| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )

Gökyüzünde para kadar bulut yok

Tarih 27 Ekim 2009, 12:21. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: araklı, bahçecik, ligarba, likapa, manzara, mavialtın, trabzon, türkey, türkiye, yayla, yerligarbası

 

M. Kemal AYÇİÇEK – 30 Ağustos 2009

 www.karadenizolay.com (Özel)-Doğu Karadeniz’de, Trabzon’a 90 kilometrelik mesafedeyiz. Araklı’nın Bahçecik köyü ve yaylasına çıkıyoruz.  Her zaman değil tabi fırsat buldukça gidebiliyoruz yaylalara ama bu kez gidişimiz, adını sık sık duyduğum ama bir türlü dalında görmediğim yer ligarbası içindi. Daha önce de ligarbaya gitmiştim ama o zaman ki  meşe ligarbasıydı yanı ağaç sayılabilecek fundalık tarzındaki bitkiden ayakta toplamıştık ama yer ligarbası, tamamen yayla çimenlerinin arasında, çimenler boylarındaki ligarbalardan toplamak öyle her yiğidin harcı değilmiş. Meşe ligarbasıyla yer ligarbası arasında pek fark yok bitkinin boy farkı dışında, tad ve lezzet farkı da hissedilebiliyor. Yaylada havanın çok güzel olduğunu anlatmak için kullanılıyor “Gökyüzünde para kadar bulut yok” ifadesi..Hafta da sadece bir gün izni olan bir insanında bu deyimi diline pelesenk etmesinden doğal bir şeyde olamazdı herhal..

 

Bizim Enver, öylesine ilgili ki bende onun ilgisine saygısızlık olmasın diye davet ettiğinde  ona eşlik ediyorum aslında. Oğlu var yanında adaşım aynı zamanda. Bir de gittiğimiz yerde, bizi ligarba ocaklarına götürecek bir rehber Dursun Ali. Meğer Enver, o arkadaşı bir gün öncesinden aramış, hangi saatte orada olacağımızı da söylemiş, bunu buluştuğumuz da anlayabiliyorum. Yola koyulmadan önce akşam yemeğini nasıl yiyeceğimize karar veriyoruz. Mangal mı yapacaktık yoksa gittiğimiz yerde Allah ne verdiyse diyerek, orucumuzu bozacaktık. Mangal işinin ramazanda pek doğru olmayacağına, hem mangala zaman bile ayıramayacağımıza karar verip, mangal almıyoruz. Bizim yaylalarda genelde et ve türevleri ağırlıklı bir beslenme alışkanlığı var. Yine mangallarda ama tesislerdeki mangallarda kuzu, koyun,  dana eti veya köfte yenilebiliyor.

 

Koyulduk sabah saatlerinde yola, sahilden iç kesime doğru yol alıyoruz. Karadeniz de sıradağlar var, sahilden itibaren yükselen ve yükseldikçe de serinleyen, rutubetten sıyrılan enfes hava tabi. Yayla sınırlarına geldiğini o serinlik anlatıyor zaten. Yaylalardan hiç haberdar olmasan bile o nserin hava, kendini hissettirir ve sana “yayla sınırlarına girdik artık” der yani!

Yolun bir kısmı asfalt yol ve gerisi artık stablize ve yayla yolları. O yollarda lüsk arayışımız yok elbette, yaylaya giderken sallanmadan aypılan seyahatlar da makbül sayılmaz hani. Hem yaylaya gidecek ve hemde hiç sallanmadan gitmek olmaz yoksa yaylanın bir önemi kalmaz ki!

 

Her neyse rehberimiz Dursun Ali bizi Bahçecik hanlarında karşılıyor. Onu da arabaya alıyoruz, sabah şehirden çıkarken fırından aldığımız kocaman ekmeğe gözü ilişiyor ve taze ekmek kokusunu da alınca “of, bizde de cameş yağı vardı, ne güzel yenurdi bu ekmek” diyerek, sabahın o saatlerinde sanki acıkmışlık serzenişinde bulundu. Devam ettik, önce “sizi fiskoya götüreyim” dedi. Bahçecik köyünden hemen ormana daldık. Burası 1800 rakımla 2000 rakım arasındaki bir yer. yani ormanların bittiği yer, Bahçecik köyünün olduğu yer. Daha yukardaysa Bahçecik’in yaylasın var ve biz de zaten Bahçecik yaylasında toplayacağız yer ligarbasını. Ama rehberin de yönlendirmesiyle “fisko”, Enver’in ifadesiyle de “ahududu” için ormana giriyoruz. Biraz araçla yol alıyoruz ardından aracı bırakıp bu kez de yaya biraz yürüyoruz ama yok, aradığımız fisko ve ahududuya tek tük rastlıyoruz. Hemen geri dönüp, zaman kaybetmeden bir an önce ligarbalığa ulaşmak istiyoruz.

 

Yükseldikçe görüş alanımız genişliyor, çevrede daha önce görmediğimiz yaylaları görür oluyoruz. Mükemmel bir manzaralı seyre sahip bir yayladayız artık. Hemen yayla çimenlerinde bizim yıllar öncesinden anılarımızda var olan Manda (Cameş)lara rastlıyoruz. Manda yavrusuna gadak diyorduk o zamanlar, tüylüce bir gadakla karşılaşıyoruz ama bu mandalar sahiplerinden başkasını ürkütebilecek kadar vurucan olabiliyor. Nitekim ben sadece fotoğraf çekeyim derken bile üzerime yürüdü büyük olan cameş. Oysa babaannem, anneannem, annem ne severlerdi bizim mandaları. Ağırbaşlı , sakin ve çamurdan hoşlanan, belki de ondan stressiz gözüken bir hayvan. Gerektiğinde sahibinin koruyucusu olan bir sahiplenme ve bağlılık duyusu yüksek olan büyükbaş hayvanlardan  mandalar. O ağır oluşları belki de karadenizde sayı olarak azalmalarında rol oynadı.

 

Yaylanında zirvesine doğru biraz araçla gittikten sonra bir süre daha yaya olarak yürüdük, o türkülerde mırıldandığımız “yaylanın çimenine kuzu yayılır kuzu” sözlerinin yerini bu kez “insan yayılır insan” dedirtecek bir manzara. Enver, Dursun Ali ve Mustafa, yaylanın çimenlerinde çökerek birşeyler aranıyorlardı. Bende yanlarına vardığımda onlar birbirleri ile yer ligarbası yarışına başlamışlardı bile. Ama hayret ettim, onca güya yayla görmüşüm ama bu yer ligarbasını tanımıyor olmama hayıflandım. O çimenlerin aralarında meğer ligarba  var. Koyun gözü var.Yer ligarbasında salkım yok ama meşe ligarbasında vardı. Çömeliyorsun yere tek tek o siyah incileri toplarken baya bir yoruluyorsun. O çimenler arasında hemen hemen aynı tadı veren ama biraz daha mayhoş olan ligarbanın yarısı kadar meyvesiyle  koyun gözü de toplayıp, ben artık harmanlama yapıyorum. Hatta biraz da kuşburnu toplayıp, nerdeyse yaylada sonbahar kokteyli denebilecek bir içecek özü hazırlığındayım.

 

Başka yerlerde ligarba,  Ukrayna ve Rusya’da “cranberry” olarak bilinen Yaban mersini,Türkiye’de, Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera(Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatüre Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile Mavi altın (blue gold) olarak nitelendiriliyor ligarba.

 

Enver, daha çok rehber Dursun Ali’ye kulak verip onu dinlerken bende her ikisinin konuşmalarına kilitleniyorum. Enver, çevrede başka ligarba sahalarının olup olmadığını öğrenmeye yönelik sorular sorarken, Dursun Ali, bulunan ligarba yerlerinin aslında kimseye söylenmemesi gerektiğini anlatıyor. Yaylalarda ne kadar ligarba varsa sanki sadece kendisi toplansın istiyor belki. Şaka tabi, güya toplanan yerdeki nimet erken bitmesin diye bir hurafeden başka bir şey değil tabi Dursun ali’nin söylediği. Dursun Ali bir de diyor, “kayaların tepelerine doğru iyi olur ligarba,tadına doyulmaz” ama onlar bırakıp beni başka bir tarafa geçiyorlar. Bense o başladığım yerde topluyorum, onlar çağırsalarda onlarla gitmiyorum. Çünkü ben o manzarayı sevmiştim bir kere..

 

Hiç boş durmuyorum ve harıl harılda ligarba toplamama rağmen benim onların gittiği yerlere gitmemin bir anlamı yoktu. Onlar belki bulamadı ve belki de aza kanaat getirmediler ama ben az da değil hiç durmadığım halde sürekli ligarba bulabiliyorsam neden gideyim ki dedim kendime ve gitmedim. Hem Dursun ali, kayaların tepelerine doğru da olur diyordu ya, tamda burası orası işte. Kayalık bir yer. Geçmiş yıllardaki harplerden kalma şehit mezarlarına da rastladığımız o yaylada, kırık kayalıklar bana bizim yayladaki ziyareti anımsattı. Orada da mermilerden kayalar kopmuş dağdan ve halev diyeceğimiz kırıntı taşlar oluşturmuşlardı. Benim bulunduğum yer tamda böyle bir tepeninde olduğu kayalıklardı.

 

Ömrümde hiç bu kadar bir yaylada aynı noktada bu kadar zaman geçirmemiştim. Evet Enver’in sık sık yaylalara çıkıp ta oralardan bizi özendirmek adına söylediği bir laf bu, “Gökyüzünde para kadar bulut yok”ifadesi aynı zamanda. Kısaza bizi gaza getirmek için sık sık başvurduğu yöntem olmuş. ligarbaya başladığımız da o ifadeler doğruydu. Ama öğleden sonra hava dönmeye başladı. Aşağılardan sisin yavaş yavaş yükselişini seyre koyulduğum oldu. Benim bulunduğum tepeye, karadere vadisinden esen deniz rüzgarı vuruyor. Bende zaman zaman dinlenmek üzere kayaların güneş vuran kısmına geçiyor ve çimenlere uzanıyorum. Allah’ dan benim ligarba topladığım yer yamaçtı ve ayakta durabiliyordum ama onlara bakıyorum, sürekli yerdeler ve çimenler arasında aynı işi yapıyorlar. İnsanın dizleri dayanmıyor ki, yoruluyorsun. Tam çocuklara göre bir iş bu yer ligarbası toplama işi.

 

Ama o tertemiz havayı ciğerlerine çekerek ve bir tek bile ağzına götürmeden akşama kadar ligarba topladığım bu ikinci ramazan günüydü. Diğeri meşe ligarbasıydı bu kadar yorulmamıştım. Benim bulunduğum tepeden kuş bakışı yapabiliyor ve arkadaşlarımın nerede olduklarını ben de tam tepeye çıkınca görebiliyordum. Enver, cep telefonuna bakıyordu Bahçeçik köyünde çekmiyordu telefonlar ama yaylanın doruğunda orada rahatça sinyaller vardı ve zaman zaman Enverle öyle irtibat kurabiliyorduk.

 

Ben, bulunduğum yerde ligarba var olduğu için onlara katılamıyordum ama yanımda ligarbanın var olduğunu söylediğim halde onlarda bulundukları yerlerden gelmiyorlardı. O arada kendi aralarında konuşuyorlarken benim için o rehber olan arkadaş, “herhalde o orucu bozmuş, sigara tüttürüyor da o yüzden yanımıza gelmiyor” diyormuş Enver’e. Oysa benim ayakkabılarımı o kayalıklara tırmanmadan aşağıda çıkarmıştım ve yalın ayak ligarba topluyordum. Hem ayakkabılar, kırtıl çimende kayıyordu ondan kurtulmuştum ve hemde zaten tabi bir dinlenmedeydi ayaklarım. Bir yanda makinamı bırakmıştım bir yanda ayakkabılar derken bunlar birbirlerine uzak sayılabilecek yerlerdeydi ve benim onları toplayıp diğerlerine katılmam zaman alırdı. Onlar kadar dolaşmadan da ben hiç boş durmuyordum. Yayla da o kadarcık küçük alanda saatlerce kalışım ilk kezdi. Zaman zaman esen rüzgardan üşüdüğüm de oluyor ama bulunduğum yerin güneş alan kısmına geçip,uzanıyordum çimenlerin üzerinde ısınıyor, azcık da dinleniyor yeniden koyuluyordum ligarba toplamaya. Hiç öyle bir yayla zamanım olmamıştı

 

O yamaçta zaman zaman bazı sesler geliyor, çekirge sesi gibi ama yılan sesine de benzetiyorum. Kayalıklar arasında yılan olabileceğini,yalın ayaklarımdan yılanın ısırıp ısıramayacağını düşünüyorum ama Güneş’in öbür tarafta olduğunu, yılanların o kayaların soğuk yamacında olmaktansa güneşli kısmını tercih edebileceğini daha mantıklı buluyor ve, kendime cesaret veriyorum. Bir de yanımda kimseler yok, o kayalardan yuvarlansam bile çok ölümcül bir durum olacağını sanmıyorum ama belki yaralanma olabileceğini ama öyle bir durumda da gereksiz yere sağlık işleri ile uğraşmak zorunda kalacağımıza fırsat vermemeye özen gösteriyorum. Çok dikkatli bir şekilde o yamaçlarda günü akşam ediyorum. Ama ayaklarımı çıkarmamış olsaydım yukarda söylediklerimin biri mutlaka olurdu diye de düşünmeden edemiyorum. İyiki ayaklarımı çıkarmıştım. Aşağıdan o kayalara baktığımda o kadar da korkunç gözükmüyorlar ama üstten aşağıya bakıldığında o  fark daha belirgin hale geliyordu.

