolculardan olacaklar.

 

Nitekim öyle de oldu. Nihayet gözüktüler. Halil, eşi Muazzez, baldızı Sevgi ve oğlu Çağatay Doğan. Tabi KKTC’den Trabzon’a gelen insan, Trabzon’daki yoğun rutubetin hissettirdiği sıcaklıktan hemen etkileniyor. Hemen yaylalara çıkmak istiyorlar. Ama bunu isteyen öncelikle Çağatay ve teyzesi sevgi.

 

Halil, KTÜ’den 1990 mezunlarından.Karadeniz gezisine karar vermeden önce ellerine ne geçmişse okumuşlar.Anadolu kültür, Doğa ve keşif seyahatleri gibi kategorilerden hangisiyle gitsek de demişler. Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Erzurum, Erzincan, Sivas, Tokat, Amasya, Kastamonu, Macahel, Ayder, Uzungöl, Kafkasör, Zigana, Sümela, İnebolu, Abana , Ayancık, Çatalzeytin, Boztepe’yi kapsayan 10 günlük  “Karadeniz yaylalar” turu mu?  Yoksa,  Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Kastamonu, Amasya, Uzungöl, Kümbet yaylası, Sümela, Ovit , Ayder, Kafkasör, Sarp sınır kapısı, Hamsiköy, Zigana, Ilgaz, İnceburun, Safranbolu’yu kapsayan 8 günlük “adım adım Karadeniz” turu mu? Bunlar arasında mekik dokumuşlar.

 

Yoksa 5 günlük Görgit yaylası, Gürcü köyleri, Barhal, Borçka, Karagöl, Maral şelalesi, Yusufeli, Dört kilise, İspir , Cehennem deresi kanyonu, Ovit dağı, Anzer yaylası, Buzul krater gölleri, Zigana’yı kapsayan “Kaçkarlar florası , macahel” turunu mu veya Uzungöl, Sultan Murat, Ayder, Kafkasör, Zigana, Safranbolu, Kastamonu, Sinop, Samsun, Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin, Amasya, Gümüşhane, Bayburt, Çorum, Hattuşaş Antik kenti, Alacahöyük ve Hitit Surları’nı kapsayacak 8 günlük  “Gündüz yolculuğu ile Karadeniz” 

Turu mu olsun diye tartışmışlar.Son seçenek Trabzon, Rize, Artvin, Ordu, Giresun, Samsun, Ayder, Ovit Dağı, Anzer yaylası, Sultan Murat yaylası, uzungöl, Kafkasör, Ayasofya müzesi, Zigana, Hamsiköy, Sümela manastırı, Boztepe, Giresun Kalesi, Ünye, İlkadım anıtı’nı kapsayan “uçakla orta ve Doğu Karadeniz” turumu diye yinen karar verememişler.

 

Bence de en iyisini yaparak, bavullarını alıp uçakla Trabzon’a geldikten sonra buradaki şartlara göre gezi ve tatillerini yönlendirmekle doğrusunu yaptılar. Konaklayacakları Öğretmenevi’nde sabah kahvelerini içiyorlardı. Muazzez hanım, kahvesini yanında taşıyor güya türk kahvesi ama alakası yok. Türk kahvesinin sütlendirilmiş yumuşak hali, ama içmeden güne başlayamıyor ve onu içmeden de sakin olamıyor. Hani biz “pimpirikli tip” deriz ya, öylelerinden.

 

Yola koyulduk, ilk hedefimiz Akçaabat’ın Hıdırnebi yaylası. Genelde en yakın mesafede olduğundan Hıdırnebi’yi seçiyorum çünkü şehirden kopmuş olmuyorsunuz, eğer hava açıksa zaten Hıdırnebi’den de Trabzon’u görebiliyorsunuz.  Fakat daha ben virajlara gelmeden aşağıdan tepeleri gösterdim, “şuraya çıkacağız” diye ama anında bir “çıkamayız” itirazı geldi Muazzez hanımdan.

