| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Yazılar arşiv 10.2009 Other entries in 2009-10 resimler , videolar

Gökyüzünde para kadar bulut yok

Tarih 27 Ekim 2009, 12:21. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: araklı, bahçecik, ligarba, likapa, manzara, mavialtın, trabzon, türkey, türkiye, yayla, yerligarbası

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 30 Ağustos 2009

 www.karadenizolay.com (Özel)-Doğu Karadeniz’de, Trabzon’a 90 kilometrelik mesafedeyiz. Araklı’nın Bahçecik köyü ve yaylasına çıkıyoruz.  Her zaman değil tabi fırsat buldukça gidebiliyoruz yaylalara ama bu kez gidişimiz, adını sık sık duyduğum ama bir türlü dalında görmediğim yer ligarbası içindi. Daha önce de ligarbaya gitmiştim ama o zaman ki  meşe ligarbasıydı yanı ağaç sayılabilecek fundalık tarzındaki bitkiden ayakta toplamıştık ama yer ligarbası, tamamen yayla çimenlerinin arasında, çimenler boylarındaki ligarbalardan toplamak öyle her yiğidin harcı değilmiş. Meşe ligarbasıyla yer ligarbası arasında pek fark yok bitkinin boy farkı dışında, tad ve lezzet farkı da hissedilebiliyor. Yaylada havanın çok güzel olduğunu anlatmak için kullanılıyor “Gökyüzünde para kadar bulut yok” ifadesi..Hafta da sadece bir gün izni olan bir insanında bu deyimi diline pelesenk etmesinden doğal bir şeyde olamazdı herhal..

 

Bizim Enver, öylesine ilgili ki bende onun ilgisine saygısızlık olmasın diye davet ettiğinde  ona eşlik ediyorum aslında. Oğlu var yanında adaşım aynı zamanda. Bir de gittiğimiz yerde, bizi ligarba ocaklarına götürecek bir rehber Dursun Ali. Meğer Enver, o arkadaşı bir gün öncesinden aramış, hangi saatte orada olacağımızı da söylemiş, bunu buluştuğumuz da anlayabiliyorum. Yola koyulmadan önce akşam yemeğini nasıl yiyeceğimize karar veriyoruz. Mangal mı yapacaktık yoksa gittiğimiz yerde Allah ne verdiyse diyerek, orucumuzu bozacaktık. Mangal işinin ramazanda pek doğru olmayacağına, hem mangala zaman bile ayıramayacağımıza karar verip, mangal almıyoruz. Bizim yaylalarda genelde et ve türevleri ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı var. Yine mangallarda ama tesislerdeki mangallarda kuzu, koyun,  dana eti veya köfte yenilebiliyor.

 

Koyulduk sabah saatlerinde yola, sahilden iç kesime doğru yol alıyoruz. Karadeniz de sıradağlar var, sahilden itibaren yükselen ve yükseldikçe de serinleyen, rutubetten sıyrılan enfes hava tabi. Yayla sınırlarına geldiğini o serinlik anlatıyor zaten. Yaylalardan hiç haberdar olmasan bile o nserin hava, kendini hissettirir ve sana “yayla sınırlarına girdik artık” der yani!

Yolun bir kısmı asfalt yol ve gerisi artık stablize ve yayla yolları. O yollarda lüsk arayışımız yok elbette, yaylaya giderken sallanmadan aypılan seyahatlar da makbül sayılmaz hani. Hem yaylaya gidecek ve hemde hiç sallanmadan gitmek olmaz yoksa yaylanın bir önemi kalmaz ki!

 

Her neyse rehberimiz Dursun Ali bizi Bahçecik hanlarında karşılıyor. Onu da arabaya alıyoruz, sabah şehirden çıkarken fırından aldığımız kocaman ekmeğe gözü ilişiyor ve taze ekmek kokusunu da alınca “of, bizde de cameş yağı vardı, ne güzel yenurdi bu ekmek” diyerek, sabahın o saatlerinde sanki acıkmışlık serzenişinde bulundu. Devam ettik, önce “sizi fiskoya götüreyim” dedi. Bahçecik köyünden hemen ormana daldık. Burası 1800 rakımla 2000 rakım arasındaki bir yer. yani ormanların bittiği yer, Bahçecik köyünün olduğu yer. Daha yukardaysa Bahçecik’in yaylasın var ve biz de zaten Bahçecik yaylasında toplayacağız yer ligarbasını. Ama rehberin de yönlendirmesiyle “fisko”, Enver’in ifadesiyle de “ahududu” için ormana giriyoruz. Biraz araçla yol alıyoruz ardından aracı bırakıp bu kez de yaya biraz yürüyoruz ama yok, aradığımız fisko ve ahududuya tek tük rastlıyoruz. Hemen geri dönüp, zaman kaybetmeden bir an önce ligarbalığa ulaşmak istiyoruz.

 

Yükseldikçe görüş alanımız genişliyor, çevrede daha önce görmediğimiz yaylaları görür oluyoruz. Mükemmel bir manzaralı seyre sahip bir yayladayız artık. Hemen yayla çimenlerinde bizim yıllar öncesinden anılarımızda var olan Manda (Cameş)lara rastlıyoruz. Manda yavrusuna gadak diyorduk o zamanlar, tüylüce bir gadakla karşılaşıyoruz ama bu mandalar sahiplerinden başkasını ürkütebilecek kadar vurucan olabiliyor. Nitekim ben sadece fotoğraf çekeyim derken bile üzerime yürüdü büyük olan cameş. Oysa babaannem, anneannem, annem ne severlerdi bizim mandaları. Ağırbaşlı , sakin ve çamurdan hoşlanan, belki de ondan stressiz gözüken bir hayvan. Gerektiğinde sahibinin koruyucusu olan bir sahiplenme ve bağlılık duyusu yüksek olan büyükbaş hayvanlardan  mandalar. O ağır oluşları belki de karadenizde sayı olarak azalmalarında rol oynadı.

 

Yaylanında zirvesine doğru biraz araçla gittikten sonra bir süre daha yaya olarak yürüdük, o türkülerde mırıldandığımız “yaylanın çimenine kuzu yayılır kuzu” sözlerinin yerini bu kez “insan yayılır insan” dedirtecek bir manzara. Enver, Dursun Ali ve Mustafa, yaylanın çimenlerinde çökerek birşeyler aranıyorlardı. Bende yanlarına vardığımda onlar birbirleri ile yer ligarbası yarışına başlamışlardı bile. Ama hayret ettim, onca güya yayla görmüşüm ama bu yer ligarbasını tanımıyor olmama hayıflandım. O çimenlerin aralarında meğer ligarba  var. Koyun gözü var.Yer ligarbasında salkım yok ama meşe ligarbasında vardı. Çömeliyorsun yere tek tek o siyah incileri toplarken baya bir yoruluyorsun. O çimenler arasında hemen hemen aynı tadı veren ama biraz daha mayhoş olan ligarbanın yarısı kadar meyvesiyle  koyun gözü de toplayıp, ben artık harmanlama yapıyorum. Hatta biraz da kuşburnu toplayıp, nerdeyse yaylada sonbahar kokteyli denebilecek bir içecek özü hazırlığındayım.

 

Başka yerlerde ligarba,  Ukrayna ve Rusya’da “cranberry” olarak bilinen Yaban mersini,Türkiye’de, Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera(Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatüre Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile Mavi altın (blue gold) olarak nitelendiriliyor ligarba.

 

Enver, daha çok rehber Dursun Ali’ye kulak verip onu dinlerken bende her ikisinin konuşmalarına kilitleniyorum. Enver, çevrede başka ligarba sahalarının olup olmadığını öğrenmeye yönelik sorular sorarken, Dursun Ali, bulunan ligarba yerlerinin aslında kimseye söylenmemesi gerektiğini anlatıyor. Yaylalarda ne kadar ligarba varsa sanki sadece kendisi toplansın istiyor belki. Şaka tabi, güya toplanan yerdeki nimet erken bitmesin diye bir hurafeden başka bir şey değil tabi Dursun ali’nin söylediği. Dursun Ali bir de diyor, “kayaların tepelerine doğru iyi olur ligarba,tadına doyulmaz” ama onlar bırakıp beni başka bir tarafa geçiyorlar. Bense o başladığım yerde topluyorum, onlar çağırsalarda onlarla gitmiyorum. Çünkü ben o manzarayı sevmiştim bir kere..

 

Hiç boş durmuyorum ve harıl harılda ligarba toplamama rağmen benim onların gittiği yerlere gitmemin bir anlamı yoktu. Onlar belki bulamadı ve belki de aza kanaat getirmediler ama ben az da değil hiç durmadığım halde sürekli ligarba bulabiliyorsam neden gideyim ki dedim kendime ve gitmedim. Hem Dursun ali, kayaların tepelerine doğru da olur diyordu ya, tamda burası orası işte. Kayalık bir yer. Geçmiş yıllardaki harplerden kalma şehit mezarlarına da rastladığımız o yaylada, kırık kayalıklar bana bizim yayladaki ziyareti anımsattı. Orada da mermilerden kayalar kopmuş dağdan ve halev diyeceğimiz kırıntı taşlar oluşturmuşlardı. Benim bulunduğum yer tamda böyle bir tepeninde olduğu kayalıklardı.