 

Ligarba toplama işi, güneşin iyice çekilmesi ve iftar saatinin yaklaşmasıyla son buldu. Ben aracımıza yakın sayılırdım, diğer arkadaşlarım yola yaklaştığında bende bulunduğum yerden inmeye başladım. Ligarba toplamakta ben onlardan geri de değildim, Evet büyük iş yapmış, beş saatte iki kiloyu bulmayan yer ligarbası toplamayı başarmıştım. . Günün sonunda verdiğimiz karar, yaylacı çocuklara para verip ya onlara toplatmak veya o yayla çocuklarının varsa hazırda topladıkları ligarbaları para verip almak en akıllıca olan yöntemdi. Zaten öyle de yaptık, Enver bir çocuğa 10 lira bense 20 lira vererek onların söylediği rakkamı vererek gunduz topladıkalrını da almış olduk. Hem çocuklar sevindi ve hemde biz memnun kaldık.

 

 Sonra Bahçecik yaylasına  döndük, o yayla evinden cameş yağı ve peyniri alacağız. Ama yayla evlerinde genelde hayvansal ürünler kadınlardan sorulur ama çocuklardan başkası da yok evlerde. Henüz hava kararmadıüğı için evlerin kadınları çayır gitmişler. O manda yağının özellikle kanser hastaları için ilaç olduğunu söylüyor bizim rehber Dursun ali, Tereyağını taze vurulunca gönderilmek üzere kilosu 12 liradan 10 kilo manda yağına 60 lira veriyoruz.. Ardından kilosu 8 liradan da 17 kilo da golotlu, civil  peyniri atıyoruz  arabaya. Her zaman böylesi yağ veya peyniri bulmak mümkün olmayabiliyor. O  peynirin kokusu nefisti, tamda iftar saati yaklaşmışken. Ama biz, iftarı Çatak’ta yapmaya kararlıydık. Rehber Dursun Ali, çok asıldı, ısrar etti iftar için ama ne Enver ne de ben öyle yanaşmadık. Ezanın okunmuş olması gerektiğine kanaat getirdiğimiz de  biz cevizin suyuna yaklaşmıştık, orada Mustafa’nın verdiği ligarbalarla açtık orucu. hem zaten yol düzgündü ve on  dakika sonra belki biz de iftara yetişmiş olduk. Güzel bir yayla gezisini, yorgun ama dingin bitirmiştik. Güzelce iftarımızı et, köfte karışımıyla yapıp, bolca çaylarımızı içtikten sonra iniyoruz aşağıya..aşağı dediğim sahile..

0 yorum.

Araklı’da Pazarcık Tilkibeli şenlendi

Tarih 27 Ekim 2009, 12:19. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: araklı, ilk şenlik, karadenizolay, pazarcik yaylasi, pazarcık yayla şenliği, tilkibeli, trabzon

www.karadenizolay.com (özel)- Telefonda , “geliyormusun yarın Tilkibeli’ne” denince varlığını nerdeyse unuttuğum o şelalesi ve yol hikayeleri ile ünlü Pazarcık Turizm merkezine gitmem gerektiğine hiç beklemeden   karar verdim ne demek, tabiki” dedim. Hem zaten bölgemizde topu topu Devletin ilan ettiği  yirmi iki Turizm merkezi’nden biri de Araklı Pazarcık Milli parkıydı. Ama şenliklere adını veren pamuğun gölünün de üzerinde bulunduğu  Tilkibeli şelalesi idi. Orasının bir oksijen geçidi, tabii bir flora olduğunu dedemden duymuşumdur.

http://www.karadenizolay.com/resimler/trabzon/pazarcik_tilkibelisenligi/pazarcik_tilkibelisenligi1%20.jpg

http://www.karadenizolay.com/resimler/trabzon/pazarcik_tilkibelisenligi/pazarcik_tilkibelisenligi1%20.jpg

Sabah erken kalkıp, birlikte gideceğimiz şükür, Enver, Mustafa, Hüseyin ve Ayşegül ile buluşuyoruz. Karadenizde geleneksel olmuştur, “kendin pişir kendin ye” tarzı, bu nedenle büyükçe bir mangalı da araca koyuyoruz. Artık, ne yenecekse onlar, yayladan veya yolda bilinen yerlerden  temin edilecek. Aslında 1991 yılında Turizm Merkezi ilan edildiği halde bugüne kadar hiçbir etkinliğin yapılamadığı TRABZON ARAKLI PAZARCIK YAYLASI Turizm Merkezi, ilk kez 2 Ağustos’taki şenlikle resmen açılmış oluyor. Yol boyunca restladığımız araçlar, tıklık tıklım dolu ve şenlik yolundalar. Aynı gün, Balander Yaylası şenlikleri de varmış o güzergahta, ayrıca Santa ‘da da şenlikler var, anlayacağınız, şenliklerden birinden diğerine de gitmek mümkün. Ama aynı gün , bir alternatif şenlik olarak da bilinen icazet törenleri de var, o gün Taşönü köyündeki kuran kursun da (Pirgi)’de varmış mesela.


 

Şenlik alanında onca insanı doyuracak ne restoran ne de bir tesisin Tilkibeli’ndeki Turizm Merkezi’nde olmadığını biliyoruz. Evet bir ara güya devlet, turizm merkezidir diye orada bir tesis yapmış, ufakda olsa vatandaşların oturup, kumanyasını yiyebileceği masaları olan kapalı oturma yerleride yapmış ama kışın kar yağıpta, yalçın kayalar arasından çığ gelince almış götürmüş tüm yapılanları ve tabi o da moral bozmuş çevrede. Turizm merkezi ilan etmekle bitmiyor ki herşey, gelen insanların rahatça konaklayabileceği tesislerin oluşması da zaman alıyor ister istemez. Zaten henüz bitmemiş daha çevre düzenlemeleri inşaat halinde olsa da Araklı Pazarcık turizm Merkezi’nin Tilkibeli şenlikleri ile hizmete giriyor olması bir büyük heyecan oluşturmuş karadere vadisinde..

Hani bir deyim vardır ya “duyan gelmiş” diye, sadece yöre insanı değil, tatil için bölgeye gelen gurbetçilerden tutun, fındıkayı öncesi son kez yaylalardan nasiplenmek isteyenlere varıncaya kadar her yer araçlarla dolu. Zaten, Çatak’taki hava, o görüntünün haberini veriyordu. Toroslu’da Çatak Hes’in elektrik üretim ünitelerinin montajlaması yapılıyor, bu Hes inşaatları ve yol yapım çalışmaları devam ettiği için yer yer yollardan şikayet edilebiliyor belki ama Araklı- Dağbaşı-Uğrak- Bayburt karayolu güzergahı üzerindeki şenlik yerine henüz varmış değiliz. Yol boyunca iki alabalık üretim çiftliği geçiyoruz.  Yaylalarda et yerine balık yemek isteyenler, buralardan canlı alabalığını alıp, yoluna devam ediyor.

Karadere vadisi aynı zamanda tarihi  İpekyolu güzergahında olduğu için anlatılarını dinlediğimiz  Hz. Ali’nin  atının ayak izlerinin bulunduğu Ejderha’nın gölünü, ardından  geçmiş yıllarda özellikle yaylalara ulaşımın şimdiki gibi olmadığı, yolların yaya olarak gidildiği yıllarda binlerce ailenin sığınağı olmuş Hıdırlez mağarasını, az yukardaki yine Hz.Ali’nin mührü olarak bilinen kayayı geçip, cevizin suyunda ilk soluğu alıyoruz. Buz gibi yayla suyu ile ilk karşılaşma burada oluyor. Ardından artık o eski güzergahtan değil de yeni yol çalışması nedeniyle bir büyük virajla çıkılan Tilkibeli’ndeyiz. Dokuz gölcüğün bulunduğu Tilkibeli şelalesi’ndeki en büyük gölcük, eskiden yine anlatılarda olan bir dramdan adını alan Pamukgölü’dür. Anlatılana göre, yayla yolculuğuna çıkan Pamuk adındaki yeni gelinin, atılan bir iftira yüzünden kayınpederi tarafından tamda pamukgölü üzerindeki ahşap ve dar köprüden geçerlerken itilerek suya atılmasıyla bu gölcüğün adına “pamukgölü” denmiştir.

 İşte o hikaye yüzünden Tilkibeli, hafızalarda hep korku ve ürpertinin yeri olarak bilinirdi. Korkunç şelale suyu üzerinde ne kadar köprü yapıldıysada bunları barındırmadı. O korkunç geçit, şimdilerde epeyce aşağıdan karaderenin karşısına geçilerek aşılmış oldu. Tilkibeli şelalesi ise şimdilerde hem iyi bir manzara olmuş,  hatıra fotoğrafı çekilmek isteyenlere  bir güzel arka fon oluşturuyor.

Tilkibelini üstüne atıyoruz ki, şenlik nedeniyle alınan güvenlik önlemlerinin ilk işareti olarak jandarma ile karşılaşıyoruz. İlk şenlik olması açısından güvenlik önlemlerinin sıkı oluşunu anlayabiliyoruz. Çünkü, burası yani Araklı Pazarcık Milli parkı, yalçın kayalıklar arasındaki bir vadi ve bu vadidede de eskiden beri Tilkibeli kazasız belasız atlatıldı ve üste çıkıldıysa burada silah atmak ta bir gelenek olmuştu. Bırak o eski geleneği günümüzde de orası, silahı olanların tabanca seslerini kendilerinin test ettiği yerdir aynı zamanda. Öylesine bir eko sistemi varki, bir ses karşı kayalıklarda yankılanıyor,  zaten şenlik boyunca da o devasa müzik aletlerinden çıkan sesi, siz şenlikte değilde farklı bir bölgede de olsanız size yansıtıyor. Bir yandan çam ağaçları bir yandan yalçın kayalar, sanki bir doğal klimanın içindesiniz. Silahla mermi yakmayı çok seven birine soruyorum, “kaç şarjör boşalttın” diye ama bir mimik hareketi ve gülümsemeyle, “her taraf candarma kaynıyor, bir jarjör bile atamamışum, ne boşaltması” diye yakınıyor. Üzülsem mi acaba diye içimden geçiyor ama hayır üzülmüyorum. Meğer, sadece onlar hoşnut olmamış bu şenliklerden!

 

Trabzon Belediyesi, protokol trübünlerini göndermiş  Pazarcık Tilkibeli Turzim merkezi Şenliklerine ama o platform, orada çok fazla işe yaramıyor. Yayla şenliğinde protokol mu olur, kemençe çalınca horona girmekte nazmı olur, orada protokol mu kalır. Öyle de oldu zaten kalmadı, ilçe kaymakamı, belediye başkanı ve garnizon komutanı, orada şenliğe katılan binlerce insana “yanınızdayız” mesajını verdikten sonra zaten onlarda sivilleri çekti, karıştılar o ortamın havasına. Sabahtan başlayan horonda yaşlı, genç yediden yetmişe herkes bir yandan yöresel sanatçıların parçalarını dinlerken bir yandan da oldukları yerde de olsa horon tepti, eğlendiler.

 

Ha bu şenliği, şöyle kıravatıyla kenardan köşeden izleyenler de yokmuydu vardı elbette , yaşlı neneler veya dedeler veya horona uzak kişiler, çimenler üzerine serilerek izledi etkinlikleri. Doğal bir flora olan Pazarcık Tilkibeli turizm merkezi, karaderenin tam ortasından geçtiği, az yukardaki Çatak HES’in su tutma bentlerinin bulunduğu, ve hemen Pazarcık yaylasının altında bulunuyor. Pazarcık Turizm Merkezi’nin işletmesi, o arazide daha önce yaylaevi olan Kemal ve Yusuf Soytürk’e on yıllığına verilmiş. Şimdilik konaklama olmuyor ama mükemmel bir çadır kampı olarak gelişebilecek bir alan burası. Bir yanda şenlikler olurken, hemen karşı yamaçta bir yığın çocuk, Yavuz Karataş ve Ufuk Demir gibi  harıl harıl yayla çayı topluyor ve bunların satışını yapıyor. Şenlik nedeniyle elbette bir panayır havasını andıran seyyar bakkallardan, köftecilere, mangalcılardan, oyuncakçılara, közde mısırdan, pamuk şekercilere kadar bir çok satıcıda bu kalabalıktan yararlanmış oldu.

 

Şenlik yerinden uzaklaşıyoruz,mangal yapmak için, tabi geri dönmek üzere. biraz yukarıda Pazarcık hanları var, yer yer küçük tesisler var ama o kalabalıktan bunalmış işletme sahipleri, yorgun ve bezgin gibi bir haldeler. İyiki biz mangal için erzağımızı Çatak’tan almıştık. Bir çay içmek için bile nerdeyse kuyrukta beklerken, hele bir de et yemeğe kalktığınızda bir süre bekliyorsunuz. Kasap denmez belki tam olarak ama kendin pişir kendin ye işletmelerinin sahiplerinin tahmin edemedikleri kalabalığı ve yeterince hazırlık yapamadıklarını, o kalabalıkta koyun kesmelerinden anlayabiliyoruz. Bahçecik’te bir sessizlik var, oradan Gezge’ye geçiyoruz. Gezge, Gümüşhane’nin bir beldesi, o evleri görünce yıllar öncesi ta çocukluğuma geri dönüyorum. Bir tek kamyon ve üzerindeki yayla göçü ile belki 6 aile bir arada, yayla yolculuğumuzda karanlığa kalmış ve orada bir köç indirmiştik. Hayal mayal hatırlıyorum Gezge’yi tabi..Gezge’nin az ilerisinde mangalımızı yapıp, dönüyoruz tekrar şenlik alanına..

Gün batımına doğru Pazarcık Turizm Merkezinde şenlik bitmiş artık. Bu kez kalabalıkta gezemediğimiz Turizm Merkezi Milli parkında gezinme fıratı buluyoruz. O Tilkibeli’nin tam üzerindekı uçurumlar için önlem olmak üzere çitleme çalışmasının yapılacağını sıra sıra açılmış hendeklerden anlıyoruz. Alan oldukça geniş tabi. Biraz da top koşturduktan sonra bir gün çadırları alıp, burada  konaklama düşüyle ayrılıyoruz Pazarcık Tilkibeli Milli Parkı’ndan. Ama tüm ayrılanların dilinde bir memnuniyet ifadesi ve mutluluk var. Bundan böyle her 2 Agustos’ta, ya da fındık ayına girilmeden önceki Pazar günü, Pazarcık Tilkibeli yayla şenlikleri geleneksel olarak sürdürülecek.