 

Karadeniz’e gelen bir insanın tepelere “gitmem” diyebileceğini hiç düşünmemiştim ve bir anlamda veremedim. Şaka yapıyordur diye düşündüm. Yola devam ettim. Halil, uyarmıyor ama Çağatay, ne diyorsam “okey” diyor seviniyor. Biraz yükseldik, Muazzez hanım aracın camından dışarıya bakmıyor ama cam kenarında da oturmakta ısrar ediyor. Yolculuğumuz ilerledikçe meğer Muazzez hanımın yükseklik korkusunun var olduğunu anlıyorum. Ama yükseklik korkusuyla kalmıyor ki Muazzez hanım, bir de süratten de korkuyor. Aracı vitese atamıyorsunuz neredeyse, o derece itirazcı. “burada yavaş, gitme, durr, kenara yanaşma” filan derken içimden “çattık mı, bu gün nasıl biter bu şartlar da nereye nasıl ulaşırız ki, hangi yaylayı ne kadar zevkle gezeriz” dedim.

 

Haklı da çıktım nitekim, Hıdırnebi’den döndük, bari Çal mağarasını da görsünler istedim. Sonra Düzköy obasına ve Hakça yaylasına geçer döneriz diye düşündüm. Zaman zaman da fotoğraf çekmek için duruyoruz ama o da ne fotoğraf çekimlerine de itiraz etmez mi muazzez hanım. “Ohooo” dedim yine, zaten yanlarında makine yoktu. Trabzon’da yeni açılan Forum Trabzon’dan bir dijital makine aldık onlara. O da Çağatay’ın bu gezisinden elinde doneleri bulunsun diye. Halil,  muazzez hanımla ilgileniyor ve iki arada bir dere de misali, hem oğlunun mutluluğuna ve hem de eşinin stres yapmasına mani olmaya çalışıyor.

 

Muazzez hanımın bu kaygı ve korkularına inat kız kardeşi sevgi, hem süratten ve hem de yükseklerde gezinmeden ve de fotoğraf çekilmekten son derece zevk alıyor. Çalköy mağarasına çıkmak için Düzköy’den Çalköy’e yöneldiğimiz de mağarayı gösteriyorum. Oradan bile tahammül edemiyor mağaranın olduğu yere bakmaya muazzez hanım ama ben ısrar ediyorum. Tam yolun yarısında Muazzez hanım krize giriyor! Oldukça ağır seyrediyorum ve yolda bir tehlikenin olmadığından söz ediyorum ama fayda etmiyor. O sızlandıkça biz de ağır ağır yol alıyoruz. Mağaraya çıkıyoruz ama bu sefer de Muazzez hanım, mağaraya giremiyor. Korkusu depreşir.

 

O zaman diyorum asfalt yoldan çıkmadan Düzköy Obasına varıyoruz. Ama yol boyunca aynı kaygı ve tedirginlik hiç bitmiyor. Çileli bir yolculukla varıyoruz Düzköy obasına. Orada bir Kara ali’nin yerinde Ali Şahin’in elinden bir güzel et pirzola yiyoruz. Mangal, yanımıza getiriliyor ve bir ufacık bahçede öğlen yemeği ile kendimize geliyoruz. Bir çay bir daha derken hafiften sis bastırıyor. Oradan Haçkalı baba cami ve türbesini ziyaret ediyoruz. Sis tamamen bastırıyor. Orada gideceğimiz güzergahı Muazzez hanıma söylüyorum. üç yayla var önümüzde diye ama hemen itiraz geliyor. Işıklar kayabaşı, Karadağ yaylası, Maçka lişer yaylasından gidişe itiraz olunca bu kez geldiğimiz yerden de dönmekten se  o zaman  tepelerin üzerinden Zigana’ya gitmeye karar veriyorum. O yoldan ben de ilk kez gidiyorum. Yolu bilmiyorum ve aşırı sis yüzünden yol bile gözükmüyor.

 

Karambolden bir yayla seyahati bu. Bahtımıza ne çıkarsa ama yol asfalt da değil ki, yayla yolu işte. Bereket yol gözükmüyor ve çevrede uçurumlar var mı yok mu onu da bilmiyoruz. Ama en azından çevrede korkunç görüntüler olmayınca Muazzez hanımdaki yükseklik korkusuna değil ama bu kez de siste kaybolduk paniğine sebep oluyoruz. Artık nasıl bir duygudur ki bir dağın başında telefon geliyor bana ve arkadaşımla konuşurken ona yol soruyorum. Buradan benim de o yolun yabancısı olduğumu anlıyor muazzez hanım ve başlıyor ağlamaya. Oysa ben arkadaşıma şaka yapıyordum, bir den muazzez hanım gibi bir yolcumun olduğunu unutmuş olmalıydım. dik bir rampada “ dur dur” deniyor ve duruyorum.