 

Ömrümde hiç bu kadar bir yaylada aynı noktada bu kadar zaman geçirmemiştim. Evet Enver’in sık sık yaylalara çıkıp ta oralardan bizi özendirmek adına söylediği bir laf bu, “Gökyüzünde para kadar bulut yok”ifadesi aynı zamanda. Kısaza bizi gaza getirmek için sık sık başvurduğu yöntem olmuş. ligarbaya başladığımız da o ifadeler doğruydu. Ama öğleden sonra hava dönmeye başladı. Aşağılardan sisin yavaş yavaş yükselişini seyre koyulduğum oldu. Benim bulunduğum tepeye, karadere vadisinden esen deniz rüzgarı vuruyor. Bende zaman zaman dinlenmek üzere kayaların güneş vuran kısmına geçiyor ve çimenlere uzanıyorum. Allah’ dan benim ligarba topladığım yer yamaçtı ve ayakta durabiliyordum ama onlara bakıyorum, sürekli yerdeler ve çimenler arasında aynı işi yapıyorlar. İnsanın dizleri dayanmıyor ki, yoruluyorsun. Tam çocuklara göre bir iş bu yer ligarbası toplama işi.

 

Ama o tertemiz havayı ciğerlerine çekerek ve bir tek bile ağzına götürmeden akşama kadar ligarba topladığım bu ikinci ramazan günüydü. Diğeri meşe ligarbasıydı bu kadar yorulmamıştım. Benim bulunduğum tepeden kuş bakışı yapabiliyor ve arkadaşlarımın nerede olduklarını ben de tam tepeye çıkınca görebiliyordum. Enver, cep telefonuna bakıyordu Bahçeçik köyünde çekmiyordu telefonlar ama yaylanın doruğunda orada rahatça sinyaller vardı ve zaman zaman Enverle öyle irtibat kurabiliyorduk.

 

Ben, bulunduğum yerde ligarba var olduğu için onlara katılamıyordum ama yanımda ligarbanın var olduğunu söylediğim halde onlarda bulundukları yerlerden gelmiyorlardı. O arada kendi aralarında konuşuyorlarken benim için o rehber olan arkadaş, “herhalde o orucu bozmuş, sigara tüttürüyor da o yüzden yanımıza gelmiyor” diyormuş Enver’e. Oysa benim ayakkabılarımı o kayalıklara tırmanmadan aşağıda çıkarmıştım ve yalın ayak ligarba topluyordum. Hem ayakkabılar, kırtıl çimende kayıyordu ondan kurtulmuştum ve hemde zaten tabi bir dinlenmedeydi ayaklarım. Bir yanda makinamı bırakmıştım bir yanda ayakkabılar derken bunlar birbirlerine uzak sayılabilecek yerlerdeydi ve benim onları toplayıp diğerlerine katılmam zaman alırdı. Onlar kadar dolaşmadan da ben hiç boş durmuyordum. Yayla da o kadarcık küçük alanda saatlerce kalışım ilk kezdi. Zaman zaman esen rüzgardan üşüdüğüm de oluyor ama bulunduğum yerin güneş alan kısmına geçip,uzanıyordum çimenlerin üzerinde ısınıyor, azcık da dinleniyor yeniden koyuluyordum ligarba toplamaya. Hiç öyle bir yayla zamanım olmamıştı

 

O yamaçta zaman zaman bazı sesler geliyor, çekirge sesi gibi ama yılan sesine de benzetiyorum. Kayalıklar arasında yılan olabileceğini,yalın ayaklarımdan yılanın ısırıp ısıramayacağını düşünüyorum ama Güneş’in öbür tarafta olduğunu, yılanların o kayaların soğuk yamacında olmaktansa güneşli kısmını tercih edebileceğini daha mantıklı buluyor ve, kendime cesaret veriyorum. Bir de yanımda kimseler yok, o kayalardan yuvarlansam bile çok ölümcül bir durum olacağını sanmıyorum ama belki yaralanma olabileceğini ama öyle bir durumda da gereksiz yere sağlık işleri ile uğraşmak zorunda kalacağımıza fırsat vermemeye özen gösteriyorum. Çok dikkatli bir şekilde o yamaçlarda günü akşam ediyorum. Ama ayaklarımı çıkarmamış olsaydım yukarda söylediklerimin biri mutlaka olurdu diye de düşünmeden edemiyorum. İyiki ayaklarımı çıkarmıştım. Aşağıdan o kayalara baktığımda o kadar da korkunç gözükmüyorlar ama üstten aşağıya bakıldığında o  fark daha belirgin hale geliyordu.

 

Ligarba toplama işi, güneşin iyice çekilmesi ve iftar saatinin yaklaşmasıyla son buldu. Ben aracımıza yakın sayılırdım, diğer arkadaşlarım yola yaklaştığında bende bulunduğum yerden inmeye başladım. Ligarba toplamakta ben onlardan geri de değildim, Evet büyük iş yapmış, beş saatte iki kiloyu bulmayan yer ligarbası toplamayı başarmıştım. . Günün sonunda verdiğimiz karar, yaylacı çocuklara para verip ya onlara toplatmak veya o yayla çocuklarının varsa hazırda topladıkları ligarbaları para verip almak en akıllıca olan yöntemdi. Zaten öyle de yaptık, Enver bir çocuğa 10 lira bense 20 lira vererek onların söylediği rakkamı vererek gunduz topladıkalrını da almış olduk. Hem çocuklar sevindi ve hemde biz memnun kaldık.

 

 Sonra Bahçecik yaylasına  döndük, o yayla evinden cameş yağı ve peyniri alacağız. Ama yayla evlerinde genelde hayvansal ürünler kadınlardan sorulur ama çocuklardan başkası da yok evlerde. Henüz hava kararmadıüğı için evlerin kadınları çayır gitmişler. O manda yağının özellikle kanser hastaları için ilaç olduğunu söylüyor bizim rehber Dursun ali, Tereyağını taze vurulunca gönderilmek üzere kilosu 12 liradan 10 kilo manda yağına 60 lira veriyoruz.. Ardından kilosu 8 liradan da 17 kilo da golotlu, civil  peyniri atıyoruz  arabaya. Her zaman böylesi yağ veya peyniri bulmak mümkün olmayabiliyor. O  peynirin kokusu nefisti, tamda iftar saati yaklaşmışken. Ama biz, iftarı Çatak’ta yapmaya kararlıydık. Rehber Dursun Ali, çok asıldı, ısrar etti iftar için ama ne Enver ne de ben öyle yanaşmadık. Ezanın okunmuş olması gerektiğine kanaat getirdiğimiz de  biz cevizin suyuna yaklaşmıştık, orada Mustafa’nın verdiği ligarbalarla açtık orucu. hem zaten yol düzgündü ve on  dakika sonra belki biz de iftara yetişmiş olduk. Güzel bir yayla gezisini, yorgun ama dingin bitirmiştik. Güzelce iftarımızı et, köfte karışımıyla yapıp, bolca çaylarımızı içtikten sonra iniyoruz aşağıya..aşağı dediğim sahile..

0 yorum.

Araklı’da Pazarcık Tilkibeli şenlendi

Tarih 27 Ekim 2009, 12:19. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: araklı, ilk şenlik, karadenizolay, pazarcik yaylasi, pazarcık yayla şenliği, tilkibeli, trabzon

www.karadenizolay.com (özel)- Telefonda , “geliyormusun yarın Tilkibeli’ne” denince varlığını nerdeyse unuttuğum o şelalesi ve yol hikayeleri ile ünlü Pazarcık Turizm merkezine gitmem gerektiğine hiç beklemeden   karar verdim ne demek, tabiki” dedim. Hem zaten bölgemizde topu topu Devletin ilan ettiği  yirmi iki Turizm merkezi’nden biri de Araklı Pazarcık Milli parkıydı. Ama şenliklere adını veren pamuğun gölünün de üzerinde bulunduğu  Tilkibeli şelalesi idi. Orasının bir oksijen geçidi, tabii bir flora olduğunu dedemden duymuşumdur.

http://www.karadenizolay.com/resimler/trabzon/pazarcik_tilkibelisenligi/pazarcik_tilkibelisenligi1%20.jpg

http://www.karadenizolay.com/resimler/trabzon/pazarcik_tilkibelisenligi/pazarcik_tilkibelisenligi1%20.jpg

Sabah erken kalkıp, birlikte gideceğimiz şükür, Enver, Mustafa, Hüseyin ve Ayşegül ile buluşuyoruz. Karadenizde geleneksel olmuştur, “kendin pişir kendin ye” tarzı, bu nedenle büyükçe bir mangalı da araca koyuyoruz. Artık, ne yenecekse onlar, yayladan veya yolda bilinen yerlerden  temin edilecek. Aslında 1991 yılında Turizm Merkezi ilan edildiği halde bugüne kadar hiçbir etkinliğin yapılamadığı TRABZON ARAKLI PAZARCIK YAYLASI Turizm Merkezi, ilk kez 2 Ağustos’taki şenlikle resmen açılmış oluyor. Yol boyunca restladığımız araçlar, tıklık tıklım dolu ve şenlik yolundalar. Aynı gün, Balander Yaylası şenlikleri de varmış o güzergahta, ayrıca Santa ‘da da şenlikler var, anlayacağınız, şenliklerden birinden diğerine de gitmek mümkün. Ama aynı gün , bir alternatif şenlik olarak da bilinen icazet törenleri de var, o gün Taşönü köyündeki kuran kursun da (Pirgi)’de varmış mesela.