Belki merak edenleriniz vardır diye,Bakanlar Kurulunca  Bölgemizde Turizm merkezi ilan edilen yerlerin listesini ilan edildikleri tarihle bende vermek isterim;

1-      Giresun Bektaş yaylası Turizm Merkezi(1990-yayla-kış)

2-      Trabzon Akçaabat Karadağ Turizm Merkezi (1990- yayla)

3-      Trabzon Tonya Armutlu, Gümüşhane Kürtün Erikbeli (1990 – yayla)

4-      Artvin Kaçkar Turizm merkezi (1991-yayla)

5-      Artvin Kafkasör Turizm Merkezi ( 1991 – yayla)

6-      Giresun Kümbet yaylası Turizm merkezi ( 1991 – yayla)

7-      Giresun Yavuzkemal yaylası Turizm Merkezi (1991- yayla)

8-      Gümüşhane Zigana Turizm Merkezi (1991- yayla-kış)

9-      Ordu Çambaşı yaylası Turizm Merkezi (1991- Yayla)

10-  Ordu Akkuş Argın Yaylası (1991- yayla)

11-  Ordu Aybastı Perşembe Yaylası Turizm Merkezi(1991- yayla)

12-  Rize Anzer Turizm Merkezi (1991- yayla)

13-  Sinop Ayancık Akgöl Turizm Merkezi (1991- yayla)

14-  Sinop Kozfındık Bozarmut Yaylası Turizm Merkezi (1991- yayla)

15-  Sinop Türkeli Kurugöl Turizm merkezi (1991 –yayla)

16-  Trabzon Maçka Şolma Turizm Merkezi (1991- yayla)

17-  Trabzon Araklı Pazarcık Yaylası Turizm merkezi ( 1991 – yayla)

18-  Bayburt Kop Dağı Turizm Merkezi (1993 yayla- kış)

19-  Rize Çamlıhemşin Ayder Kaplıcası Turizm Merkezi (1995 – yayla-kaplıca- kış)

20-  Ordu Mesudiye Keyfalan yaylası Turzim merkezi (1995 -yayla)

21-   Ordu Mesudiye Yeşilce Topçam Yaylası Turizm merkezi ( 1998- yayla)

22-  Trabzon Araklı Yeşilyurt Yılantaş yaylası (1998- yayla)

0 yorum.

Orağun yedisi (Hıdırnebi obası) yayla şenliği

Tarih 27 Ekim 2009, 12:16. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: akçaabat, düzköy, hidirnebiobasi, hidirnebiyaylaşenliği, hıdırnebi, oba, oragunyedisi, orağınyedisi, trabzon, türkeli

M. Kemal AYÇİÇEK – 19 Temmuz 2009

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Bizim sitede de var, özellikle gurbetteki hemşehrilerimiz için bir kolaylık olsun diye koymuştum şenlikler takvimlerini. Nerdeyse her aklına gelen bir “şenlik” oluşturmuş, güya o adına “şenlik” dendiğinde değerlenecek yöresini kalkındırmayı belki de şenlik bahanesiyle yöresini tanıtacağını düşünerek yapmışlar bunu ama hayatlarında da hiç şenlik görmeden yapmışlar bunu belli ki. “Şenlik” adı konulunca bir yerdeki şenlik, gerçektende o şenliğin içini dolduruyor anlamına gelmiyor elbette. Mesela, son yıllarda “şenlik” adı verilen bir çok yerde, birkaç yöresel sanatçı getirilince bunun şenlik olduğu sanılıyor. Oysa o tarz şeyler, olsa olsa “yaylada konser”den ileriye gidemez. Hem öyle de olunca bu kez gerçekten emek, ter, gelenek, görenek yaşatma adına yapılan şenliklere gölge düşürülüyor.

 

Orağın yedisi, yani Trabzon’un Akçaabat ilçesi’nin Hıdırnebi yaylasında yapılan yayla şenliği, adıyla insanıyla, insanının samimiliği, sevincin, şen olmanın, gösterişsiz ve sade insan olmanın, kavuşmanın, hasret gidermenin, dedelerin yadigarı olmuş gelenek ve görenekleri yaşatma yarışının ifadesi olarak yapılıyor. Şenlikler için bölgede görev yapan tüm bürokratlara aslında  slayt veya video ile birifingler verilmeli, şenlikler konusunda birkaç örnek gösterildikten sonra da tüm şenliklerde bazı ölçülerin dikkate alınması sağlanmalı ve her aklına gelene de “şenlik” hakkı verilmemeli. Bunu yasak olarak algılamayın lütfen, sadece gerçekten yoğun emek ve insan unsurunu ön plana alan  gerçek şenliklere haksızlık etmemeli diye belli bir disiplini içermeli diye düşünüyorum.

 

Vardır belli başlı örnekleri şenliklerin mesela. Trabzon’da Akçaabat’ın Hıdırnebi yaylasındaki şenlik, işte sıradan bir şenlik değil ki. Şenlik alanına “dernek çimeni” diyorlar. Bir şenliğin olduğu, Akçaabat-Düzköy karayolundan Hıdırnebi yaylasına saptığınızda belli ediyor kendini. Bir yoğun trafik var, bir yoğun sis var ki, “gitsek mi gitmesek mi” diyorsunuz içinizden. Ama yola çıkılmışken geriye de dönülmez ki. Hani bir laf vardır ya , “kuymaktan dönenin kaşığı kırılır” diye. Bizde yayla şenlikleri kuymak tadında birer yemek meğer. Bunu da şenlik alanına vardığınızda gözlemliyorsunuz. Şenliğe ilk kez katılmış aynı bölgenin bir çocuğu hani diyor, “bizum orda çocuklar oyun oynarken onların arasına bir büyük girerde oynarsa, o büyüğü dışardan görenler, ‘hav adama bak, çocukların arasına girmiş, oyun oynuyor, boyindan da utanmayi’ deriz ya, bir bakmışız ki Hıdırnebi’de yediden yetmişe herkes el ele vermiş, kol kola girmiş, horon tepiyor, şenliğe geliyor. Hayat orda, insanlık orda, yaşam orda, şaşdım kaldım. Adamlar, kahveyi yaylaya taşımış, çocuklarıyla el ele verip, katılmış şenliğe. İnsanlık o işte, orda yani” diyor.

 

Yine aynı genç  ilk kez görmüş ya böylesi bir şenliği, “adamlar, şehir yaşamını soyutlamışlar. Sıyrılmış bir ruh haliyle kenetlenmiş, birleşmiş ve sanki bir aile gibi coşkuya kapılmışlar, insan heves etmez mi öyle bir topluluğa, hayran olmaz mı? ‘ben adam’ım havası yok, ben yurt dışından geldim cakası yok, kibir yok, dalıyor oyuna, herkes küçük, herkes büyük, herkes insan, herkes coşkulu, herkes neşeli, herkesin yüzünde bir mutluluk okuyorsunuz” diyor haklı olarak. Aynı duyguları bende düşündüm, baktım, kim kimle tanışık diye ama herkes birbiriyle tanışıkmış gibi. Sadece bir köy değil tam 10 tane köyün çadırı var o Dernek çimeninde. Horona girmek isteyenler giriyor, girmeyenler çepeçevre olmuş horon oynayanları seyrediyor. Belki o an, geçmişte oynadıkları oyunları, belki katıldıkları bu kaçıncı şenliklerle onları kendilerince kıyaslıyor, belki eksikleri belki fazlalığını hesaplıyorlardır kim bilir.

 

Köy muhtarlıkları adına kurulmuş çadırlarda ikramlar, hem kendi köylülerine ve hem de şenliklerin ev sahipliği onuru için demledikleri çayın kalitesiyle övünüyor köyün gençleri ve hizmet verenleri. Şenlik alanına gidenler, gelenler arasında giysileriyle dikkat çeken kadınlar ve çocuklar, yörenin kültürünü yansıtıyorlar üzerlerinde. Tabi tutup birini, ne giymişsin öyle üzerine diyip, tek tek giysilerinin adını sormak olmazdı, belki de olurdu ama yanlış anlayabilirlerdi diye sormadım. Hem giysinin adını versem ne çıkar ki, siz o giysileri o genç kızların üzerinde görmedikten sonra adını bilmiş olmanız size ne kazandırır ki?  O  yörede bizim “şenlik” olarak bildiğimiz şeyin genel adına onlar zaten “dernek” diyor. Oysa biz, dernek’ten hani “kanarya sevenler derneği” gibi bir şey anlıyoruz, orada öyle değil işte. Dernek, bir Pazar da aslında. Toplanma yeri ama taze mısırcısından tutun, meşhur Vakfıkebir ekmeğine, Giresun’dan bile Yayla’ya satmak için peynir getirmiş tüccara varıncaya kadar aklınıza ne gelirse her bir şeyin satıldığı bir büyük Pazar.

 

Öyle iki kemençe bir davul değil sadece bir köyün çadırında var onlar zaten düşünsenize her köyden iki davul geldiğini saysanız zaten 20 davul yapıyor, onca köyde sesi güzelden tutun atma türkü bilenine bir çok sanatçı ama öyle sizin anladığınız gibi vitrin sanatçısı değil onlar, yine o vatandaşlarla aynı hazzı duyan, çaldığı kemençeyi verilen paraya göre çalan tipler değil, samimi ve içten insanlar. Zaten o şenliklerin esrarı da orada gizli sanırım. Kimsenin yapmacık olmadığı, herkesin doğallığı ile dikkat çektiği bir nezih ortam. Gurbetçiler bile bu şenliği planına alıp, memleket hasretini bu şenlikte gidermek için yurtdışından gelmiş , hasretini çektiği toprağının insanıyla buluşmak adına tatilini sırf  bu orağın yedisi şenliklerine ayarlıyor ve katılıyor.

 

Üç gün sürüyor orağın yedisi Şenlikleri. Yani Hıdırnebi Yayla şenliği. Dernek Çimeni girişinde kocaman bir bayrak ve Atatürk posteri ile  “Geleneksel orak yedisi, Hıdırnebi yayla şenliklerine hoş geldiniz. Sertkaya köyü kalkındırma güzelleştirme ve yardımlaşma derneği” yazılı pankart karşılıyor sizi. Köyler, Dernek alanına sırayla geliyor. Her gelen köy, önce gelmiş köylülerce karşılanıyor. Ama ne karşılama. Bir insanlık buluşması gibi, bir güzel yarış bu. İnsan seyre doyamıyor. Yine anlatsam anlayamayacaksınız veya inanmayacaksınız. Şenlik alanına en son gelen köy mesela tam orağın yedisi, yani 20 Temmuz’da geliyor. Koryana (Golyana) veya yeni adıyla Acısu köylüleri. Onların gelişi, artık şenliğin finali sayılıyor. Şenlik alanında söylediler, “hele golyanalıların gelişini görmelisiniz” diye ama üç günlük şenliği baştan sona izlemeye zamanımız olmuyor ki. Yoksa oradaki insanların arasında olmak, onlardan biri gibi olmak ve o üç günü yaşamak ömre bir ömür daha  katardı sanırım.

 

Çoluk çocuk kadın erkek ne kadar köylü varsa sanki bir olup, yola koyulmuşlar. Davul zurnalar eşliğindeki yürüyüşten sonra şenlik alanına ulaştıklarında bir yandan kemençe bir yandan davul ve zurnaların sesleri birbirine karışıyor. “ula, ula” sesleri, inliyor koskoca Hıdırnebi obasında. Oba, büyük merkez anlamında kullanılıyor. Çocuklar, dernek çimeninden oba’ya, yani Hıdırnebi’de dükkanların, kahvelerin, fırınların, lokanta veya et yeme yerleri ve caminin olduğu merkeze diyorlardı. Yoğun sis ve çiseye de alışmışlardı.

 

 Kimilerimiz, “aman, bu siste ne işimiz var orda” diyebileceği bir ortamdı, çamuru diz boyu denecek kadardı belki ama yine de o şenlik alanına gidenler üzerinde hiç de olumsuz bir heves kırgınlığı bile yapmamıştı.Şenlikçilerden biri, “sisin olmadığı şenliklerimiz sayılır. Ama şenlik bitsin güneş açar ama biz bu sisten rahatsız değiliz, bu havanın güzelliği de başkadır, bunu yaşayan anlar” diyor.O coşkunun yazıyla anlatılması gerçekten zor, yaşanılması gereken bir şenlikti. O şenliği gördükten sonra hani gurbetçilerin yıllık izinlerini bu şenliklere ayarlıyor olmalarını o zaman daha rahat anlayabiliyorsunuz. Şişmanca bir çocuk gördüm, “sen nerden geldin, Almanya’dan mı” diye sordum, “yok, ben değil, dedem Almanya’dan geldi” dedi.

 

Tamam şenlikler, bir coşku yeri ama eski kültürün yozlaştırılmadan günümüze değin yaşatılarak geliyor olmasını alkışlarken, yarınlarda bu kültürün erozyona uğramasının da tedbirinin alınması zamanı bence. Çünkü, bizim görüp de hayran kaldığımız bu insanlık buluşması, meğer önceleri daha da yoğunlukla yaşanırmış ki, bizim yaşlarımızdaki bazıları, “şimdi yeni nesil sanki kopuyor, hepsi katılmıyor. Biraz  biraz  bireyselleşme ağır basmaya başladı, burada köylerin buluşması ve kaynaşması yaşanırken kimileri ailesel buluşmaları ön plana çıkarmaya yöneliyor. Eski köyler arası dayanışma ve etkinlik yarışı şimdiler de sanki biraz daha azaldı, kültürümüz eriyor” yakınmasında bulundu. Tabi biz bu şenliklerin öncesini bilemediğimizden belki kayba uğrayan kültürü de gözlemleyemiyoruz. Orağın yedisi, eski kocakarı ayları veya halk dilinde Temmuz diye biliniyor. Temmuz’un 18- 19 ve 20. günleri İşte Bu Hıdırnebi, yani Orağun yedisi şenliklerinin günü. Muhtarlıklar adına kurulan çadırlardan Kuruçam, Kemaliye, Sertkaya, Arpacılı, Bozdoğan, Acısu, Gümüşlü, Ortaköy, Tütüncüler, Balıklı adlarına rastlıyoruz. Tabi, tüm köyler gelirde berber gelmez mi, Kemaliye köyünün çadırının hemen yanında da berberin çadırı var yayla traşı için. Çadırı sadece köy muhtarları değil tabi, şenliklere katılanların çoğunda da çadırlar var. Hıdırnebi Oba’sında evi olmayanlar, burada kurdukları çadırlarda şenliğe ayrı bir renk ve hava getiriyorlar tabi.