 

Halil, eşi ile birlikte iniyor araçtan ama yayla soğuğu var.Sis bir yandan soğuk bir yandan bir süre duruyorlar ama Muazzez hanım ağlıyor meğer. “kaybolduk, ne yapacağız şimdi” sesleri bize kadar geliyor. Sonra sesler duyuyoruz, orada yaylacılara rastlıyor ve soruyoruz. Tarifi alıp, tekrar yola koyuluyoruz. Neredeyiz ne kadar gitmişiz bilmiyorum, bende artık ne kilometreye ne de saate bakmaya minnet de etmiyorum. Ha babam iz sürüyor ve araçların en fazla gittiği izlerden adım adım ilerlemeye çabalıyorum.

 

Yolun Zigana’ya ulaştığını biliyorum ama ne kadar sürer bunu bilmiyorum. Meğer, o meşhur Sisdağı’ndan geçiyoruz. Ne güzel yaylalardan geçiyoruz da haberimiz yok. Sis öylesine bastırmış ki, göz gözü görmüyor. Fotoğraflardaki o sisdağı yol çatmalarını çıkarıyorum. Kaybolmadık desem de artık inandıramıyorum. Bu kez de “ya ayılar saldırırsa, ya karanlık olursa, ya arabaya bir şey olursa” korkusundan başka bir şey duymuyorum. 

 

Bir tepeye geliyoruz, ve enerji hatlarını görüyoruz , yer yer elektrik direklerine rastlayınca bir yerleşim yerine geldiğimiz anlıyoruz. Ve sis etkisini kaybetmeye başlıyor ve artık önümüzü kısmen görmeye başlıyoruz ve zaten biraz daha ilerleyince de tamamen sisten kurtuluyoruz. Çobanları koyun otlatırken görüyoruz biraz soluklanalım diyoruz ama tabi dağların tepelerinde olunca Muazzez hanım yeniden çok yüksekte oluşumuza hayıflanıyor ve başlıyor sızlanmaya yine. Artık fotoğraf çekmek bile bin bir sitemle karşılanıyor ve de duramıyoruz. Buna çok üzülüyorum aslında her zaman gidilebilen yerler değil gittiğimiz tepeler ama dilediğin fotoğrafı çekemiyorsun. Çağatay, biraz itiraz edip de annesine rica ve minnetlerde bulundukça ancak bir iki kare fotoğraf almamız mümkün olabiliyor.

 

Hız yapmadan ağır ağır iniyoruz. Buranın Zigana dağının zirvesi olduğunu tüneli görünce anlıyoruz. Görüntü netleşiyor ve artık sis kayboluyor. Tünelin tam üstünde dağın tepesinde bir göl var ama orada zaman kaybetmiyoruz. Zaten izin de çıkmıyor durmak için, “hemen ve bir an önce yerleşim birimine inelim” diye baskı altındayız. Köleler geliyor aklıma bir de emir kulları o an, ne zor hayat sürdüklerini bir kez daha anlıyorum. Artık, iniyoruz  Zigana’nın kayak tesislerine , ama yok hala dağı tepesindeymişiz ve hala yüksekteymişiz diye durmuyoruz ve oradan da iniyoruz. Durmuyoruz, duramıyoruz ki!

 

Onlarla bir günlük gezimizden sonra  KKTC’li dostlarım, dolmuşlarla Uzungöl, Sumela manastırır, Ayder, sarp sınır kapısı, Rize ziraat çay bahçesi, Samsun’u gezdi. Karadeniz bölgesindeki illerde gezmeyi yeğlediler. Çok da beğenmişler. Çaylıklarda çay toplayıp, fındıklıklarda dalındaki fındıkları görmüşlerdi. Ve sonunda onları yine geldikleri gibi dış hatlar yolcu salonundan uğurladık.

 

Yazının başlığını “gezmek yürek ister” diye koyarken, tatile veya gezmeye çıktığınız da yanınıza almamanız gereken öncelikle “yüreksiz” birileridir. Cesareti ve yüreği yetebilenlerle gidilen yollar, insanları da yormaz ve gezi de zevkli olur ya bir de siz düşünün şimdi böyle bir geziye bir daha “evet” mi? Yoksa “tövbe” mi dersiniz? Kalın sağlıcakla.

 

 

0 yorum.