 

Şenlik alanında onca insanı doyuracak ne restoran ne de bir tesisin Tilkibeli’ndeki Turizm Merkezi’nde olmadığını biliyoruz. Evet bir ara güya devlet, turizm merkezidir diye orada bir tesis yapmış, ufakda olsa vatandaşların oturup, kumanyasını yiyebileceği masaları olan kapalı oturma yerleride yapmış ama kışın kar yağıpta, yalçın kayalar arasından çığ gelince almış götürmüş tüm yapılanları ve tabi o da moral bozmuş çevrede. Turizm merkezi ilan etmekle bitmiyor ki herşey, gelen insanların rahatça konaklayabileceği tesislerin oluşması da zaman alıyor ister istemez. Zaten henüz bitmemiş daha çevre düzenlemeleri inşaat halinde olsa da Araklı Pazarcık turizm Merkezi’nin Tilkibeli şenlikleri ile hizmete giriyor olması bir büyük heyecan oluşturmuş karadere vadisinde..

Hani bir deyim vardır ya “duyan gelmiş” diye, sadece yöre insanı değil, tatil için bölgeye gelen gurbetçilerden tutun, fındıkayı öncesi son kez yaylalardan nasiplenmek isteyenlere varıncaya kadar her yer araçlarla dolu. Zaten, Çatak’taki hava, o görüntünün haberini veriyordu. Toroslu’da Çatak Hes’in elektrik üretim ünitelerinin montajlaması yapılıyor, bu Hes inşaatları ve yol yapım çalışmaları devam ettiği için yer yer yollardan şikayet edilebiliyor belki ama Araklı- Dağbaşı-Uğrak- Bayburt karayolu güzergahı üzerindeki şenlik yerine henüz varmış değiliz. Yol boyunca iki alabalık üretim çiftliği geçiyoruz.  Yaylalarda et yerine balık yemek isteyenler, buralardan canlı alabalığını alıp, yoluna devam ediyor.

Karadere vadisi aynı zamanda tarihi  İpekyolu güzergahında olduğu için anlatılarını dinlediğimiz  Hz. Ali’nin  atının ayak izlerinin bulunduğu Ejderha’nın gölünü, ardından  geçmiş yıllarda özellikle yaylalara ulaşımın şimdiki gibi olmadığı, yolların yaya olarak gidildiği yıllarda binlerce ailenin sığınağı olmuş Hıdırlez mağarasını, az yukardaki yine Hz.Ali’nin mührü olarak bilinen kayayı geçip, cevizin suyunda ilk soluğu alıyoruz. Buz gibi yayla suyu ile ilk karşılaşma burada oluyor. Ardından artık o eski güzergahtan değil de yeni yol çalışması nedeniyle bir büyük virajla çıkılan Tilkibeli’ndeyiz. Dokuz gölcüğün bulunduğu Tilkibeli şelalesi’ndeki en büyük gölcük, eskiden yine anlatılarda olan bir dramdan adını alan Pamukgölü’dür. Anlatılana göre, yayla yolculuğuna çıkan Pamuk adındaki yeni gelinin, atılan bir iftira yüzünden kayınpederi tarafından tamda pamukgölü üzerindeki ahşap ve dar köprüden geçerlerken itilerek suya atılmasıyla bu gölcüğün adına “pamukgölü” denmiştir.

 İşte o hikaye yüzünden Tilkibeli, hafızalarda hep korku ve ürpertinin yeri olarak bilinirdi. Korkunç şelale suyu üzerinde ne kadar köprü yapıldıysada bunları barındırmadı. O korkunç geçit, şimdilerde epeyce aşağıdan karaderenin karşısına geçilerek aşılmış oldu. Tilkibeli şelalesi ise şimdilerde hem iyi bir manzara olmuş,  hatıra fotoğrafı çekilmek isteyenlere  bir güzel arka fon oluşturuyor.

Tilkibelini üstüne atıyoruz ki, şenlik nedeniyle alınan güvenlik önlemlerinin ilk işareti olarak jandarma ile karşılaşıyoruz. İlk şenlik olması açısından güvenlik önlemlerinin sıkı oluşunu anlayabiliyoruz. Çünkü, burası yani Araklı Pazarcık Milli parkı, yalçın kayalıklar arasındaki bir vadi ve bu vadidede de eskiden beri Tilkibeli kazasız belasız atlatıldı ve üste çıkıldıysa burada silah atmak ta bir gelenek olmuştu. Bırak o eski geleneği günümüzde de orası, silahı olanların tabanca seslerini kendilerinin test ettiği yerdir aynı zamanda. Öylesine bir eko sistemi varki, bir ses karşı kayalıklarda yankılanıyor,  zaten şenlik boyunca da o devasa müzik aletlerinden çıkan sesi, siz şenlikte değilde farklı bir bölgede de olsanız size yansıtıyor. Bir yandan çam ağaçları bir yandan yalçın kayalar, sanki bir doğal klimanın içindesiniz. Silahla mermi yakmayı çok seven birine soruyorum, “kaç şarjör boşalttın” diye ama bir mimik hareketi ve gülümsemeyle, “her taraf candarma kaynıyor, bir jarjör bile atamamışum, ne boşaltması” diye yakınıyor. Üzülsem mi acaba diye içimden geçiyor ama hayır üzülmüyorum. Meğer, sadece onlar hoşnut olmamış bu şenliklerden!

 

Trabzon Belediyesi, protokol trübünlerini göndermiş  Pazarcık Tilkibeli Turzim merkezi Şenliklerine ama o platform, orada çok fazla işe yaramıyor. Yayla şenliğinde protokol mu olur, kemençe çalınca horona girmekte nazmı olur, orada protokol mu kalır. Öyle de oldu zaten kalmadı, ilçe kaymakamı, belediye başkanı ve garnizon komutanı, orada şenliğe katılan binlerce insana “yanınızdayız” mesajını verdikten sonra zaten onlarda sivilleri çekti, karıştılar o ortamın havasına. Sabahtan başlayan horonda yaşlı, genç yediden yetmişe herkes bir yandan yöresel sanatçıların parçalarını dinlerken bir yandan da oldukları yerde de olsa horon tepti, eğlendiler.

 

Ha bu şenliği, şöyle kıravatıyla kenardan köşeden izleyenler de yokmuydu vardı elbette , yaşlı neneler veya dedeler veya horona uzak kişiler, çimenler üzerine serilerek izledi etkinlikleri. Doğal bir flora olan Pazarcık Tilkibeli turizm merkezi, karaderenin tam ortasından geçtiği, az yukardaki Çatak HES’in su tutma bentlerinin bulunduğu, ve hemen Pazarcık yaylasının altında bulunuyor. Pazarcık Turizm Merkezi’nin işletmesi, o arazide daha önce yaylaevi olan Kemal ve Yusuf Soytürk’e on yıllığına verilmiş. Şimdilik konaklama olmuyor ama mükemmel bir çadır kampı olarak gelişebilecek bir alan burası. Bir yanda şenlikler olurken, hemen karşı yamaçta bir yığın çocuk, Yavuz Karataş ve Ufuk Demir gibi  harıl harıl yayla çayı topluyor ve bunların satışını yapıyor. Şenlik nedeniyle elbette bir panayır havasını andıran seyyar bakkallardan, köftecilere, mangalcılardan, oyuncakçılara, közde mısırdan, pamuk şekercilere kadar bir çok satıcıda bu kalabalıktan yararlanmış oldu.