 

Kurulan horon halkalarını anlatmama gerek kaldı mı , Akçaabat olur horon olmaz mı hele de böylesine devasa bir Dernek’te. Yani “Orağın yedisi” şenliğine. Köylüler yazmış “orağun” yazmış, yöre lisanıyla, aslında onu yadırgamamak lazım. Güya biz, bir harf da olsa güya aklımız sıra “şehirleştiriyoruz” kelimeyi. Onu benim kusurum sayın siz. Ama horonlara heves ettim, her yer çamur, üstümüz başımızda çamurlandı. Öyle güzel oldu ki, o çamurlanmak bile ayrı bir güzellikti. Ayakkabılarımız sonra yayla çimenleriyle temizledik. Büyük oba’ya dönüp, söylemesi ayıp iki kilo et yedik. Ama etlerin koyun eti olduğu dendi ama sanki bize gelen böbrekler dışındaki et dana eti gibiydi. Hem böbreklerde tam pişmemiş getirilince o böbrek kokusu ile midemiz de kaçtı. Tekrar pişirsek de başkaca yerlerde yediğimiz etlere benzemedi. Yani, şenlik güzeldi ama belki de kalabalıktan olacak etleri hiç de güzel değildi Hıdırnebi’nin. Bize et veren orta yaşlı bayan, “kusurumuza bakmayacaksunuz, kalabaluk idi, hizmette kusurumuz olmiş olabilur ama başka zaman da bunu telafi ederuk” dedi ama ne fayda..Fakat, o yemeğin üzerine hemen yan taraftaki kahvede içtiğimiz üçer bardak demli çayın tadı hala damağımızda duruyor.  Böylece bitiriyoruz Orağun yedisi şenlikleri gezimizi, büyük bir hayranlıkla ve de takdir duygularımızla tabi.

Foto Galeri

0 yorum.

Duduzar’dan Bayburt kalesine (Bemsibeyrek)

Tarih 27 Ekim 2009, 12:15. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: bamsibeyrek, bayburt, beyböyrek, duduzar, erenli, mezar, turbe

www.karadenizolay.com (Özel-Bayburt)-Sabah kalkıp bir güzel Bayburt usulü kahvaltıdan sonra Duduzar’a gidelim istedim. Hem rahmetli dedemin her Bayburt’a inişindeki (yaz mevsiminde ayda bir kez) gitmezse olmazlarından olan Duduzar (Erenliköyü), bir başka adıyla da Beyböyrek (Bamsi Beyrek), Bayburt’a hakim bir tepede mütevazi bir türbe. Şimdilerde  Türbenin çevre düzenlemesi yapılıyor. Bir kaynaktaki bahiste “Muhammed Hanefi ,Hz. Ali’nin Keşif ordusu başında Bayburt’ta gelmiş ve burada Rum birlikleri ile karşılaşmıştır. Bu karşılaşma sırasında çıkan savaşta kendi oğlu Balca Köyü’nde, Sancaktarı Abdulvehhab Gazi Hz.(Beyböyrek denen zat) ise Bayburt’ta şehit düşmüştür” ibaresi yer almakta.

Güzel bir asfalt yolla  üç kilometre sonra ulaşıyoruz Beybörek’in eski adı Duduzar olan Erenli köyündeki türbesine. Dede Korkut hikayelerinde de geçen önemli şahsiyet ve komutandır Bamsi beyrek veya Beyböyrek. Duduzar da türbenin bulunduğu köy olduğundan bu türbeye, hem ziyaret ve hem de Duduzar da deniyor. Çocukluğumda dedemle Bayburt’a gittiğimizde dedem beni bu türbeye götürmek istemişti ama ben gitmemiştim. O dönemlerde yolu olsa bile araç yoktu. Gerekçem neydi şimdi tam olarak hatırlamıyorum ama dedemle gitmemiş olmayı, şimdi kendime kızarak daha iyi anlayabiliyorum. Çünkü bu tür yerlerle ilgili bilgileri her ne kadar biz günümüzde alabiliyor olsak ta o günlerde, büyüklerimizin bu türbeye atfettiği önemi kavramak içinde önemliydi.

Bize “Türbe” dendiğinde hemen aklımıza “Önemli Mezar” olduğu geliyor ama o mezarda kim var, oraya kadar pek inmiyor ve geçiştiriyoruz. İlk olarak Samsun’un Terme İlçesi’nde görmüştüm, uzunluğu ile dikkatimi çekmiş bir mezar vardı. Halam, “eski zaman insanları uzun boyluymuş”la bana açıklamıştı 4-5 metre uzunluktaki mezarı.( Cüneyd-i Bagdadi Türbesi; Terme ilçe merkezinin 10 km. güneyindeki Dibekli köyündedir. Halk arasinda, Bagdat’ta yasamis olan Cüneyd-i Bagdadi’nin Türbesi olduğu inanci yaygindir. Fakat bir baska görüse göre de: türbede kubatogullanndan Cüneyt Bey adli bir komutan yatmaktadir. Bu komutan Mogol istilalari sirasinda Canik (Samsun) Beyligini Timur ordularina karsi savunmus bir kahraman ve sehittir. )

 Şimdi o Bayburt’taki Beyböyrek’e ait olan Duduzar’daki Türbede  4  metre uzunluğunda bir mezar. Annem, dedemin babası Aliefendi’nin bu Türbeye çok özel önem verdiğini ve bu yüzden de dedemin her Bayburt ziyaretinde mutlaka Duduzar’a çıktığını söylüyor. Lise müdürü ağabeyimse meğer dedemle benden daha iyi arkadaşmış, o da o günleri şöyle anlatıyor;

“Biz dedemle çıkardık oraya, o hızlı giderdi ben arkasından koştururdum ama gene de geride kalırdım.bacaklarım küçüktü. ‘gitmeyelim, yeter’ derdim ben ama O, ‘olmaz’der giderdi. Bende yalnız kalmamak için mecbur giderdim peşinden.2-3 kere gitmişizdir böyle. Bana ne anlattıkları kalmadı aklımda, zaten burnumdan solurdum, ben de sormazdım neden geldiğimizi. Hem işin sonunda döner vardı tabi. Biz dedemle çok iyi arkadaştık. Çoruh lokantası vardı, yarısı Çoruh nehrinin üstünde, ben kuru fasulye yemek isterdim bazen ama o bana ‘oo evde yiyeceğin şeylerle harcama zevkini’ derdi. Dedemin felsefesi öyleydi, iyi yönleri çoktu rahmetlinin”

Belki şatafatlı bir özelliği yok Türbenin çok sade bir görünümü var.  Bayburt taşı ile şimdi Türbeyi çevreleyen bir bahçe oluşturuluyor. Türbeye girilince Yasin veya üç ihlas ve bir Fatiha okunması adettendir. Annem, Yasin okunmasından yana tabi. O tür yerlerde en uzun olan dua en makbul olandır anlayışı vardır. Yeğenlerimizle birlikteyiz ve onlar için Türbe anlamı, tıpkı benim çocukluğumdaki gibi sanırım. Onlar işin oyun tarafındalardı ve mezar adabına pek de itibar etmiyorlardı. Hem yüksek sesle konuşuyor ve hem de abi-kardeş gülüşüp eğlenebiliyorlardı biz Fatiha okurken.

Bedirhan olan küçük yeğenim, “illa da kale” diyordu. Nitekim, biz türbeden çıkınca O , “ben Bayburt kalesini çok seviyorum” diyerek ön açtı zaten.. Böylece bizim de Bayburt’taki rotamızı belirlemiş oldu. Onu kıramazdık. Annem, hani bazıları vardır, yaşlıdır ve bir yerlere gitmek istemezler ve bahane uydurup, gidilecek yerlerden geri kalırlar. Annem o tarz insanlardan değil işte, ona Karadeniz bölgesinin en yüksek dağını söyleyin mesela, “hadi anne Kaçkar dağına”  o size “gelmem” demez, kesinlikle o çocuklar yanında olduktan sonra da onlar gibi enerjik olabiliyor ve hiçbir ağrısı, sızısı veya yorgunluk belirtisi bile göstermeden gezebiliyor. Çok zamanımızı almıyor Bayburt kalesine çıkmak. Bayburt kalesi, Bayburt’u size kuşbakışı seyrettirebiliyor.

Bayburt kalesi girişinde Bayburt manzaralı piknikçilere rastlıyoruz. Belli ki bunlar, semaverleriyle sergileriyle bu manzaralı yerin müdavimleri. Önceleri girişi ve kapıları harabeye dönmüştü Bayburt kalesinin ama şimdi, her ne kadar bazı bölümleri sırıtsa da restore edilmiş olmasıyla bir “eser” niteliğine bürünmüş haliyle cezp ediyor. Normalde ülkemiz sınırlarını aşıp, Gürcistan’ın Acaristan özerk bölgesi başkenti Batum’dan denize dökülen Çoruh nehri, Bayburt’un kalesi gibi adeta bir simgesi. Koskoca nehir, Bayburt’u iki yakalı hale getiriyor ama köprüler, her iki yakayı birbirine bağlıyor zaten. Kaleden Bayburt’a baktığınızdaki manzara, belki İstanbul boğazını, Gülhane parkındaki Saray Burnundan seyretmeye benziyor. Düşünsenize semaverinizle orada piknikçilerin yerinde olup, o manzarada çay içmenin keyfine varmak ne demek?

 

Kaleden bir yandan Bayburt’un şehir merkezini bir yandan da Çaykara yolunda oluşan yenişehri ve kaleardını görebiliyorsunuz. Şehit Osman tepesi, hem ziyaretlerin ve hem de çocuklar için ayrı bir eğlence yeri. Bayburt’ta merkeze sıkışmış yoğunluktan çıkmış ve bir modern kent haline hızla bir dönüşüm yaşıyor. Bir yandan TOKİ tarafından yaptırılan konutlarla bir yandan Bayburt’u çevreleyen tepelere kurulan yazlık villalarla şehrin çehresi de değişiyor.Kalede biraz gezindiken sonra Veyselefendi mahallesine  geçiyoruz. Arif aganın evi orada çünkü. Oğlu 30 yaşlarındaki Yücel’in 4 çocuğu var. Büyük olanının adı Binnure ama diğerlerinin adlarını soruyorum yanımda oturan Yücel’e. Yücel, sessizce işaret parmağıyla babasını gösteriyor ve başkada bir ses çıkarmıyor. Hemen karşımızda da babası var Yücel’in. Israrla soruyorum ama beklediğim yerden bir cevap gelmiyor, kendimce “hatamı yaptım” diye düşünüyorum. Sonra Yücel’in işi çıkıyor ve o evden ayrılıyor, bu kez babası Arif Aga, “soruyu yanlış yere sordun” diye lafa giriyor.

“Neden?” diyorum, “niye olacak, o benim yanımda kendi çocuklarının adını söyleyebilur mi? Sen onu bana soracaktın, benim yanımda o hiç konuşmaz” diyince anladım. “sen neden izin vermiyorsun konuşmasına” diyorum ama “ben ona sus, konuşma dememişim ki, o kendi konuşmaz.” diyerek, o yöredeki kültürü, örf ve ananeleri, gelenek ve görenekleri ima etmiş oluyor. O sırada yanımızda olan Yücel’in annesi de söze giriyor ve eşini destekler nitelikte , “mustabey, 12 yıldır evlidir Yücel, bilir misin eşine bir defa olsun ‘bana bir su ver’ dediğini duymamışımdır. O benden ister, anne yemek, anne su der ben yönlendiririm” diyor. Anlıyorum, daha fazla irdelemiyorum, çocuklara dedeleri ile bir fotoğraf çekiyorum ardından da onların “misafir odası” adını verdikleri, misafirden başkalarına açık olmayan odaya geçiyoruz. Orada evin reisi Arif amca ile eşine, uzun ısrarlardan sonra ilk kez birlikte fotoğraf  çekebiliyoruz (Bu fotoğraf için ben dışarı çıkıyorum, bu pozu oğluma çektiriyorum) Tabi odada başka kimse yokken ben dahi.

Rahmetlik dedemle Bayburt’a geldiğimiz de  Ulucami’nin hemen önündeki lokantanın cadde üzerindeki önünde  odun ateşinde döner yaparlardı. Dedem, namaza girip çıktıktan sonra orada döner ısmarlardı, lavaş ekmeği ile, Onu anımsadım. Bayburt’ta  Doğalgaz nedeniyle caddeler de  çalışmalar var ve trafik oldukça karışık bir akış içinde. Zaten ufak bir il Bayburt ve bir tek ana cadde üzerinde yoğunlukla konumlanmış, ama gezmeye bir gün yetmiyor. Yeni oluşturulmaktaki aslandağ’a gidemiyoruz, şehir içinde caddeler trafiğe kapalı ama biz Bayburt saat kulesini zaten biliyoruz. Bayburt’un mağaralarını, yer altı şehirlerini yazmakla bitiremeyiz. Aydıntepe’deki yer altı şehri başlı başına bir yazı konusu zaten. Ama Bayburt, her ne kadar nufusunun çoğu gurbetlerde olsa da, gurbetteki insanlarının gönlündeki altın tahttır.