Karadeniz’i önce biz gezelim

Tarih 03 Eylül 2008, 06:41. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, belarus, bosna, bulgaria, canada, egypt, france, germany, gezi, greece, history, hopa, hungary, iraq, island, israel, italy, media, medya, of, ordu, ova, people, poland, politika, rize, romania, russia, this, trabzon, travel, turkei, turkey, turkmenistan, türkiye, ukraine, who

M. Kemal AYÇİÇEK - 02 Ekim 2007

Tatil, gezi ağabeyimin deyimiyle “kizirlik” benim işim, zaman zaman “keşke babamın petrol istasyonu olsaydı” diye geçirmişim içimden, kimselere çaktırmadan, gezmişim yurdumuzun öncelikli gezilebilecek yerlerini. Ama gitmediğim yerler var, görmediğim ama gitmek istediğim yöreler elbette var ama Karadeniz, bu bölgeyi önce kendi insanımızın gezmesinden yanayım. İstiyorum ki, bu bölgede yaşayan herkes, mutlaka gezsin bu bölgeyi adım adım gezsin, öncelikle gezsin!

Neden durmadan bu “gezsin” ifadesini sık kullanıyorum, bölgemizin kıymetini bölgemize yabancılar doluştuktan sonra fark etmemiz bize çok şey kaybettirirde ondan. İstiyorum ki, biz kendi bölgemizi yabancılar rağbet ediyor diye değil, bu bölgenin yaşayanları olarak gezip, tozmalı, tanımalı ve bilmeliyiz. Karadenizliyiz ama dikkat edin, kendinizden yola çıkarak bakın, biraz düşünün sizdebana hak vereceksiniz! Siz mesela, kendi yaylanızın bulunmadığı hangi vadisine çıktınız ki? Hangi vadiden yukarılara, bilmeden gittiniz? Var mı gittiğiniz yerler, sayın bakalım hangi vadilere çıkmışsınız, hangi yaylalardan geçmişsiniz?
Trabzon'un Düzköy ilçesindeki Haçka yaylası
Askerde arkadaşlarım Sumela manastırından söz açıldığında Trabzonlu olduğum için benden anlatmamı isterlerdi, konuyu değiştirip, kaçamak cevaplarla geçiştirmenin yollarını arardım. Sonra da dikkat kesilen birileri, “yoksa sen gitmedin mi Sumela’ya” deyince de sevmediğim halde yalan söylerdim, “yok gittim, biliyorum” diye ama yalandı! Mahcup olduğumdan yalan söylerdim, el alem benim memleketimdeki bir değerden söz ederken ben kendi memleketimdeki değerden habersiz olabilir mi idim! Ama olmuştum, askere bile yabancı şubeden İstanbul Eminönü askerlik şubesinden gitmiştim çünkü! Memleketime yabancı büyümüştüm, kültürünün, yerelliğinin farkına askerlik dönüşünden sonra varabilmeye çalıştım. 
                                                                                        (fotograf: Haçka yaylası)
Şimdi bir çok gencimiz var ki askerliğine kadar Trabzon’un dışına çıkmamış ama Trabzon’un ilçelerinden de habersiz, sadece uzun sokak, kunduracılar, Atapark belki meydanın dışından bile habersiz. Oysa hep yaylalarımızdan hep Karadeniz Bölgesi’nin yeşilliklerinden söz edilirken, biz aslında sanki yeşilden bezginlik içindeyiz. Biz, içinde bulunduğumuz cennetin farkında değiliz! Ama olmalıyız. Kendi bölgemizin güzelliklerini önce bizim bilmemiz bizim yaşamamız lazım, çünkü bu öncelikle bizim hakkımız!
Trabzon'un Maçka yaylalarından
Yabancı turistlerin ziyaretçi sayılarıyla avunuyoruz, bu yıl oldukça bereketli bir sezon geçirdi bölgemiz turistik tesisleri, zaman zaman konaklama alanlarında yer bile bulamadılar. Onlar, yani yabancılar elbette gelecek ama onlardan önce bizim de Hıdırnebi, Haçkalı, Kayabaşı, Lişer, Kalecik, Yomralıların yaylası, Taşköprü, Camiboğazı, Zigana, Madur, Zuvas, Ayranlı, Ovit, Kafkasör, Çakırgöl gibi artık sayın sayabileceğiniz kadar ama tüm bu güzel mekanları gezmek insana ömür katar!