 

Şenlik yerinden uzaklaşıyoruz,mangal yapmak için, tabi geri dönmek üzere. biraz yukarıda Pazarcık hanları var, yer yer küçük tesisler var ama o kalabalıktan bunalmış işletme sahipleri, yorgun ve bezgin gibi bir haldeler. İyiki biz mangal için erzağımızı Çatak’tan almıştık. Bir çay içmek için bile nerdeyse kuyrukta beklerken, hele bir de et yemeğe kalktığınızda bir süre bekliyorsunuz. Kasap denmez belki tam olarak ama kendin pişir kendin ye işletmelerinin sahiplerinin tahmin edemedikleri kalabalığı ve yeterince hazırlık yapamadıklarını, o kalabalıkta koyun kesmelerinden anlayabiliyoruz. Bahçecik’te bir sessizlik var, oradan Gezge’ye geçiyoruz. Gezge, Gümüşhane’nin bir beldesi, o evleri görünce yıllar öncesi ta çocukluğuma geri dönüyorum. Bir tek kamyon ve üzerindeki yayla göçü ile belki 6 aile bir arada, yayla yolculuğumuzda karanlığa kalmış ve orada bir köç indirmiştik. Hayal mayal hatırlıyorum Gezge’yi tabi..Gezge’nin az ilerisinde mangalımızı yapıp, dönüyoruz tekrar şenlik alanına..

Gün batımına doğru Pazarcık Turizm Merkezinde şenlik bitmiş artık. Bu kez kalabalıkta gezemediğimiz Turizm Merkezi Milli parkında gezinme fıratı buluyoruz. O Tilkibeli’nin tam üzerindekı uçurumlar için önlem olmak üzere çitleme çalışmasının yapılacağını sıra sıra açılmış hendeklerden anlıyoruz. Alan oldukça geniş tabi. Biraz da top koşturduktan sonra bir gün çadırları alıp, burada  konaklama düşüyle ayrılıyoruz Pazarcık Tilkibeli Milli Parkı’ndan. Ama tüm ayrılanların dilinde bir memnuniyet ifadesi ve mutluluk var. Bundan böyle her 2 Agustos’ta, ya da fındık ayına girilmeden önceki Pazar günü, Pazarcık Tilkibeli yayla şenlikleri geleneksel olarak sürdürülecek.

Belki merak edenleriniz vardır diye,Bakanlar Kurulunca  Bölgemizde Turizm merkezi ilan edilen yerlerin listesini ilan edildikleri tarihle bende vermek isterim;

1-      Giresun Bektaş yaylası Turizm Merkezi(1990-yayla-kış)

2-      Trabzon Akçaabat Karadağ Turizm Merkezi (1990- yayla)

3-      Trabzon Tonya Armutlu, Gümüşhane Kürtün Erikbeli (1990 – yayla)

4-      Artvin Kaçkar Turizm merkezi (1991-yayla)

5-      Artvin Kafkasör Turizm Merkezi ( 1991 – yayla)

6-      Giresun Kümbet yaylası Turizm merkezi ( 1991 – yayla)

7-      Giresun Yavuzkemal yaylası Turizm Merkezi (1991- yayla)

8-      Gümüşhane Zigana Turizm Merkezi (1991- yayla-kış)

9-      Ordu Çambaşı yaylası Turizm Merkezi (1991- Yayla)

10-  Ordu Akkuş Argın Yaylası (1991- yayla)

11-  Ordu Aybastı Perşembe Yaylası Turizm Merkezi(1991- yayla)

12-  Rize Anzer Turizm Merkezi (1991- yayla)

13-  Sinop Ayancık Akgöl Turizm Merkezi (1991- yayla)

14-  Sinop Kozfındık Bozarmut Yaylası Turizm Merkezi (1991- yayla)

15-  Sinop Türkeli Kurugöl Turizm merkezi (1991 –yayla)

16-  Trabzon Maçka Şolma Turizm Merkezi (1991- yayla)

17-  Trabzon Araklı Pazarcık Yaylası Turizm merkezi ( 1991 – yayla)

18-  Bayburt Kop Dağı Turizm Merkezi (1993 yayla- kış)

19-  Rize Çamlıhemşin Ayder Kaplıcası Turizm Merkezi (1995 – yayla-kaplıca- kış)

20-  Ordu Mesudiye Keyfalan yaylası Turzim merkezi (1995 -yayla)

21-   Ordu Mesudiye Yeşilce Topçam Yaylası Turizm merkezi ( 1998- yayla)

22-  Trabzon Araklı Yeşilyurt Yılantaş yaylası (1998- yayla)

0 yorum.

Orağun yedisi (Hıdırnebi obası) yayla şenliği

Tarih 27 Ekim 2009, 12:16. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: akçaabat, düzköy, hidirnebiobasi, hidirnebiyaylaşenliği, hıdırnebi, oba, oragunyedisi, orağınyedisi, trabzon, türkeli

M. Kemal AYÇİÇEK – 19 Temmuz 2009

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Bizim sitede de var, özellikle gurbetteki hemşehrilerimiz için bir kolaylık olsun diye koymuştum şenlikler takvimlerini. Nerdeyse her aklına gelen bir “şenlik” oluşturmuş, güya o adına “şenlik” dendiğinde değerlenecek yöresini kalkındırmayı belki de şenlik bahanesiyle yöresini tanıtacağını düşünerek yapmışlar bunu ama hayatlarında da hiç şenlik görmeden yapmışlar bunu belli ki. “Şenlik” adı konulunca bir yerdeki şenlik, gerçektende o şenliğin içini dolduruyor anlamına gelmiyor elbette. Mesela, son yıllarda “şenlik” adı verilen bir çok yerde, birkaç yöresel sanatçı getirilince bunun şenlik olduğu sanılıyor. Oysa o tarz şeyler, olsa olsa “yaylada konser”den ileriye gidemez. Hem öyle de olunca bu kez gerçekten emek, ter, gelenek, görenek yaşatma adına yapılan şenliklere gölge düşürülüyor.

 

Orağın yedisi, yani Trabzon’un Akçaabat ilçesi’nin Hıdırnebi yaylasında yapılan yayla şenliği, adıyla insanıyla, insanının samimiliği, sevincin, şen olmanın, gösterişsiz ve sade insan olmanın, kavuşmanın, hasret gidermenin, dedelerin yadigarı olmuş gelenek ve görenekleri yaşatma yarışının ifadesi olarak yapılıyor. Şenlikler için bölgede görev yapan tüm bürokratlara aslında  slayt veya video ile birifingler verilmeli, şenlikler konusunda birkaç örnek gösterildikten sonra da tüm şenliklerde bazı ölçülerin dikkate alınması sağlanmalı ve her aklına gelene de “şenlik” hakkı verilmemeli. Bunu yasak olarak algılamayın lütfen, sadece gerçekten yoğun emek ve insan unsurunu ön plana alan  gerçek şenliklere haksızlık etmemeli diye belli bir disiplini içermeli diye düşünüyorum.

 

Vardır belli başlı örnekleri şenliklerin mesela. Trabzon’da Akçaabat’ın Hıdırnebi yaylasındaki şenlik, işte sıradan bir şenlik değil ki. Şenlik alanına “dernek çimeni” diyorlar. Bir şenliğin olduğu, Akçaabat-Düzköy karayolundan Hıdırnebi yaylasına saptığınızda belli ediyor kendini. Bir yoğun trafik var, bir yoğun sis var ki, “gitsek mi gitmesek mi” diyorsunuz içinizden. Ama yola çıkılmışken geriye de dönülmez ki. Hani bir laf vardır ya , “kuymaktan dönenin kaşığı kırılır” diye. Bizde yayla şenlikleri kuymak tadında birer yemek meğer. Bunu da şenlik alanına vardığınızda gözlemliyorsunuz. Şenliğe ilk kez katılmış aynı bölgenin bir çocuğu hani diyor, “bizum orda çocuklar oyun oynarken onların arasına bir büyük girerde oynarsa, o büyüğü dışardan görenler, ‘hav adama bak, çocukların arasına girmiş, oyun oynuyor, boyindan da utanmayi’ deriz ya, bir bakmışız ki Hıdırnebi’de yediden yetmişe herkes el ele vermiş, kol kola girmiş, horon tepiyor, şenliğe geliyor. Hayat orda, insanlık orda, yaşam orda, şaşdım kaldım. Adamlar, kahveyi yaylaya taşımış, çocuklarıyla el ele verip, katılmış şenliğe. İnsanlık o işte, orda yani” diyor.

 

Yine aynı genç  ilk kez görmüş ya böylesi bir şenliği, “adamlar, şehir yaşamını soyutlamışlar. Sıyrılmış bir ruh haliyle kenetlenmiş, birleşmiş ve sanki bir aile gibi coşkuya kapılmışlar, insan heves etmez mi öyle bir topluluğa, hayran olmaz mı? ‘ben adam’ım havası yok, ben yurt dışından geldim cakası yok, kibir yok, dalıyor oyuna, herkes küçük, herkes büyük, herkes insan, herkes coşkulu, herkes neşeli, herkesin yüzünde bir mutluluk okuyorsunuz” diyor haklı olarak. Aynı duyguları bende düşündüm, baktım, kim kimle tanışık diye ama herkes birbiriyle tanışıkmış gibi. Sadece bir köy değil tam 10 tane köyün çadırı var o Dernek çimeninde. Horona girmek isteyenler giriyor, girmeyenler çepeçevre olmuş horon oynayanları seyrediyor. Belki o an, geçmişte oynadıkları oyunları, belki katıldıkları bu kaçıncı şenliklerle onları kendilerince kıyaslıyor, belki eksikleri belki fazlalığını hesaplıyorlardır kim bilir.