 

Sözün burasında Bayburtlunun biri yeni bir iş kurmak istiyor ve arayış içindeyken  Trabzon’a gidiyor ve “kendin pişir kendin ye” diye tabir edilen mangal tarzı bir işyeri görüyor. Kendince bu işi İstanbul’da yapmaya karar veriyor. “sermaye istemez, bir mangal bir tabela, bu güzel iş” tamam diyor. İstanbul’da yer buluyor, mangalı da yaptırıyor ama Trabzon’da gördüğü o tabelada ne yazdığını bir türlü hatırlamıyor. Tabelacıya siparişi kendince veriyor ve dükkanına asıyor. Asılan tabelada “kendin pişir kendin ye” yerine , “sen seen bişür, sen seeen ye” yazıyor.

Çoruh nehri, Bayburt’tan doğuyor ama Bayburt kalesi gibi Türkülerde meşhur değil. İşte Bayburt kalesi, tarihinin derinliklerini günümüze getirirken, Turizm alanında Kültür Turizmi, Kış Turizmi,Yayla Turizmi, Akarsu Turizmi (Kano-Rafting),Dağ ve Doğa Yürüyüşü, Mağara Turizmi, Kamp ve Karavan Turizmi, Sportif Olta Balıkçılığı, Kuş Gözetleme ,Bitki İncelemesi yapılabiliyor. Kültür varlıklarını benim burada yazmam elbette mümkün değil. Hem resmi bilgiler, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın web sitesinde de var var ama hiçbir bilgi, kişinin kendi gözleri ile gördükleri ve gözlemleri ile elde ettiği bilgi kadar sağlam olmuyor. Bende resmi bilgilere bakıyorum ama mesela yemek kültüründe bile Bayburt’un yemek listesinin binde birine bile yer verilmemiş. Gavut, ziron , Gendime yok mesela.umarım onları da Bayburt üniversitesi halleder.(yazı ve fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK-Bayburt)

 

0 yorum.

Uludağ'da telesiyej safari

Tarih 27 Ekim 2009, 11:17. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: bursa, kar, türkiye, uludağ

M. Kemal AYÇİÇEK – Şubat 2009

www.karadenizolay.com (Özel)-Bir gün Uludağ’a çıkayım dedim ama nerden gitsem iyi olurdu. Karayolu da var teleferik’te ama teleferik’e birkaç kez binmişliğim varda karayolundan hiç çıkmamıştım Uludağ’a. Dolmuşlarının yerini de sorsam söylerlerdi ama yok ben yine bildiğim yoldan gideyim. Ne de olsa “en kısa yol bildiğin yoldur” diye bir söz de boşuna söylenmemiştir sanırım. Ben de öyle yaptım, Heykel’den bir dolmuşa atlayıp Teleferik’e gittim. O binayı tanıyorum, otuz üç yıl önce yine gelmiştim hatta o zaman ilk kez bindiğimizde havada asılıda kalmış, ufacık yüreklerimiz büyük korku atlatmıştı. Teleferik nedir ne değildiri öğrenmeden öylesi havada asılı kalmak ve asılı kalınca da içinde bulunduğumuz kabin, rüzgarın etkisiyle bir de sallanmaya başlayınca işte varın siz o andaki hisleri düşünün. Bağrışanlar, ağlayanlar sizi de etkiliyor tabi.

Dış kapının camında bir yazı, “hava muhalefeti nedeniyle kapalı”. Buyur işte, bir şeye niyet ediyorsun ve sonrada oradan geri dönüyorsun. Ama yinede içeriye girip sormak lazımdı. Merdivenleri çıkıp içeri giriyorum ama benden önce soranlar var zaten, onlar “bekleyelim mi, açılır mı? Bugün sefer olur mu?” diyorlar. Onlara verilen cevap bana da verilmiş oluyor tabi ama umut yok. Görevli, “bugün seferler açılmaz zannetmiyorum, yukarda fazla rüzgar var” diyor ve isteyene de teleferik istasyonunun telefon numarasını veriyor. Bende aldım numarayı, belki ararım diye ama ona daha sonra gerek kalmadı. O gün, çıkamadım Uludağ’a.bir sonraki gün denerim dedim artık.

 Bir sonraki gün aynı yere geldim yine bu kez de yine “rüzgar var” denildi ve sadece tek yön ücreti olarak 3 lira aldılar bilet için. “Yukardan dolmuşlarla dönersiniz” Biraz bekledikten sonra Teleferik gözüktü, yanaştı ama görevli saydı 21 kişi tam sıra bana gelmişken çekti zinciri. Bir şeyde söylemedi. Neyse bir sonrakini bekledik ve ona ilk önce ben bindim. Kapı kapandı ve yaylana yaylana başladık yükselmeye. Harika bir şey, Bursa’ya kuş bakışı sayılır türden bakarak yükselmek. Manzara mükemmel. İlk durak Kadıyayla. Burada araç değiştiriyoruz. Kimileri burada iniyor, piknik yapmak veya at binmek isteyenler tabi. Burada kiralık atlar var, düzlük de bir çimen, yaylada at binme keyfi sürüyorsunuz. Daha önce Atlara binip binmemiş olmanız önemli değil zaten atlarda eğer de var ve azcık cesaretiniz varsa atlıyorsunuz at sırtına “deh” diyince zaten gidiyor, at işini biliyor yani nereleri gezdirmesi gerektiğini de siz sadece üzerinde durabilmeyi becerin yeter ki.

Teleferik’te ikinci ve son durak Sarıalan yaylası. Burada piknik alanları gezi alanları ve cafeler lokantalar oteller var. Çocuk parkı ve güzel çamlık alanlarda dilediğiniz gibi yayla havası soluyorsunuz. Tabi buralar, Uludağ’ın yinede etekleri sayılıyor. Uludağ’ı Uludağ yapan o kayak o oteller ve kayak pistlerinin bulunduğu yere ulaşmak için 7 kilometre daha dolmuşla gidilmesi gerekiyor. Ama ben önce orada bir gezinti yapıp, iki de demli çay içtikten sonra dolmuşlardan birine binip ilk kez oteller bölgesine geçiyorum. Yol boyunca buzdan kaymış veya yan yatmış araçlar görüyoruz. Virajlı yollar biraz tehlikeli demek ki. Son durak dendiğinde iniyorum. İlk göze çarpan yoğun bir kalabalık oluyor. Gözünüzün alabildiği her yer zaten kayak pisti, bir yanda yeni öğrenmeye çalışanlar bir yanda onlara nispet edercesine kar üzerinde dans eder gibi kayan çocuklar, öbür yandan düşenler, bir yandan telesiyejlerde kuyruk bekleyenler derken faklı bir aleme geldiğinizi anlıyorsunuz.

Televizyonlardan başka yerde profesyonel kayakçılar görmemiştik. Tamam gördüğümüz pistler vardı ama Uludağ’ı gördükten sonra bizim gördüğümüz pistlerin onların yanında pist olabilmesi için kırk fırın daha ekmek yemesi gerektiğini anlıyorum. Bu hem Erzurum da Palandöken kayak merkezimiz için hem de Gümüşhane’deki Zigana dağı kayak merkezi için maalesef böyle. Uludağ’daki atmosferi gördükten sonra Gümüşhane’de Bayındırlık ve İskan Bakanı Faruk Özak’ın da hayata geçirmek için uğraştığı Çakırgöl kayak merkezinin ne kadar önemli olduğunu da anlamış oluyorum. Kayak ve kış sporları için sahile en yakın ve en elverişli olacak merkezin Çakırgöl olabileceği artık makul görülüyor.

Karkay telesiyeji ile tepeye çıkıyorum ve Uludağ’da adeta bir telesiyej safariye çıkıyorum. Sol tarafta televizyon ve telefon vericilerinin bulunduğu tepe de, sağ tarafta yazıcıoğlu ve Ağaoğlu otellerinin telesiyejlerinin olduğu tepeleri görüyorum. Kılık kıyafet, burası için uygun olmasa da neticede kayak yapmak amacıyla orada değiliz ve sadece gözlem ve gezi yapıyorum. Bunun yadırganacak bir yanını ben görmüyorum tabi. Telesiyejle tepelere tırmanmak bile benim için kayak yapıyormuş gibi bir hissi yaşatıyor bana(!) Biraz dolaşayım diyorum ıslatmayan kar üzerinde ama soğuk kulaklarımı sızlatıyor, fazla açılamıyorum ve hemen oradaki tesise giriyor, bir yandan sıcak çayımla ekmek içi sucuk yerken bir yandan da tepelerden süzülenleri seyrediyorum.

Oradan karşı tepeye çıkmaya karar veriyorum. Aşağıya inip bir süre yürüdükten sonra Yazıcıoğlu’nun telesiyejine 5 liraya biniyorum. Karkay tesislerindeki telesiyej 6 lira idi. Ama Ağaoğlu’nun Kuşaklıkaya telesiyejine binemiyoruz, kayakçı olmadığımız için bırakmıyorlar. Alkoçların pistide de bize uymuyor, orada kayakçıları yukarı yerden çeken sistem var. Tesislerin farklı hizmetleri var, fiyat farkını kıyaslamak için bu ücretleri yazmıyorum. Yazıcıoğlu’ndaki telesiyej daha uzun sürüyor.Ama ne yalan söyleyeyim bir büyük keyif alıyorsunuz telesiyejde. Hava soğuk olsa da değiyor, çünkü belli bir sürede varacağınız yer var. Kayakçılar, bu telesiyeji sadece yukarıya çıkmak için kullanıyor, sonra onlar kayarak iniyorken aynı yerleri siz yine aynı telesiyejle geriye dönüyorsunuz.

Havada donar gibi oluyorum ama bunu telesiyejin altından kayanlarla konuşarak aşıyorum. Birisi düşmüş ve kar ile bileğini ovuyor, “yaralımısın” diye soruyorum, “yok yok” diyor ama ben biraz yukarda aralarından sohbet eden iki kayakçıya onu söylüyorum. Onlarda hemen kayıyorlar düşen kayakçının yanına. Onlar karla yoğrulmuş insanlar ve kar üzerinde hareketi iyi biliyorlar ve zaten alanları orası. Kendi aralarında yardımlaşma gelenekleri veya dilleri elbette vardır, belki ben bunların dışından bir sivil gibi uyarma gereği duydum ama çok önemli bir sağlık sorunu olmadığını bende görüyordum zaten. Ne de olsa telesiyejdeyiz. Tepeden benim gördüğümü yerde kayanların görmesi kolay mümkün mü?

Her otelin ayrı bir telesiyeji var, veya ortak kullandığı telesiyejler var. Kimileri büyük pistleri kullanırken kimileri profesyonel pistleri kullanıyor.Tabi ben Uludağ’ın birinci kısmındayım. Uludağ 2. Gelişim Bölgesi’nde de oteller var ama o tarafa geçmiyorum. Nitekim, Uludağ’ı görmüş oldum. Yukarı çıktığımda iki bardak çay içtim ve 10 lira ödedim. Kayakçı değilseniz zaten sırıtıyorsunuzdur belki de ondandır ücretlerin pahalı oluşu. Orada Moğolların çadırlarına benzer bir dağevi var. Dağ evinin içinde bir büyük ocakta kütükler yanıyor. Orada her türlü içkide var gerçi ama belli ki onlar daha çok “şunu içtik” diyebilen tipler için olsa gerek. İki çayın lafımı olur dimi ama bende yani hem o soğukta bulmuşsun sıcak çayı onun parasının lafını mı yapıyorum ki? Tesisin dışına çıktım, bir ruzgar bir ruzgar yürümekte zorlanıyorum ama açılıyorum bu dağevine bir fotoğraf çekmem lazım. Hem yazın burasının manzarasını düşünemiyorum. Uludağ’ın zirvesinin arka kısmında müthiş bir manzara var ve buranın seyrine doyum olmuyor. Baraj veya göletlere hakim bir uçsuz bucaksız bambaşka bir atmosferi seyre dalıyorum. Tabi rüzgar buna daha fazla izin vermiyor, dönüyorum tekrar telesiyeje ve oteller bölgesine geriye dönüyorum.

Kar’a doyuyorum artık, gözlerim beyazdan başka bir şey görmüyor ve ama yeter diyorum. Dönmeye karar veriyorum. Güzel bir yürüyüşle artık dönerken teleferikle değil de karayolu ile inmek istiyorum Uludağ’dan ama dolmuşların nerden kalktığını bilmeden yol boyu yürüyorum. Hem çevreyi seyredip yürümek daha cazip oluyor. Araçlar için tek yön işareti var bu yolda ama ben yürüdükçe o kalabalık otellerin altından geçiyorum. Oteller bölgesinin giriş kısmında yolun birleştiği yerde bir dolmuşa işaret edip biniyorum ama meğer o araçta teleferiklere giden dolmuşmuş, aşağı inmiyorum. Karayolu ile inmek nasip olmuyor, şansıma yine teleferik düşüyor. Tekrar bilet alıp bu kez de teleferikle dönüşe geçiyorum. Böylece Uludağ’a veda ediyorum.

Kayak bilmemek sorun olmuyor tabi ama mesela telesiyejde o kayakçı olmadığım için binemediğim(Ağaoğlu telesiyeji) ve gidemediğim tepeyi düşünüyorum. Oradan Uludağ nasıl görünürdü diye düşünmedim değil ve bu sadece moralimi azcık bozdu. Her yerin bir kuralı elbette olmalı ve insanlarda o kurallara saygı göstermeli. Bunu anlattığım bir arkadaşım, “yav Ağaoğlu bizim Trabzonlu, söyleseydin ya” dedi ve oda gidemediğime üzüldü ama öyle şeylere çok önem veren biri değilim ki. Normal insanlar gibi gezip dolaşmak insanın hoşuna gider yoksa tanışlıklarla, birilerinin himmetiyle veya referanslarıyla yapılan geziler bana “sınırlı sorumlu taşıyıcılar kooperatif”lerini anımsatır. Neyime lazım, öyle şeylere gelemem ki. Kendimi biliyorum ve sadece yüreğimin “git” dediği yerlere gidiyorum ve öylece daha mutlu oluyorum.