Nerelere kadar gidebildiniz? Düzköy vadisinden Akçaabatlılar, Köprübaşı vadisinden de sadece Sürmeneliler mi yararlanmalı? Vakfikebir, Şalpazarı, veya Çaykara vadisi her bir vadimizin kendine has kültürünü yerinde yaşamak lazım. Her vadinin kendine has cezb edici güzel yanları var.
Karadenizde derelerde serinlemek de gerekir
Ama bir yere giderken, illa önceden bilmek gerekmiyor. Bakın dikkat edin Japon turistlere, şehirde gezerken bile hep yalnız dolaşıyorlar. İsarilliler de öyle, kimselere muhtaç olmadan ve yabancı bir ülkenin topraklarında yapayalnız gezebilmek için adamlar binlerce kilometre uzaklıklardan geliyorlar, çekinmiyorlar gezmeye, tozmaya ama biz nedense bilmediğimiz bir yere gitmekten hep çekiniyoruz. Sanki cesaret edemiyoruz, sanki belki bir başka vadinin yaylasına gidilmesini hazmedemiyoruz, belki çekemiyor muyuz ne? Hep bildiğimiz yaylalar yerine güzergah belirleyelim vadilerden rast gele çıkalım yukarılara doğru, yollar boyunca gördüğümüz her çeşme başında durup, hem bir nefes açalım ve bir avuç dolusu su içelim! O sular, öncelikle bizim hakkımız, bunun bilincine varalım.

Ha, bu hafta değil de sakın önümüzdeki hafta “gideriz” demeyin, hiç ertelemeyin, içinize doğduğu hafta varın gidin, yeter ki gidin. Pişman olmayacak aksine mutlu olacaksınız, bugüne dek gitmediğinize vahlanacaksınız inanın.
Çakırgöl, Gümüşhane'nin önemli turizm bölgesi
İstanbul’dan misafirlerim geldi, onlarla çıktık yayla yollarına, istedim ki tüm gördüğüm yaylaları onlarda gezsin, biraz tadını çıkarmaktan uzak oldu belki ama kısa zamanda belki bir haftada gezilebilecek yerleri gezdik yeniden. Ama sitem işittim tabi bu gezmelerden, yorgun düşmüşlerdi. Belli ki gezdiğimiz yerleri sindirmeden geçmişiz, aynı gün de 3-4 yayla geçmişiz. Hızlı, tempolu bir koşturmaca olmuş gezimiz. Haklılardı sitemlerinde, yaylalar gezilirken koşturma caya gelmiyor. Dışarıdan gelenler, o tempoyla yorgun düşüyor ama zaman önemli. Zamanı değerlendirmek adına, belki kısa zamanda çok yer görme pahasına oldu ama hata ettik!

Fakat, çektikleri fotoğraflarla hoşnuttular. “iyi ki gitmişiz, iyi ki çok yer görmüşüz, iyi ki bu fotoğrafları çekmişiz” diye de tatil dönüşlerinden sonra teşekkür üstüne teşekkür ettiler.

Bundan sonra artık siz sadece sizin de olmayacaksınız, zaman da sizin olmayacak, bu bölgeye gelen tanıdıklarınıza zaman ayıracaksınız, siz de onlarla gezeceksiniz belki ama bu bizim insanlık görevimiz artık, yapacağız o kadarını. Bundan sonraki yıllarda artacak yoğunluğunuz, çünkü bu bölgede oturmayan ama tanıdığınız ahbaplarınız, dostlarınız veya onların tanıdıkları gelecek bu bölgeye ve sizlere uğrayacak, “nerelere gidelim” diyecekler.
Sumela Manastırı ve yaylalarımız içiçedir
Onlara önerileriniz olabilmeli, ona hazırlıklı olmalısınız! Belki bir çoğunuz, “aman, nerde çıktı bu yayla turizmi, eskiden ne rahattık, şimdi rahatlıkta kalmadı gelen giden yüzünden” de diyebileceğiniz dönemlere hazırlıklı olun bence, onun için önce siz, kendiniz için gezin bu bölgeyi, önce siz haberdar olun bölgemizin adeta bir yeryüzü cenneti olduğundan. Yaz bitti, sonbaharda gezi mi olur demeyin, kış geldi sakın demeyin, elinizde imkan oldukça gezin ve kendinize gelin bence iyi edersiniz! Kalın sağlıcakla.

Çakırgöl, görenleri hayran bırakıyor

0 yorum.