 

Köy muhtarlıkları adına kurulmuş çadırlarda ikramlar, hem kendi köylülerine ve hem de şenliklerin ev sahipliği onuru için demledikleri çayın kalitesiyle övünüyor köyün gençleri ve hizmet verenleri. Şenlik alanına gidenler, gelenler arasında giysileriyle dikkat çeken kadınlar ve çocuklar, yörenin kültürünü yansıtıyorlar üzerlerinde. Tabi tutup birini, ne giymişsin öyle üzerine diyip, tek tek giysilerinin adını sormak olmazdı, belki de olurdu ama yanlış anlayabilirlerdi diye sormadım. Hem giysinin adını versem ne çıkar ki, siz o giysileri o genç kızların üzerinde görmedikten sonra adını bilmiş olmanız size ne kazandırır ki?  O  yörede bizim “şenlik” olarak bildiğimiz şeyin genel adına onlar zaten “dernek” diyor. Oysa biz, dernek’ten hani “kanarya sevenler derneği” gibi bir şey anlıyoruz, orada öyle değil işte. Dernek, bir Pazar da aslında. Toplanma yeri ama taze mısırcısından tutun, meşhur Vakfıkebir ekmeğine, Giresun’dan bile Yayla’ya satmak için peynir getirmiş tüccara varıncaya kadar aklınıza ne gelirse her bir şeyin satıldığı bir büyük Pazar.

 

Öyle iki kemençe bir davul değil sadece bir köyün çadırında var onlar zaten düşünsenize her köyden iki davul geldiğini saysanız zaten 20 davul yapıyor, onca köyde sesi güzelden tutun atma türkü bilenine bir çok sanatçı ama öyle sizin anladığınız gibi vitrin sanatçısı değil onlar, yine o vatandaşlarla aynı hazzı duyan, çaldığı kemençeyi verilen paraya göre çalan tipler değil, samimi ve içten insanlar. Zaten o şenliklerin esrarı da orada gizli sanırım. Kimsenin yapmacık olmadığı, herkesin doğallığı ile dikkat çektiği bir nezih ortam. Gurbetçiler bile bu şenliği planına alıp, memleket hasretini bu şenlikte gidermek için yurtdışından gelmiş , hasretini çektiği toprağının insanıyla buluşmak adına tatilini sırf  bu orağın yedisi şenliklerine ayarlıyor ve katılıyor.

 

Üç gün sürüyor orağın yedisi Şenlikleri. Yani Hıdırnebi Yayla şenliği. Dernek Çimeni girişinde kocaman bir bayrak ve Atatürk posteri ile  “Geleneksel orak yedisi, Hıdırnebi yayla şenliklerine hoş geldiniz. Sertkaya köyü kalkındırma güzelleştirme ve yardımlaşma derneği” yazılı pankart karşılıyor sizi. Köyler, Dernek alanına sırayla geliyor. Her gelen köy, önce gelmiş köylülerce karşılanıyor. Ama ne karşılama. Bir insanlık buluşması gibi, bir güzel yarış bu. İnsan seyre doyamıyor. Yine anlatsam anlayamayacaksınız veya inanmayacaksınız. Şenlik alanına en son gelen köy mesela tam orağın yedisi, yani 20 Temmuz’da geliyor. Koryana (Golyana) veya yeni adıyla Acısu köylüleri. Onların gelişi, artık şenliğin finali sayılıyor. Şenlik alanında söylediler, “hele golyanalıların gelişini görmelisiniz” diye ama üç günlük şenliği baştan sona izlemeye zamanımız olmuyor ki. Yoksa oradaki insanların arasında olmak, onlardan biri gibi olmak ve o üç günü yaşamak ömre bir ömür daha  katardı sanırım.

 

Çoluk çocuk kadın erkek ne kadar köylü varsa sanki bir olup, yola koyulmuşlar. Davul zurnalar eşliğindeki yürüyüşten sonra şenlik alanına ulaştıklarında bir yandan kemençe bir yandan davul ve zurnaların sesleri birbirine karışıyor. “ula, ula” sesleri, inliyor koskoca Hıdırnebi obasında. Oba, büyük merkez anlamında kullanılıyor. Çocuklar, dernek çimeninden oba’ya, yani Hıdırnebi’de dükkanların, kahvelerin, fırınların, lokanta veya et yeme yerleri ve caminin olduğu merkeze diyorlardı. Yoğun sis ve çiseye de alışmışlardı.

 

 Kimilerimiz, “aman, bu siste ne işimiz var orda” diyebileceği bir ortamdı, çamuru diz boyu denecek kadardı belki ama yine de o şenlik alanına gidenler üzerinde hiç de olumsuz bir heves kırgınlığı bile yapmamıştı.Şenlikçilerden biri, “sisin olmadığı şenliklerimiz sayılır. Ama şenlik bitsin güneş açar ama biz bu sisten rahatsız değiliz, bu havanın güzelliği de başkadır, bunu yaşayan anlar” diyor.O coşkunun yazıyla anlatılması gerçekten zor, yaşanılması gereken bir şenlikti. O şenliği gördükten sonra hani gurbetçilerin yıllık izinlerini bu şenliklere ayarlıyor olmalarını o zaman daha rahat anlayabiliyorsunuz. Şişmanca bir çocuk gördüm, “sen nerden geldin, Almanya’dan mı” diye sordum, “yok, ben değil, dedem Almanya’dan geldi” dedi.

 

Tamam şenlikler, bir coşku yeri ama eski kültürün yozlaştırılmadan günümüze değin yaşatılarak geliyor olmasını alkışlarken, yarınlarda bu kültürün erozyona uğramasının da tedbirinin alınması zamanı bence. Çünkü, bizim görüp de hayran kaldığımız bu insanlık buluşması, meğer önceleri daha da yoğunlukla yaşanırmış ki, bizim yaşlarımızdaki bazıları, “şimdi yeni nesil sanki kopuyor, hepsi katılmıyor. Biraz  biraz  bireyselleşme ağır basmaya başladı, burada köylerin buluşması ve kaynaşması yaşanırken kimileri ailesel buluşmaları ön plana çıkarmaya yöneliyor. Eski köyler arası dayanışma ve etkinlik yarışı şimdiler de sanki biraz daha azaldı, kültürümüz eriyor” yakınmasında bulundu. Tabi biz bu şenliklerin öncesini bilemediğimizden belki kayba uğrayan kültürü de gözlemleyemiyoruz. Orağın yedisi, eski kocakarı ayları veya halk dilinde Temmuz diye biliniyor. Temmuz’un 18- 19 ve 20. günleri İşte Bu Hıdırnebi, yani Orağun yedisi şenliklerinin günü. Muhtarlıklar adına kurulan çadırlardan Kuruçam, Kemaliye, Sertkaya, Arpacılı, Bozdoğan, Acısu, Gümüşlü, Ortaköy, Tütüncüler, Balıklı adlarına rastlıyoruz. Tabi, tüm köyler gelirde berber gelmez mi, Kemaliye köyünün çadırının hemen yanında da berberin çadırı var yayla traşı için. Çadırı sadece köy muhtarları değil tabi, şenliklere katılanların çoğunda da çadırlar var. Hıdırnebi Oba’sında evi olmayanlar, burada kurdukları çadırlarda şenliğe ayrı bir renk ve hava getiriyorlar tabi.

 

Kurulan horon halkalarını anlatmama gerek kaldı mı , Akçaabat olur horon olmaz mı hele de böylesine devasa bir Dernek’te. Yani “Orağın yedisi” şenliğine. Köylüler yazmış “orağun” yazmış, yöre lisanıyla, aslında onu yadırgamamak lazım. Güya biz, bir harf da olsa güya aklımız sıra “şehirleştiriyoruz” kelimeyi. Onu benim kusurum sayın siz. Ama horonlara heves ettim, her yer çamur, üstümüz başımızda çamurlandı. Öyle güzel oldu ki, o çamurlanmak bile ayrı bir güzellikti. Ayakkabılarımız sonra yayla çimenleriyle temizledik. Büyük oba’ya dönüp, söylemesi ayıp iki kilo et yedik. Ama etlerin koyun eti olduğu dendi ama sanki bize gelen böbrekler dışındaki et dana eti gibiydi. Hem böbreklerde tam pişmemiş getirilince o böbrek kokusu ile midemiz de kaçtı. Tekrar pişirsek de başkaca yerlerde yediğimiz etlere benzemedi. Yani, şenlik güzeldi ama belki de kalabalıktan olacak etleri hiç de güzel değildi Hıdırnebi’nin. Bize et veren orta yaşlı bayan, “kusurumuza bakmayacaksunuz, kalabaluk idi, hizmette kusurumuz olmiş olabilur ama başka zaman da bunu telafi ederuk” dedi ama ne fayda..Fakat, o yemeğin üzerine hemen yan taraftaki kahvede içtiğimiz üçer bardak demli çayın tadı hala damağımızda duruyor.  Böylece bitiriyoruz Orağun yedisi şenlikleri gezimizi, büyük bir hayranlıkla ve de takdir duygularımızla tabi.