Buradaki fotoğraf o tepedeki kayalıklara vuran rüzgarın eseri. Öylesine bir figür oluşturmuş ki rüzgar, kar tanelerinden adeta bir gül yapıvermiş. O müthiş manzaralı tepe burası. Siz olsanız böylesine yerlerde gezmek istemez misiniz? Kalın sağlıcakla.

0 yorum.

Osmanlı yadıgarı, İnkaya Çınar'ı

Tarih 17 Şubat 2009, 10:19. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: akçaabat, alaçam, also, arakli, araklı, ardesen, arhavi, artvin, bafra, balahor, bayburt, bayır, black sea news, cakirgol, caykara, cousine, culture, dağ, define, defineciler, dözköy, fatsa, folklore, fotoğraf, gazete, gezi, giresun, guide, gümüşhane, çalköy, çamur, ünye, şalpazari

M.Kemal AYÇİÇEK – 5 Şubat 2009

 www.karadenizolay.com (Özel)-Adına “yeşiller diyarı” denilince bizim Karadenizlilerin de göçtükleri yerlerin başında geliyordu Bursa. Yeşilliği ile ününde haklıydı tabi Koca şehir, tabela üzerindeki nüfusuyla bir milyon 825 gözüküyor. Ama güncel nüfusun 2 milyondan aşağıya olmadığı bir gerçekti. İşte O Bursa’daki bir ağacı anlatmak istedim bu yazımda. O herkesin “çınaraltı” diye tabir ettiği ve görmeyenlere anlattığı devasa İnkaya Çınarıydı. Bursa’da Çınarlar oldukça fazla ama İnkaya Çınar’ı, tek başına tüm çınarları anlatmaya yeter de artar bile. Görkemliliğine laf ettirmeyecek kadar boyutlu gövdesiyle çevresine yaydığı kollarıyla adeta doğayı kucaklayan görünümü, sizi büyülemeye yetiyor zaten.

Bir sabah kalktım, kahvaltı yapmamışım. Duyumlarımla düştüm yola. Önce yürümek istedim ama aç karnına yürümektense bir an önce kavuşayım sabırsızlığı ile atladım bir taksiye, ver elini İnkaya Çınarı. Çevrede bir gözlem yaptım, nerden bir fotoğraf çeksem ki bu devasa ağacı bir fotoğrafta anlatmış olayım diye ama nafile. Olmuyor. Tam altından fotoğraf çekseniz, gövdenin sadece bir kısmını ve dallarının çok azını kareye sığdırabiliyorsunuz. Baktım ki olacak gibi değil önce şu kahvaltımı yapayım dedim. İnkaya Çınarının altına oturdum ve tek kişilik bir kahvaltı istedim.

Bir tepsi geldi ki, ne bir kişisi tam 6 kişiyi doyururdu. Taze tereyağından, bal’dan, reçelden, peynir’e, Domates, salatalık, biberden yine yöreye has bir başka kahvaltılık ezmeye kadar, dopdolu bir tepsi bu. İnsan o tepsiyi görünce zaten psikolojik olarak doyuma ulaşıyor. Bir de büyük çay geldi ama ben o çayla yetinemezdim. Bir demlik çay daha sipariş verdim. Ama kahvaltıya başlayamıyorum. Çünkü başlarsam bitiremeyeceğimi görüyorum. Çınara baktım, altında gezinen ilköğretim düzeyinde bir öğrenci grubu. İçlerinden çelimsiz olan birine gidip, “kahvaltı yapmak isteyen arkadaşlarınla buyurun” dedim.  Bir süre birkaç arkadaşını ikna etmeye çalıştı onlar olmadı bu kez diğer arkadaşlarından ikisiyle birlikte geldiler. Tam o sırada da demlik çayımız gelmiş oldu ve çatal bıçak servisinin eklenmesiyle bir güzel kahvaltıyı birlikte yaptık. Otobüsleri kalkmak üzereyken de zaten benim kahvaltı arkadaşlarım vedalaşıp ayrıldılar. Yatılı öğrencilermiş meğer, çok iyi oldu. Kahvaltı tepsimiz de mutluydu. İsraf olmamıştı ve mükemmel bir kahvaltının sahipliğini yapmıştı o da. Tepsi, sunumuyla bizlerin mutluluğuna sevinmiş gibiydi. Ya da ben öyle anladım veya algıladım.

Biliyorum, siz şimdi bu kahvaltının kaç lira olduğunu merak ediyorsunuz değil mi? Onu da söyleyeyim, inanmayacaksınız ama yine de söylüyorum tamı tamına 12 lira. Bir büyük çay, bir demlik çay ve o kocaman kahvaltı sofrası sadece 12 lira. Ben de şaşırdım ama bana şunu söyler gibi olduklarını anladım, “ burasını köy muhtarımız işletiyor. Burada kahvaltıya konan her şey, köyümüzdeki ürünler, hepsi doğadan ve kendi köylümüzden alınıyor. Hem köyümüz bu Çınar sayesinde gelişiyor bizde bunun karşılığını köylünün ürünlerini sunarak bir vefa olarak bu hizmeti veriyoruz. Onun için çok uygun oluyor” başkaca izahını kendime yapamadım ve de sormadım zaten.

Bir süre daha oturdum aynı masada, bu kez gelen gidenlerin İnkaya çınarı ile ilişkisine dikkat kesildim. Bir öğrenci grubu, Çınarı kollarıyla sarıyor ardından o çınara sarılanlar topluca fotoğraf çekiliyorlar. Tam 9 kişi sayıyorlar.  Hatıra fotoğrafını Çınar’ın koca gövdesine yaslanarak verdikleri pozlarla anlamlandırıyorlardı. Çoğunluğu öğrenci grupları, bir otobüs geliyor bir başkası kalkıyor. Ziyaretçiler, genellikle ellerindeki cep telefonlarıyla fotoğraf çekmeye çalışıyorlar. Ara sıra da her hallerinden sevgili oldukları belli olanlar ziyaretine geliyor Çınar’ın tabi arada kaçamak yapanlarında orada sırıttığını anlıyorsunuz. Kiminin derdi var dilek diliyor, kimi dua ediyor kimi sadece çay içip, seyre dalıyor. Kalktım yerimden o hani Osmanlılar dönemindeki “kavaksuyu” dedikleri, bu inkaya Çınar’ının hemen altında bulunan bir başka Çınar’ın içinden akan suyun fotoğrafını çektim. Bir ağaç gövdesinden yapılmış kuruna akan su, Çınaraltında küçük bir dereye dönüşüyor.

Köyde muhtar, her şeye kadir.Köylüleri öylesine bilinçlendirmiş ki, yörenin turistik amaçla gezilmesi sırasında olası vatandaşların şahsi arazilerine girişin yasak olduğunu belirten yön levhaları, köyün girilmesine izin verilmeyen yollarında hep uyarılar var. Mesela, İnkaya mağaraları da varmış ve buraya gelen bazı uyanık tipler, mağara merakı diye izin alıp gidip define arıyorlar veya tespit yapıp uygun bir zamanda gece yarısı aynı yere kazma ve küreklerle gelip, köylüye rahatsızlık veriyorlarmış. Bu inkaya mağaralarını bende duydum ama Turizme kapalı olduğunu söyledi köylüler, sonra da “görmek isterseniz köy muhtarından izin almanız lazım” dediler. Ama ardından da mağara önünde köy evleri olduğunu vurguladılar. Böylede olunca muhtara gidip, izin alıp bir de oradaki evleri rahatsız etmenin değmeyeceğine karar verdim. İnkaya’da Çınar’la yetinilebileceğine karar verdim.

 Ardından aynı zaman da restoran da olan tesislerin balkonuna geçip bir demlik çay daha sipariş verdim. Belikli burada çay işine bakan arkadaşlar, güzel çay yapmasını biliyorlar. Damak tadına önem veren ve de çaydan anlayanlar, ne demek istediğimi iyi anlamışlardır. Aynı yerde iki demlik çay içiliyorsa o çay, gayet güzel yapılıyor demektir. Bir demlik çayı içerken tekrar tekrar tüm dallarına varıncaya kadar gözlerimi Çınar’dan ayıramıyorum. Her bakışımda gerçekten bir imparatorluk edasını yansıtıyor o çınar ve sizinle sanki konuşuyor. Kimi yerlerde lodos Çınarları devirdi deniyor ama bakıyorum hem de bir tepede olmasına rağmen devasa çınar, nasıl rüzgarlardan, kardan korunmuş ve de bir dalı kırılmamış veya devrilmeden sapa sağlam ayakta kalabilmiş. Tam beş saattir buradayım. Çınar’a bir tepeden bakıyorum, bir altından bakıyorum ve kendimce hesaplar yapıyorum. Kendime sorum “bu ağaçtan kaç ton odun çıkar” diye..

İnkaya’dan Murat’a sordum, “kaç ton odun çıkar” diye, biraz düşündü “100 ton” dedi. Ben de çok düşündüm, ölçtüm, biçtim, kamyonlara yükledim ve 149 buçuk 150 tonda karar kıldım. Bir başkası 50 ton diyebilmişti. Oysa baktığımız şey aynı ağaçtı. Kiminin 50 kiminin 100 dediği benimde 150 ton odun çıkar dediğimiz ağaç, Bursa’da Uludağ yolunun Çekirge çıkışından 3 kilometre uzaklıktaki  İnkaya köyündeki o muhteşem çınar ağacıydı. 1976 yılında okul gezisiyle çıkmıştık aslında yıllar sonra anımsadım ama o zamanlar, şimdiki gibi çevre düzenlemesi yoktu. Ve biz bir otobüs dolusu öğrenci, nereye niçin gittiğimizin belki farkında da değildik ya da gezdiğimiz ağacın 600 yıllık koca bir İmparatorluğu andırdığının önemini kavramaktan uzaktık. Kısaca o zaman teşbihte hata olmaz babından söylüyorum, öküzün trene bakması gibi bakmıştık belki de ve o dönemlerde, ağaç ile tanıştığımızı belgeleyecek bir fotoğrafımızı çekecek cep telefonumuz yoktu.

Şimdi bakıyorum, bir anıt ağaç, geleninin gideninin ellerindeki çeşitli fotoğraf çekim aletleri, (cep telefonu, kamera) ve Fotoğraf makinalarıyla sadece kök kısmında çekildiği fotoğraflara konu mankenliği yapıp, poz veriyor! Devasa bir Çınar, inkaya çınarı. Fotoğraf makinalarının objektifine sığmıyor. Sığabileceği kareyi çekebileceğiniz uzaklığa gittiğiniz de de o ihtişamını göstermiyor, tabiata uyumlu bir ağaç havası veriyor. Ama öyle değil gerçek. Bursa’nın Osmangazi Belediyesi, İnkaya Çınar’ı altına  hakkı olarak bir kitabe koyarak, Çınar’ın havasından yararlanmaya çalışıyor.

Kitabe’de, “Platanus Orientaus, Doğu çınar’ı 600” başlığı konmuş 2007 yılında. Yani Çınar, şuanda 602 yaşında oluyor. Kitabenin aynı sayfasında Çınar’ın  35 metre boyunda, 3 metre eninde ve 920 metre de çapında olduğu yazıyor. Diğer sayfasında ise, “doğal çevremizin en kıymetli ve heybetli ağacı olan çınar, Osmanlı kaynaklarında kavak olarak da anılmıştır. Kavaksuyu, kavaklı camii, bunun şahididir. Bursa ile özdeşleşen çınar, asırlar boyu yaşaması ve canlılığını koruması sebebiyle Osmanlı Devleti’ne benzetilmiştir. Kültürümüzde ise ihtişam ve istikrarın sembolü olmuştur. 600 yaşındaki İnkaya çınarı ise bunun en önemli göstergesidir.

Muradiye’de çınarların gölgesinde uyuyan Ahmet paşa şöyle diyor, “ Çun kim Çınar gibi götürdün niyaza el zar ile baş açıp yüzün ol serv-i naza tut”

Bülbül güle açık olduğu gibi Kumru’da Çınar’a aşıktır. Hayatla dopdoludur Bursa’nın çınarları, tarihe giden yoldur Bursa’nın Çınarları”

Bakıyorum, çok güzel çay bahçesinde o ihtişamlı ağacın altında oturup da bir bardak çay içmeden dönenler çok oluyor. Ya o insanların zamanı yok diyorum ya da bir bardak çayı o çınar altında içmenin keyfinden haberdar değiller. Belki de çay ücretlerinden mi çekiniyorlar. Hayır, Çınar altına gelen giden insanlar da bir zaman telaşı var sanki, sabırsızlanıyorlar, “gördükya gidelim” mantığı hakimmiş gibi geliyor bana. Oysa ben Bursalı olsam kesin en az her hafta sabah kahvaltını ailece orada yaparım gibime geliyor. O temiz havada ve o muhteşem manzarada kahvaltının tadına da doyum olmuyor, o atmosfere zaten doyulmuyor. Kimbilir o çınarın altında kaç beste, kaç şiir kaç yazı kaleme alınmıştır. İnsana öylesine bir ufuk veriyor ki bunu burada anlatmak, kör’e renkleri anlatmaya benzer.

Abartıyor değilim, İnkaya Çınar’ını kim görse yakından sanırım o Çınar’ın etkisinde kalıyor. Ben biraz daha fazla etki altında kalmış olabilirim çünkü ta çocukluğumda gördüğüm ve unuttuğum bu dev çınarı yıllar sonra yeniden aynı şekilde görmek belki beni fazlasıyla etkiledi. Belki de o manzara ve atmosfer tamda düşlediğim dinlence anlayışıma uygun düştüğü için hoşuma gitti. Hatta orada çalışanlara da takıldım, “böyle güzel yerde çalışıyor olmak herhalde çalışmak değildir” diye, ama ballı meyve kokteyli getiren garson, sanki o havada değildi. Aşırı bir mesaimi var çalışanlar için onu da sormadım gerçi ama hani horon dışarıdan kolay gözükür diye de bir tabir vardır, onu da unutmamak gerekir tabiî ki.