Foto Galeri

0 yorum.

Duduzar’dan Bayburt kalesine (Bemsibeyrek)

Tarih 27 Ekim 2009, 12:15. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: bamsibeyrek, bayburt, beyböyrek, duduzar, erenli, mezar, turbe

www.karadenizolay.com (Özel-Bayburt)-Sabah kalkıp bir güzel Bayburt usulü kahvaltıdan sonra Duduzar’a gidelim istedim. Hem rahmetli dedemin her Bayburt’a inişindeki (yaz mevsiminde ayda bir kez) gitmezse olmazlarından olan Duduzar (Erenliköyü), bir başka adıyla da Beyböyrek (Bamsi Beyrek), Bayburt’a hakim bir tepede mütevazi bir türbe. Şimdilerde  Türbenin çevre düzenlemesi yapılıyor. Bir kaynaktaki bahiste “Muhammed Hanefi ,Hz. Ali’nin Keşif ordusu başında Bayburt’ta gelmiş ve burada Rum birlikleri ile karşılaşmıştır. Bu karşılaşma sırasında çıkan savaşta kendi oğlu Balca Köyü’nde, Sancaktarı Abdulvehhab Gazi Hz.(Beyböyrek denen zat) ise Bayburt’ta şehit düşmüştür” ibaresi yer almakta.

Güzel bir asfalt yolla  üç kilometre sonra ulaşıyoruz Beybörek’in eski adı Duduzar olan Erenli köyündeki türbesine. Dede Korkut hikayelerinde de geçen önemli şahsiyet ve komutandır Bamsi beyrek veya Beyböyrek. Duduzar da türbenin bulunduğu köy olduğundan bu türbeye, hem ziyaret ve hem de Duduzar da deniyor. Çocukluğumda dedemle Bayburt’a gittiğimizde dedem beni bu türbeye götürmek istemişti ama ben gitmemiştim. O dönemlerde yolu olsa bile araç yoktu. Gerekçem neydi şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama dedemle gitmemiş olmayı, şimdi kendime kızarak daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü bu tür yerlerle ilgili bilgileri her ne kadar biz günümüzde alabiliyor olsak ta o günlerde, büyüklerimizin bu türbeye atfettiği önemi kavramak içinde önemliydi.

Bize “Türbe” dendiğinde hemen aklımıza “Önemli Mezar” olduğu geliyor ama o mezarda kim var, oraya kadar pek inmiyor ve geçiştiriyoruz. İlk olarak Samsun’un Terme İlçesi’nde görmüştüm, uzunluğu ile dikkatimi çekmiş bir mezar vardı. Halam, “eski zaman insanları uzun boyluymuş”la bana açıklamıştı 4-5 metre uzunluktaki mezarı.( Cüneyd-i Bagdadi Türbesi; Terme ilçe merkezinin 10 km. güneyindeki Dibekli köyündedir. Halk arasinda, Bagdat’ta yasamis olan Cüneyd-i Bagdadi’nin Türbesi olduğu inanci yaygindir. Fakat bir baska görüse göre de: türbede kubatogullanndan Cüneyt Bey adli bir komutan yatmaktadir. Bu komutan Mogol istilalari sirasinda Canik (Samsun) Beyligini Timur ordularina karsi savunmus bir kahraman ve sehittir. )

 Şimdi o Bayburt’taki Beyböyrek’e ait olan Duduzar’daki Türbede  4  metre uzunluğunda bir mezar. Annem, dedemin babası Aliefendi’nin bu Türbeye çok özel önem verdiğini ve bu yüzden de dedemin her Bayburt ziyaretinde mutlaka Duduzar’a çıktığını söylüyor. Lise müdürü ağabeyimse meğer dedemle benden daha iyi arkadaşmış, o da o günleri şöyle anlatıyor;

“Biz dedemle çıkardık oraya, o hızlı giderdi ben arkasından koştururdum ama gene de geride kalırdım.bacaklarım küçüktü. ‘gitmeyelim, yeter’ derdim ben ama O, ‘olmaz’der giderdi. Bende yalnız kalmamak için mecbur giderdim peşinden.2-3 kere gitmişizdir böyle. Bana ne anlattıkları kalmadı aklımda, zaten burnumdan solurdum, ben de sormazdım neden geldiğimizi. Hem işin sonunda döner vardı tabi. Biz dedemle çok iyi arkadaştık. Çoruh lokantası vardı, yarısı Çoruh nehrinin üstünde, ben kuru fasulye yemek isterdim bazen ama o bana ‘oo evde yiyeceğin şeylerle harcama zevkini’ derdi. Dedemin felsefesi öyleydi, iyi yönleri çoktu rahmetlinin”

Belki şatafatlı bir özelliği yok Türbenin çok sade bir görünümü var.  Bayburt taşı ile şimdi Türbeyi çevreleyen bir bahçe oluşturuluyor. Türbeye girilince Yasin veya üç ihlas ve bir Fatiha okunması adettendir. Annem, Yasin okunmasından yana tabi. O tür yerlerde en uzun olan dua en makbul olandır anlayışı vardır. Yeğenlerimizle birlikteyiz ve onlar için Türbe anlamı, tıpkı benim çocukluğumdaki gibi sanırım. Onlar işin oyun tarafındalardı ve mezar adabına pek de itibar etmiyorlardı. Hem yüksek sesle konuşuyor ve hem de abi-kardeş gülüşüp eğlenebiliyorlardı biz Fatiha okurken.

Bedirhan olan küçük yeğenim, “illa da kale” diyordu. Nitekim, biz türbeden çıkınca O , “ben Bayburt kalesini çok seviyorum” diyerek ön açtı zaten.. Böylece bizim de Bayburt’taki rotamızı belirlemiş oldu. Onu kıramazdık. Annem, hani bazıları vardır, yaşlıdır ve bir yerlere gitmek istemezler ve bahane uydurup, gidilecek yerlerden geri kalırlar. Annem o tarz insanlardan değil işte, ona Karadeniz bölgesinin en yüksek dağını söyleyin mesela, “hadi anne Kaçkar dağına”  o size “gelmem” demez, kesinlikle o çocuklar yanında olduktan sonra da onlar gibi enerjik olabiliyor ve hiçbir ağrısı, sızısı veya yorgunluk belirtisi bile göstermeden gezebiliyor. Çok zamanımızı almıyor Bayburt kalesine çıkmak. Bayburt kalesi, Bayburt’u size kuşbakışı seyrettirebiliyor.

Bayburt kalesi girişinde Bayburt manzaralı piknikçilere rastlıyoruz. Belli ki bunlar, semaverleriyle sergileriyle bu manzaralı yerin müdavimleri. Önceleri girişi ve kapıları harabeye dönmüştü Bayburt kalesinin ama şimdi, her ne kadar bazı bölümleri sırıtsa da restore edilmiş olmasıyla bir “eser” niteliğine bürünmüş haliyle cezp ediyor. Normalde ülkemiz sınırlarını aşıp, Gürcistan’ın Acaristan özerk bölgesi başkenti Batum’dan denize dökülen Çoruh nehri, Bayburt’un kalesi gibi adeta bir simgesi. Koskoca nehir, Bayburt’u iki yakalı hale getiriyor ama köprüler, her iki yakayı birbirine bağlıyor zaten. Kaleden Bayburt’a baktığınızdaki manzara, belki İstanbul boğazını, Gülhane parkındaki Saray Burnundan seyretmeye benziyor. Düşünsenize semaverinizle orada piknikçilerin yerinde olup, o manzarada çay içmenin keyfine varmak ne demek?

 

Kaleden bir yandan Bayburt’un şehir merkezini bir yandan da Çaykara yolunda oluşan yenişehri ve kaleardını görebiliyorsunuz. Şehit Osman tepesi, hem ziyaretlerin ve hem de çocuklar için ayrı bir eğlence yeri. Bayburt’ta merkeze sıkışmış yoğunluktan çıkmış ve bir modern kent haline hızla bir dönüşüm yaşıyor. Bir yandan TOKİ tarafından yaptırılan konutlarla bir yandan Bayburt’u çevreleyen tepelere kurulan yazlık villalarla şehrin çehresi de değişiyor.Kalede biraz gezindiken sonra Veyselefendi mahallesine  geçiyoruz. Arif aganın evi orada çünkü. Oğlu 30 yaşlarındaki Yücel’in 4 çocuğu var. Büyük olanının adı Binnure ama diğerlerinin adlarını soruyorum yanımda oturan Yücel’e. Yücel, sessizce işaret parmağıyla babasını gösteriyor ve başkada bir ses çıkarmıyor. Hemen karşımızda da babası var Yücel’in. Israrla soruyorum ama beklediğim yerden bir cevap gelmiyor, kendimce “hatamı yaptım” diye düşünüyorum. Sonra Yücel’in işi çıkıyor ve o evden ayrılıyor, bu kez babası Arif Aga, “soruyu yanlış yere sordun” diye lafa giriyor.

“Neden?” diyorum, “niye olacak, o benim yanımda kendi çocuklarının adını söyleyebilur mi? Sen onu bana soracaktın, benim yanımda o hiç konuşmaz” diyince anladım. “sen neden izin vermiyorsun konuşmasına” diyorum ama “ben ona sus, konuşma dememişim ki, o kendi konuşmaz.” diyerek, o yöredeki kültürü, örf ve ananeleri, gelenek ve görenekleri ima etmiş oluyor. O sırada yanımızda olan Yücel’in annesi de söze giriyor ve eşini destekler nitelikte , “mustabey, 12 yıldır evlidir Yücel, bilir misin eşine bir defa olsun ‘bana bir su ver’ dediğini duymamışımdır. O benden ister, anne yemek, anne su der ben yönlendiririm” diyor. Anlıyorum, daha fazla irdelemiyorum, çocuklara dedeleri ile bir fotoğraf çekiyorum ardından da onların “misafir odası” adını verdikleri, misafirden başkalarına açık olmayan odaya geçiyoruz. Orada evin reisi Arif amca ile eşine, uzun ısrarlardan sonra ilk kez birlikte fotoğraf  çekebiliyoruz (Bu fotoğraf için ben dışarı çıkıyorum, bu pozu oğluma çektiriyorum) Tabi odada başka kimse yokken ben dahi.

Rahmetlik dedemle Bayburt’a geldiğimiz de  Ulucami’nin hemen önündeki lokantanın cadde üzerindeki önünde  odun ateşinde döner yaparlardı. Dedem, namaza girip çıktıktan sonra orada döner ısmarlardı, lavaş ekmeği ile, Onu anımsadım. Bayburt’ta  Doğalgaz nedeniyle caddeler de  çalışmalar var ve trafik oldukça karışık bir akış içinde. Zaten ufak bir il Bayburt ve bir tek ana cadde üzerinde yoğunlukla konumlanmış, ama gezmeye bir gün yetmiyor. Yeni oluşturulmaktaki aslandağ’a gidemiyoruz, şehir içinde caddeler trafiğe kapalı ama biz Bayburt saat kulesini zaten biliyoruz. Bayburt’un mağaralarını, yer altı şehirlerini yazmakla bitiremeyiz. Aydıntepe’deki yer altı şehri başlı başına bir yazı konusu zaten. Ama Bayburt, her ne kadar nufusunun çoğu gurbetlerde olsa da, gurbetteki insanlarının gönlündeki altın tahttır.

 

Sözün burasında Bayburtlunun biri yeni bir iş kurmak istiyor ve arayış içindeyken  Trabzon’a gidiyor ve “kendin pişir kendin ye” diye tabir edilen mangal tarzı bir işyeri görüyor. Kendince bu işi İstanbul’da yapmaya karar veriyor. “sermaye istemez, bir mangal bir tabela, bu güzel iş” tamam diyor. İstanbul’da yer buluyor, mangalı da yaptırıyor ama Trabzon’da gördüğü o tabelada ne yazdığını bir türlü hatırlamıyor. Tabelacıya siparişi kendince veriyor ve dükkanına asıyor. Asılan tabelada “kendin pişir kendin ye” yerine , “sen seen bişür, sen seeen ye” yazıyor.

Çoruh nehri, Bayburt’tan doğuyor ama Bayburt kalesi gibi Türkülerde meşhur değil. İşte Bayburt kalesi, tarihinin derinliklerini günümüze getirirken, Turizm alanında Kültür Turizmi, Kış Turizmi,Yayla Turizmi, Akarsu Turizmi (Kano-Rafting),Dağ ve Doğa Yürüyüşü, Mağara Turizmi, Kamp ve Karavan Turizmi, Sportif Olta Balıkçılığı, Kuş Gözetleme ,Bitki İncelemesi yapılabiliyor. Kültür varlıklarını benim burada yazmam elbette mümkün değil. Hem resmi bilgiler, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın web sitesinde de var var ama hiçbir bilgi, kişinin kendi gözleri ile gördükleri ve gözlemleri ile elde ettiği bilgi kadar sağlam olmuyor. Bende resmi bilgilere bakıyorum ama mesela yemek kültüründe bile Bayburt’un yemek listesinin binde birine bile yer verilmemiş. Gavut, ziron , Gendime yok mesela.umarım onları da Bayburt üniversitesi halleder.(yazı ve fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK-Bayburt)

 

0 yorum.

Uludağ'da telesiyej safari

Tarih 27 Ekim 2009, 11:17. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: bursa, kar, türkiye, uludağ

M. Kemal AYÇİÇEK – Şubat 2009

www.karadenizolay.com (Özel)-Bir gün Uludağ’a çıkayım dedim ama nerden gitsem iyi olurdu. Karayolu da var teleferik’te ama teleferik’e birkaç kez binmişliğim varda karayolundan hiç çıkmamıştım Uludağ’a. Dolmuşlarının yerini de sorsam söylerlerdi ama yok ben yine bildiğim yoldan gideyim. Ne de olsa “en kısa yol bildiğin yoldur” diye bir söz de boşuna söylenmemiştir sanırım. Ben de öyle yaptım, Heykel’den bir dolmuşa atlayıp Teleferik’e gittim. O binayı tanıyorum, otuz üç yıl önce yine gelmiştim hatta o zaman ilk kez bindiğimizde havada asılıda kalmış, ufacık yüreklerimiz büyük korku atlatmıştı. Teleferik nedir ne değildiri öğrenmeden öylesi havada asılı kalmak ve asılı kalınca da içinde bulunduğumuz kabin, rüzgarın etkisiyle bir de sallanmaya başlayınca işte varın siz o andaki hisleri düşünün. Bağrışanlar, ağlayanlar sizi de etkiliyor tabi.

Dış kapının camında bir yazı, “hava muhalefeti nedeniyle kapalı”. Buyur işte, bir şeye niyet ediyorsun ve sonrada oradan geri dönüyorsun. Ama yinede içeriye girip sormak lazımdı. Merdivenleri çıkıp içeri giriyorum ama benden önce soranlar var zaten, onlar “bekleyelim mi, açılır mı? Bugün sefer olur mu?” diyorlar. Onlara verilen cevap bana da verilmiş oluyor tabi ama umut yok. Görevli, “bugün seferler açılmaz zannetmiyorum, yukarda fazla rüzgar var” diyor ve isteyene de teleferik istasyonunun telefon numarasını veriyor. Bende aldım numarayı, belki ararım diye ama ona daha sonra gerek kalmadı. O gün, çıkamadım Uludağ’a.bir sonraki gün denerim dedim artık.

 Bir sonraki gün aynı yere geldim yine bu kez de yine “rüzgar var” denildi ve sadece tek yön ücreti olarak 3 lira aldılar bilet için. “Yukardan dolmuşlarla dönersiniz” Biraz bekledikten sonra Teleferik gözüktü, yanaştı ama görevli saydı 21 kişi tam sıra bana gelmişken çekti zinciri. Bir şeyde söylemedi. Neyse bir sonrakini bekledik ve ona ilk önce ben bindim. Kapı kapandı ve yaylana yaylana başladık yükselmeye. Harika bir şey, Bursa’ya kuş bakışı sayılır türden bakarak yükselmek. Manzara mükemmel. İlk durak Kadıyayla. Burada araç değiştiriyoruz. Kimileri burada iniyor, piknik yapmak veya at binmek isteyenler tabi. Burada kiralık atlar var, düzlük de bir çimen, yaylada at binme keyfi sürüyorsunuz. Daha önce Atlara binip binmemiş olmanız önemli değil zaten atlarda eğer de var ve azcık cesaretiniz varsa atlıyorsunuz at sırtına “deh” diyince zaten gidiyor, at işini biliyor yani nereleri gezdirmesi gerektiğini de siz sadece üzerinde durabilmeyi becerin yeter ki.