İster istemez insan böylesine tarihi bir Çınar’ı bulunan inkaya köylülerine imreniyor. Bir yandan Osmanlı yadigarı devasa Çınar’ın tek dalına tamah etmedikleri, kesip satmadıkları veya odun edip yakmadıkları için, bir yandan da gözleri gibi bakıp, koruyup bugünlere gelmesine katkı sağladıkları için. Çınar dalları altına konmuş demir takozlarla Çınar ağacına destek verdikleri için emeği geçen herkese teşekkür etmek, orada da içimden geçmişti ama “söz uçar yazı kalır” diye ben buradan teşekkür ediyorum. Biraz rüzgarı vardı ama tatlı bir esintiydi. O köyün insanlarına yedisinden yetmişine varıncaya kadar hepsine o Çınar’ın şahsında teşekkür ediyorum. Nice asırlara diyerek.Aşağıda güzergahı veriyorum. İnkaya Çınar’ından başlayacak Kültür turlarının bu yıl başlaması bekleniyor, umarım hayata geçer.

`Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Turu`

TUR GÜZERGAHI

Osmanlı`nın kurulduğu bölgelerden başlayacak ve yine Osmanlı`nın son zaferi olan ama aynı zamanda Kurtuluş Savaşı`na da altyapı oluşturan Çanakkale`de son bulacak organizasyonun adı `Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Turu` olarak belirlendi. `Kuruluştan Kurtuluşa Tarih ve Kültür Turu` Söğüt`teki Ertuğrul Gazi ve Dursun Fakih türbelerini ziyaretle başlayacak ve ilk gün 24 Oğuz Boyu`nu temsil eden çadırlarda konaklanacak. Ertesi gün Bilecik`te Şeyh Edebali Türbesi ziyaret edilecek. Sonra İznik`e geçilerek bölgedeki tarihi mekanlar, çini atölyeleri gezilecek ve bir gece de burada kalınacak. Sonra Bursa`ya gelinecek.

 İnkaya Çınarı`ndan başlayacak ziyarette, kabri Bursa`da olan 6 padişahın türbeleri (Osman Gazi, Orhan Gazi, Murad Hüdavendigar, Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, İkinci Murad) ve diğer tarihi yapılar ziyaret edilecek. Bursa`da gezilecek yerler ise; Tarihi İnkaya Çınarı, Murad Hüdavendigar Cami ve Türbesi, Muradiye Camii ve Türbesi, Tophane`deki Osman Gazi-Orhan Gazi Türbeleri, Üftade Hazretleri Türbesi, Ulu Cami, Orhan Cami, Hanlar Bölgesi, Emir Sultan Cami ve Türbesi, Yeşil Cami ve Türbesi, Yıldırım Bayezid Cami ve Türbesi, Kent Müzesi ve Kaplıcalar Bölgesi olacak. Bursa`ya gelenlere, mehter konseri dinletilmesi, Kılıç Kalkan gösterisi izletilmesi, Hacivat-Karagöz oyunu seyrettirilmesi, Bursa`nın dışında tadamayacağı lezzetlerin tattırılması planlanıyor. Ziyaretçilerin kentten ayrılırken Bursa`yı temsil eden bir hediyelik eşya alabilmesi için de bu konuda üretim yapılması hedefleniyor. Turun Bursa ayağı 3 gün sürecekmiş.

 Yazıya başlarken söylemiştim ya hani Bursa’da hatırı sayılır orandadır Karadenizliler, başta Trabzon, Artvin, Rize, Giresunlular başta olmak üzere. Ben bu yazıyı yazdıktan sonra Bursa’da oturan Trabzonlu birine pas attım, “eksik mi yazdım” bir bak diye. Kemal o’nun da adı. “Ben böyle hiç bakmamıştım abi” dedi ardından da, “ben sadece muhteşem manzarasına ve bir de gözlemeci kıza bakardım” dedi. Ben, orada gözlemeyi fark ettim de kimin yaptığına pek bakmamışım, eksiğim de o olsun artık. Kalın sağlıcakla.

 

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

0 yorum.

İnsan denen mahluklar!

Tarih 22 Aralık 2008, 10:04. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: amasra, ardanuç, ardeşen, arhavi, artvin, aydıntepe, bartın, bolu, borçka, demirözü, derepazarı, dörtdivan, fındıklı, gerede, güneysu, hemşin, hopa, ikizdere, iyidere, kalkandere, kelkit, kurucaş, köse, kürtün, murgul, pazar, torul, ulus, yusufeli, çamlıheşin, çayeli, şavşat, şiran


Sırma’nın Ankara’dan Trabzon’a gelme hikayesi 

M. Kemal AYÇİÇEK – 8 Aralık 2008

www.karadenizolay.com (Özel)-Babamı bilmiyorum ama annemden iki aylıkken ayrıldığımı dün gibi hatırlıyorum.insan denen mahluklardan biri, güya ağabeyimin asıl sahibi. Önce bir telefon görüşmesi yaptığını duyar gibi oldum. Gerçi insan denen o mahlukları daha yeni yeni tanımaya başlamışım ama hep o ağabeyimin sahibini görüyordum.

İstemeden de olsa o kulak misafiri olduğum ağabeyimin asıl sahibinin telefon konuşmasında sanki beni vermek için birisini aradığına tanık oldum. İşte o an sanki başımdan aşağıya sıcak su döktüler. Fena oldum. O ilk görüşmesinde net bir sonuç alamadı. Karşı tarafta konuştuğu her kimse, o da o’na “abi” diyordu. Onu anladım sadece..sonra bir başkası için tekrar “abi” dendiğini duydum.

 

Hani ağabeyimin asıl sahibi olmasa o kadar güvenmeyeceğim kendisine ama ağabeyime çok iyi bakıyordu. Görecektiniz onların boğuşmalarını, kavga ediyorlar adeta. Bir keresinde ağabeyimi yere yatırdı ve sırtüstü boğazladı da ama ağabeyim o’nu iyi tanıdığı için ufacık bir kelle numarasıyla kurtuldu. Sonra o ağabeyimin peşi sıra çok koşturdu zaten ama onların ki oyundu biliyorum ve nasıl anlattıklarını merak ediyordum.ama dedim ya o’na güvenim, bu ağabeyimle olan yakın alakasındandı. Babama güvenmezdim o kadar. O adam işte aldı beni, güya sevdi, okşadı sonra da bir karton kutuya yerleştirdi.

Türkiye’nin başkentindeyim, Ankara’da. Yani, düşünsenize koskoca ülkenin yönetildiği yer burası ve ben işte bu metropoldenim. Ama, o karton kutunun içine bir kap, kapın içine biraz (sevmediğim aslında) bişeyler (adlarını da bilmiyorum açıkçası) koydular. Benim yüreğim pıt pıt pıt diye atmaya başladı, bacaklarım titriyor. Her ne kadar kendime “yok bir şey, panikleme” diye teskin etmeye çabalıyorsam da olmuyor, buna engel olamıyorum ve bu titreme halen devam ediyor zaten. Hasta falan değilim ama ortalıkta bir şeyler dönüyor, bunun farkındayım.

Önce anneme sordum ama o da bilmiyor. Evet bir şeylerin olduğunu sandığını söyledi ama beni doğuran annemin tecrübesi vardır hani belki daha önce yaşamıştır belki farkındadır diye düşündüm ama yok, bu insan denen mahlukların işine akıl sır ermiyor yani. Neyse ben o akşam annemle  birlikteydim, bir de diğer kardeşim ama zaten benim küçük ağabeyim de ortalıktan kaybolmuştu. Sonradan büyük ağabeyimin sahibinin söylediğine göre o’nu Ankara’da birisine vermişlermiş.

Sonra ağabeyimin sahibinin ağabeyimle vedalaştığını gördüm. Ağabeyimin dilinden ben anlıyorum ama sahibim de anlıyor biraz. Hem onlar zaten iki yılı aşkın suredir tanışıyorlardı. Beni o kutuya koydular ve pat aracın arka kapağını küüt diye üzerine kapatmazlar  mı? Nereye götürüldüğümü bilmiyorum ama annemle de vedalaşamadık. Bilseydim yola çıkılacağını gider anneme son bir kez belki sıkı sıkıya sarılır ve belki azıcıkta memelerinden süt içer, kardeşimle azcık daha dalaşırdık. Ama buna fırsat bile bulamadım inanın. Kapanmıştım, etraf zindana dondu, kapkaranlık bir yer. Bir gürültü koptu, tam altımdan garip garip sesler geliyor. Sonra verdiğimiz molalarda baktım ben, o seslerin çıktığı yer, benim konulduğum yerin tam altında, insan denilen mahlukların bindiği araba dedikleri şeyin eksoz adını verdikleri bir gürültü aracı yani çok da önemi yok.

Kısa bir yolculuktan sonra o ses durdu. Birazdan benim üzerime kapattıkları o kapıyı yeniden açtı ağabeyimin sahibi, beni  koydukları o kutuyla birlikte aldı, lambaların yandığı ve adına ev dedikleri yere. Bir de ne göreyim orada ağabeyimin sahibinin biri kardeşi diğeri de torunu olan iki delikanlı. Hayda hiç tahmin etmiyordum ve de zaten beklemiyordum. O ağabeyimin sahibinin kardeşi olan büyükçe bir insan denen mahluk, bana önce pis pis bir baktı, sonra  gülmeye başladı. Baktım bende suratına, “hımm” dedim kendi kendime “sevdi beni”. Gerçekten de sevdi ama o diğeri, ağabeyimin torunu olacak olanı ise uzaktan beni seyrediyor ve “sevsem mi sevmesem mi” der gibi bakıyordu. Zaten o benimle diğer ağabeyimin sahibinin kardeşi olan gibi sevmedi, bunu sonraları anladım. Hatta bir keresinde ağabeyimin sahibi, beni ona emanet ettiğinde o benden çekindi bile, yani korktu mu, ürktü mü anlayamadım.

N eyse biraz benimle ilgilendiler sonra o yanan lamba dedikleri şeyler söndü, karanlıkta kaldım. Biraz kendi kendime söylendim ama kimse alınmadı. Bazen o ağabeyimin sahibinin bana laf attığını duydum ama takmadım bile. Hem zaten bende yorgundum ama bir sessizlik oldu. Ardından hava ışıdı ama yanıma gelen olmadı. Baya bir zaman sonra o ağabeyimin sahibinin kardeşi geldi yanıma, burnuma “piş, mış” gibi şeyler söylediyse de ben ona yüz vermedim. Nede olsa tanımıyordum değil mi? Hemen öyle yüz göz mü olacaktım, olmadım bende. Surat astım desem yeridir. Sonra o ağabeyimin sahibi geldi yanıma baktım yine niyeti kötü. Kutuyu temizlediler filan ama ben sabırla izliyordum sadece, “ne yapmak istiyor bu insan denen mahluklar” diye merak ediyordum ama onların ne yaptığı pek belli olmuyor.

Yine aldı kutuyla benim o akşamki arabanın arkasına koymaz mı? Yine karanlık tabi ve yine hiç sevmediğim çirkin ses. Pır pır pır filan başım şişti hep de aynı ses. Kısa sürede tahammül edilebiliyor ama uzun süreli aynı sesi dinleyince de başınız ağrıyor, yetmiyor bir sarhoş oluyorsunuz, bayılır gibi oluyorsunuz ama ona katlanmak zorunda olmaktan başka çerem olmadığını da anlıyorum. Yani istesem zaten bir şey yapamam ki, kapalı etrafım. Başımı kaldırsam üstte sert bir yere vuruyor zaten.iyisi mi bende koyup başımı yatıyorum. Uyumak istiyorum, tam gözlerim alacak hadi bakalım tekrar o üzerime kapanan kapı açılıyor, daha uyunur mu hemen gözlerim açılıyor. Bir bakıyorum burası hiç tanımadığım başka bir yer oluyor.

Ama bu sefer baya bi uzundu yolumuz. Ne tarafa gittiğimden haberim yok, adını duydum ama nerdedir nerden bileyim. O ağabeyimin sahibi, ağabey dediği insan denen mahlukla ne konuştuysa işte o telefonda konuştuğu onun ağabeyisinin dediği yere gidiyoruz meğer. Yine hava kararmıştı, bir ara yolun kapandığını duydum. Kendi aralarında konuşuyorlardı. Merzifon’u geçmişiz de Havza’ya gidiyormuşuz ama yolda bir trafik, bir trafik sormayın. Ağabeyimin sahibinin dediğine göre İstanbul’daki boğazköprüsü trafiği gibiymiş burada yol. İlerlemiyormuş ve zaten ilerde de üç şeritli insan denen mahlukların yolu tek şerite düşüyormuş, o tek şerite düşen yolda da tır ve kamyonlar yığılıymış ve trafik polisi dedikleri adamlar, o yolda karşıdan gelen araçları durdurup bir bizim beklediğimiz yerden araç bırakıyormuş, bir süre sonrada karşı taraftan gelenlerden öyle araçlar bırakıyormuş yani kısaca burada nerdeyse insan denen mahlukların dediğine göre iki saat zaman harcamışız.

Bir sıkışmışım ki sormayın, Allah’tan o ağabeyimin sahibi yanıma geldi de derdimi ona anlattım ki o beni uygun bir yerde indirdi. Güya hani ayaklarım biraz açılsın diye indirmiş gibi davrandı beni utandırmamak için bende zaten o havaya girdim, biraz gezindim felan onun bana bakmadığı yani beni gözlemediğine kanaat getirdiğimde de afedersiniz rahatladım. Hem açık hava da iyi geldi. O trafik dedikleri şey, belki de benim imdadıma yetişti ama tabi insan denen mahlukların bunu anlayabildiğini sanmıyorum. Onlar düşmüş kendi dertlerine, yok onlarda candır, onlarında ihtiyacı olabilir diye düşünce nerde. Hem sadece ben de değilim yani yollarda Allah sizi inandırsın kocaman kocaman kamyonlar üzerinde de bir yığın can var. Seslerini duyuyorum kimi zaman yol boyunca durakladığımız yerlerde ama tanışma fırsatımız olmuyor tabi.