Teleferik’te ikinci ve son durak Sarıalan yaylası. Burada piknik alanları gezi alanları ve cafeler lokantalar oteller var. Çocuk parkı ve güzel çamlık alanlarda dilediğiniz gibi yayla havası soluyorsunuz. Tabi buralar, Uludağ’ın yinede etekleri sayılıyor. Uludağ’ı Uludağ yapan o kayak o oteller ve kayak pistlerinin bulunduğu yere ulaşmak için 7 kilometre daha dolmuşla gidilmesi gerekiyor. Ama ben önce orada bir gezinti yapıp, iki de demli çay içtikten sonra dolmuşlardan birine binip ilk kez oteller bölgesine geçiyorum. Yol boyunca buzdan kaymış veya yan yatmış araçlar görüyoruz. Virajlı yollar biraz tehlikeli demek ki. Son durak dendiğinde iniyorum. İlk göze çarpan yoğun bir kalabalık oluyor. Gözünüzün alabildiği her yer zaten kayak pisti, bir yanda yeni öğrenmeye çalışanlar bir yanda onlara nispet edercesine kar üzerinde dans eder gibi kayan çocuklar, öbür yandan düşenler, bir yandan telesiyejlerde kuyruk bekleyenler derken faklı bir aleme geldiğinizi anlıyorsunuz.

Televizyonlardan başka yerde profesyonel kayakçılar görmemiştik. Tamam gördüğümüz pistler vardı ama Uludağ’ı gördükten sonra bizim gördüğümüz pistlerin onların yanında pist olabilmesi için kırk fırın daha ekmek yemesi gerektiğini anlıyorum. Bu hem Erzurum da Palandöken kayak merkezimiz için hem de Gümüşhane’deki Zigana dağı kayak merkezi için maalesef böyle. Uludağ’daki atmosferi gördükten sonra Gümüşhane’de Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak’ın da hayata geçirmek için uğraştığı Çakırgöl kayak merkezinin ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyorum. Kayak ve kış sporları için sahile en yakın ve en elverişli olacak merkezin Çakırgöl olabileceği artık makul görülüyor.

Karkay telesiyeji ile tepeye çıkıyorum ve Uludağ’da adeta bir telesiyej safariye çıkıyorum. Sol tarafta televizyon ve telefon vericilerinin bulunduğu tepe de, sağ tarafta yazıcıoğlu ve Ağaoğlu otellerinin telesiyejlerinin olduğu tepeleri görüyorum. Kılık kıyafet, burası için uygun olmasa da neticede kayak yapmak amacıyla orada değiliz ve sadece gözlem ve gezi yapıyorum. Bunun yadırganacak bir yanını ben görmüyorum tabi. Telesiyejle tepelere tırmanmak bile benim için kayak yapıyormuş gibi bir hissi yaşatıyor bana(!) Biraz dolaşayım diyorum ıslatmayan kar üzerinde ama soğuk kulaklarımı sızlatıyor, fazla açılamıyorum ve hemen oradaki tesise giriyor, bir yandan sıcak çayımla ekmek içi sucuk yerken bir yandan da tepelerden süzülenleri seyrediyorum.

Oradan karşı tepeye çıkmaya karar veriyorum. Aşağıya inip bir süre yürüdükten sonra Yazıcıoğlu’nun telesiyejine 5 liraya biniyorum. Karkay tesislerindeki telesiyej 6 lira idi. Ama Ağaoğlu’nun Kuşaklıkaya telesiyejine binemiyoruz, kayakçı olmadığımız için bırakmıyorlar. Alkoçların pistide de bize uymuyor, orada kayakçıları yukarı yerden çeken sistem var. Tesislerin farklı hizmetleri var, fiyat farkını kıyaslamak için bu ücretleri yazmıyorum. Yazıcıoğlu’ndaki telesiyej daha uzun sürüyor.Ama ne yalan söyleyeyim bir büyük keyif alıyorsunuz telesiyejde. Hava soğuk olsa da değiyor, çünkü belli bir sürede varacağınız yer var. Kayakçılar, bu telesiyeji sadece yukarıya çıkmak için kullanıyor, sonra onlar kayarak iniyorken aynı yerleri siz yine aynı telesiyejle geriye dönüyorsunuz.

Havada donar gibi oluyorum ama bunu telesiyejin altından kayanlarla konuşarak aşıyorum. Birisi düşmüş ve kar ile bileğini ovuyor, “yaralımısın” diye soruyorum, “yok yok” diyor ama ben biraz yukarda aralarından sohbet eden iki kayakçıya onu söylüyorum. Onlarda hemen kayıyorlar düşen kayakçının yanına. Onlar karla yoğrulmuş insanlar ve kar üzerinde hareketi iyi biliyorlar ve zaten alanları orası. Kendi aralarında yardımlaşma gelenekleri veya dilleri elbette vardır, belki ben bunların dışından bir sivil gibi uyarma gereği duydum ama çok önemli bir sağlık sorunu olmadığını bende görüyordum zaten. Ne de olsa telesiyejdeyiz. Tepeden benim gördüğümü yerde kayanların görmesi kolay mümkün mü?

Her otelin ayrı bir telesiyeji var, veya ortak kullandığı telesiyejler var. Kimileri büyük pistleri kullanırken kimileri profesyonel pistleri kullanıyor.Tabi ben Uludağ’ın birinci kısmındayım. Uludağ 2. Gelişim Bölgesi’nde de oteller var ama o tarafa geçmiyorum. Nitekim, Uludağ’ı görmüş oldum. Yukarı çıktığımda iki bardak çay içtim ve 10 lira ödedim. Kayakçı değilseniz zaten sırıtıyorsunuzdur belki de ondandır ücretlerin pahalı oluşu. Orada Moğolların çadırlarına benzer bir dağevi var. Dağ evinin içinde bir büyük ocakta kütükler yanıyor. Orada her türlü içkide var gerçi ama belli ki onlar daha çok “şunu içtik” diyebilen tipler için olsa gerek. İki çayın lafımı olur dimi ama bende yani hem o soğukta bulmuşsun sıcak çayı onun parasının lafını mı yapıyorum ki? Tesisin dışına çıktım, bir ruzgar bir ruzgar yürümekte zorlanıyorum ama açılıyorum bu dağevine bir fotoğraf çekmem lazım. Hem yazın burasının manzarasını düşünemiyorum. Uludağ’ın zirvesinin arka kısmında müthiş bir manzara var ve buranın seyrine doyum olmuyor. Baraj veya göletlere hakim bir uçsuz bucaksız bambaşka bir atmosferi seyre dalıyorum. Tabi rüzgar buna daha fazla izin vermiyor, dönüyorum tekrar telesiyeje ve oteller bölgesine geriye dönüyorum.

Kar’a doyuyorum artık, gözlerim beyazdan başka bir şey görmüyor ve ama yeter diyorum. Dönmeye karar veriyorum. Güzel bir yürüyüşle artık dönerken teleferikle değil de karayolu ile inmek istiyorum Uludağ’dan ama dolmuşların nerden kalktığını bilmeden yol boyu yürüyorum. Hem çevreyi seyredip yürümek daha cazip oluyor. Araçlar için tek yön işareti var bu yolda ama ben yürüdükçe o kalabalık otellerin altından geçiyorum. Oteller bölgesinin giriş kısmında yolun birleştiği yerde bir dolmuşa işaret edip biniyorum ama meğer o araçta teleferiklere giden dolmuşmuş, aşağı inmiyorum. Karayolu ile inmek nasip olmuyor, şansıma yine teleferik düşüyor. Tekrar bilet alıp bu kez de teleferikle dönüşe geçiyorum. Böylece Uludağ’a veda ediyorum.

Kayak bilmemek sorun olmuyor tabi ama mesela telesiyejde o kayakçı olmadığım için binemediğim(Ağaoğlu telesiyeji) ve gidemediğim tepeyi düşünüyorum. Oradan Uludağ nasıl görünürdü diye düşünmedim değil ve bu sadece moralimi azcık bozdu. Her yerin bir kuralı elbette olmalı ve insanlarda o kurallara saygı göstermeli. Bunu anlattığım bir arkadaşım, “yav Ağaoğlu bizim Trabzonlu, söyleseydin ya” dedi ve oda gidemediğime üzüldü ama öyle şeylere çok önem veren biri değilim ki. Normal insanlar gibi gezip dolaşmak insanın hoşuna gider yoksa tanışlıklarla, birilerinin himmetiyle veya referanslarıyla yapılan geziler bana “sınırlı sorumlu taşıyıcılar kooperatif”lerini anımsatır. Neyime lazım, öyle şeylere gelemem ki. Kendimi biliyorum ve sadece yüreğimin “git” dediği yerlere gidiyorum ve öylece daha mutlu oluyorum.

Buradaki fotoğraf o tepedeki kayalıklara vuran rüzgarın eseri. Öylesine bir figür oluşturmuş ki rüzgar, kar tanelerinden adeta bir gül yapıvermiş. O müthiş manzaralı tepe burası. Siz olsanız böylesine yerlerde gezmek istemez misiniz? Kalın sağlıcakla.

0 yorum.