Neyse ki o bekleyişten sonra tekrar yola koyulduk. Kısa bir zaman sonra Samsun dedikleri yere geldik. Burada da ağabeyimin sahibi beni aldı karton kutuyla ve insan denen mahlukların yaşadıkları çok katlı bir binanın içine girdik. Orada da ben beş kişi saydım. O evin büyük kızı, ortancası erkek ve bir de küçük kızları vardı. Ben en çok o küçük kızı sevdim çünkü o beni çok sevdi. Evin erkek olan çocuğu da sevdi ama o biraz havalardaydı yani beni öyle pek ciddiye almaz havalarında. Neyse burada ağabeyimin sahibi ve onun kardeşi ve torunu için hazırlanmış bişeyler yediler. Bana da bişeyler verdiler ama bende isimlerini bilmiyorum ki onları da söyleyeyim size ama yenebilecek şeyler diyeyim sizler anlayın artık.

Bir süre sonra hoppala tekrar kucaktayım ve o çıktığımz yerden iniyoruz ve onlar vedalaşıyorlar beni de yine o cehennem gibi yere koyuyorlar. Sıkıldım , hayatımda o kadar karanlık yerde kalmamıştım. Hayatıma gerçi iki ay önce başlamıştım ama olsun yani ilk kez onca uzun süre kapkaranlık yerde ve yalnız başıma annemden ve kardeşimden uzaklardayım hissine kapıldım. Bir yandan kara kara düşünüyorum, hem kapkaranlık yerde başka nasıl düşüneceksin ki ama annemi özlemeye başladım bile. Fakat, saatler oldu zaten annemden söz edilmiyor hatta annemin de sesini duymuyorum. Yanı kaygılarım da haklı çıkıyordum açıkçası. Yine o motor başladı çalışmaya ve o pır pır sesi yine aynı azap başladı benim için. Bu kez de bir hayli yol aldık sanıyorum çünkü o motor sesi çıktıkça bir yerde durmadığımızı anlıyorum. Zaten beni ona koydukları yer ile zaman zaman indiğimiz yerler hep değişiyor.

Sonra ağabeyimin sahibi ağabeyi ile telefonda konuşurken duydum, “Espiye’deyiz” dediğini hatırlıyorum. Ama kendi aralarında konuşuyorlar, zaman zaman ben laf atıyorum onlarda bana laf atıyorlar. Ben aslında kızgınlığımı anlatıyorum onlara ama onlarda sanki ben onlara “nasılsınız” diyormuşum gibi algılıyorlar ve güya benim gönlümü almaya çalışıyorlar. Seslerinden tanıyorum o ağabeyimin sahibinin kardeşi  daha çok konuşuyor benimle de zaten ve yol boyunca da susmadı pek. Bende onun inadına ara sıra lafını böldüm zaten, oh olsun az bile yaptım bence. Bir baktım, yine ağabeyimin sahibi telefonda bu kez, “ağabey, şu arabanı biraz geri çekseydin” deyiverdi. Bende sevindim. Bu demek ti ki artık yolculuğumuzun sonuna geliyoruz. Kendi aralarında konuşurlarken yol tabelalarına en son baktıklarında zaten “Trabzon”a on iki kilometre” demişti, o ağabeyimin sahibinin kardeşiyle gelen genç..

Yine karanlık ama gecenin ikisini geçmişmiş insan denilen o mahlukların dediğine göre. Sonra geldiğimiz yerde etraf aydınlandı. Meğer sokak lambasını yakmışlarmış ev denen yerden inenlerin ayak sesleri de bizimkilerin ayak sesleriyle karışınca “ooo hoş geldin”, “hoş bulduk” filan gibi konuşmalarını duydum. Bu yeni geldiğimiz yer, ağabeyimin sahibinin ağabeyinin eviymiş. Ağabeyimin sahibi beni koyduğu o karton kutuyla birlikte aldı ve ilk önce o ev denilen yere yine ben girmiş oldum. Balkon denen yere koydular, o evin sahibi de önce bana sert baktı, sonra eliyle işaret filan yaptı ve güya beni sevmeye başladı. Neyse ben onlara yüz vermedim öncelikle ama çok susamışım, bildiğiniz gibi değil. Beni balkona koydular, o ağabeyimin sahibinin ağabeyi bana sucuk dedikleri ama benim de hoşuma giden tatlı bir şey getirdi ve ardından da bir ufak tencereyle suyu getirince onunda notunu verdim, ne yalan söyleyeyim  işte o suyu getirdiği anda da sevdim zaten.Yani demek ki insan denen mahluklar da iyi olanları da var diyerek. Gerçi bana kötü davranan da olmadıydı zaten ya.

Bir süre benimle ilgilendiler ama sonra beni eve sokmuyorlar. Kutudan çıkmışım afedersiniz yine çok sıkışmışım, yani etraf da temiz ben çekiniyorum ama sıkışmışım. O ağabeyimin sahibi onları uyardı bana bakmamaları konusunda sanırım ve ben orada köşede bir yerde rahatladım. Sonra ağabeyimin sahibi temizledi gerçi ama bu kez de kapadılar balkon kapısını ve bana camdan bakıyorlar. Beni de içeriye alın diyorum anlamıyorlar, sonra o evin oğlu ve kızı da geldi yanıma, garip garip sesler çıkarıp bana el filan uzattılar tabi ben yine onlara pas vermedim. Bir ara yine ağabeyimin sahibinin kardeşi, birlikte yolculuk yaptığımız geldi artık onu tanıyorum ya onunla biraz şakalaştık, o da kapadı kapıyı. Ben itiyorum o kapıyor, sonra ağabeyimin sahibi geldi. O da koymuyor beni eve, bir ara nerdeyse kafamı sıkıştırdı balkon kapısına, ben içeriye girmeye çabalıyorum o bırakmıyor, neyse tabi ne de olsa o ağabeyimin sahibi ya. Ben geri adım attım, kapadı balkon kapısını, birazdan da ışıkları söndürdüler ama ben yermiyim, rahat verirmiyim öyle kolay kolay. Başladım ağlamaya, yalandan hem ağlıyor hem de laf atıyorum, bir süre buna devam ettim baktım ışık dedikleri şey yine yandı. Kapıyı açtılar, bu kez beni kutuya koydular ve evden çıkarıp yine oraya geldiğimiz arabanın arkasına koydular, yine o kapak üzerime “küüt” diye kapanmasın mı? Bende kendimce “oha” dedim ama gecenin o saatinde tabi, keşke sussaydım diye düşündüm o balkondayken. Aleyhime oldu biraz. Burada beni bırakıp gittiler. Canım sıkıldı, üzerimde bir tenta vardı, can havliyle onu kaldırdım, zar zor o üste çıktım. Bagaj dedikleri yer, neyse oradan gün doğuncaya kadar yoldan gelen geçen insan denen mahlukları seyrettim. Gün ışıyınca yine aldılar beni, yukarıya çıktık bu kez de  su böreği dediklerinden verdiler, yemedim. Kuymak dedikleri bir yemek çeşidinden verdiler, tadına baktım o kadar. Meğer, o “kuymak” dedikleri insan denen mahlukların yöresel yemekleriymiş.

Bir süre sonra yine hareketlilik başladı, beni aşağıya götürdü önce biraz gezinti yaptım kendi başıma bıraktılar ama yabancı çevre ne kadar rahat olabilirim ki, gittim kutuma girdim. Tekrar o arabaya bindirdiler ve kapı üzerime kapandı. Yine o motor sesi derken yine kısa süren bir yolculuktan sonra kapı açıldı, bana bir tane İstavrit dedikleri balıktan, arkasından da bu kez bir adet yine hamsi dedikleri balıktan verdiler.Onlar da Sürmene’nın Balıklı köyündeki balıkçılardan üç kilo hamsi, üç kilo sargan ve üç kilo da istavrit adını verdikleri balıkları aldılar kendileri yemek için. Bayıldım doğrusu.yine kapadılar kapıyı biraz sonra da yeniden kapak açıldı ki o da ne, cennet gibi bir yere geldiğimi fark ettim. Burasıymış meğer son durağım. Yiğitözü köyü diyorlar, ağabeyimin sahibinin dayısının evi burası. Onların mahallesinin yollarına beton dökülmüş, yol trafiğe kapalıymış, hem dayısı da bugün Almanya’ya gidecekmiş, son bir kez ızgara yesinmiş meğer. Burada bir manzara bir gün güneşlik hava sormayın. Onlar, izgaralarını yaparken bende bana verdikleri balık kafalarını bir güzel yedim. Tam aradığım yer dedim kendi kendime.

Hem zaten aha şu yukarda gözüken evmiş benim asıl evim olacak olan yer. Çok manzaralı bir yer gibi görünüyor. Bu köyün tepe noktasında sayılabilecek bir yer, hoş ve güzel bir yer açıkçası. Biraz mutlu olmuştum doğrusu. Hava kararmak üzereyken tekrardan aynı motor sesi, off of çekilmez bu motorların sesi diyesim geliyor zaman zaman da diyorum zaten de anlayan olmuyor. Bir başka yere gittik kalabalık bir yerdi. Meğer o gittiğimiz yer, ağabeyimin sahibinin hem  teyzesinin ve hemde ablasının eviymiş. O teyzesinin torunu varmış, bir yaşında erkek çocuk, sabahleyin kahvaltı için annesinin hazırladığı çayı üzerine dökmüş ve iki ayağını birden yakmış ve doktora götürmüşler. Bu eve geçmiş olsun ziyaretine gelmişiz meğer ama benim sahiplerim de buradalarmış, çünkü burası onlarında teyzelerinin eviymiş. Beni orda bir gözlüklü ile tanıştırdılar, ardından da bir kadın meğer bundan sonra beni bakacak olan kadınmış. Gözlerinin içi gülüyor sanki, ilk gördüğümde ne yalan söyleyeyim bende sevdim. Hem o gözlüklü olan adamı ve hem de eşi olan kadını. Meğer onlarında zaten çocukları yokmuş ve beni bundan böyle bağırlarına basacaklarmış! Bunları yakından duymak mutluluğumu bir kat daha artırdı açıkçası. Bir süre orada merdivenlerin başında eve gelen gidenle hep tanıştık, hepsi de bana bir şeyler diyor ve beni seviyorlar diye anladım. Sonra beni o kadın, kucağına aldığı gibi bu kez başka bir arabaya (Bundan sonra hep bineceğim bizim araba) koydular.bagaja koydular önce ama ben itiraz ettim, ağladım sızladım derken durdular bir yerde ve benim ön koltukta oturan yeni sahibem kadın, ayaklarının altına kaloriferin önüne koydu. Bende rahatladım. Öylece kısa sürecek son yolculuğumuza çıktık ve artık yeni evimize getirdiler. Gündüz gözüyle uzaktan gördüğüm o müthiş manzarası olan yer, yeni evim ve memleketim çok güzelmiş. Ağabeyimin sahibine bile teşekkür edemedim gerçi tanıdıklarıma da bir elveda demedim, biliyorum onlar bundan sonra beni yeni sahibim ve sahibemde yalnız bırakmayacaklardır. Umarım tabi. Öyle bir bağ kurduğumuza inanıyorum.

Nitekim, birkaç gün sonrasıydı. Sahibem sevdi beni ilk gün bana evimizin önünde bir kulübe yaptı, kayın pederi ile.Beni de ona tıkadı, kapısını filan kapatıp gittiler. Bir canım sıkıldı, bir sıkıldım sormayın. Beni yalnız bıraktılar iyi mi? Ödüm patladı, napıp ne ediyim diye düşündüm. Yer topraktı, eşeledim. Biraz daha derken orada kendim geçebileceğim kadar bir yer açtım ve kurtuldum kulübeden ve gittim evin tam eşiğinde yattım. O sırada da ağabeyimin ağabeyisi ile onun ağabeyi de gece karanlığında beni ziyarete gelmişlermiş meğer, bir sevindim ki sormayın. Onlarla evin içine girdim ve bir süre ağabeyimin sahibinin kucağında yattım. Onlar sohbet ettiler, saonra sahibem aldı beni bu kez evin eski ocaklık denen yerine koydular. O kulübeye gitmedim ya ona da sevindim artık.

İşte böylece benim Ankara’dan Trabzon’a uzanan yolculuğumun hikayesini aktardım. Bundan sonra yaşadıklarımı belki bir başka zaman fırsatım olursa anlatırım.Sırma ben,ama yeni sahibem bana “sıla” adını verdi. Alman kurduymuşum.(Alman çoban köpeği), dedim ya babamı hiç görmedim Anneme de veda edemeden onca yolu geldim. Umarım, bundan sonrasında her şey gönlümce olur. Hoşça kalın insan denen mahluklar.

1 yorum.

Anne ve babalarla yayla gezisi

Tarih 30 Ekim 2008, 12:44. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: alaçam, bafra, bayır, dağ, fatsa, fotoğraf, gazete, haber, havza, kaplıca, kar, kavak, makale, manzara, ova, terme, tonya, vakfıkebir, yazı, yol, yorum, çamur, ünye, şalpazari

Anne ve babalarla yayla gezisi

M. Kemal AYÇİÇEK -14 Eylül 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Yayla yolunda telefonum çaldı. Arkadaşlarla bir ramazan günü yoldaydık. Telefonda kardeşim vardı. Nerde olduğumuzu öğrenince yanında annemin “bize su getirsin” dediğini ben de duydum. Öyle ya yayla suyu ama maden suyu. Tamam demiştim. Ama yanımızda da su koyacak kabımız sınırlıydı. Benim daha fazla su almam gerekiyordu. Yayla da iftardan sonra uğradığımız kahvehane ve bakkal, iç içeydi. Çaylarımız içerken bidon arayışımız da oldu ama yoktu kimsede boş bidon. İki tane iki buçuk litrelik cola aldım, bir gence verdim. Kahvehanede millete cola ikram etsin diye ama kimse içmedi. Oysa orada çocuklar da vardı. Ama yayla, camiboğazı yaylası.

 

 Oranın suyu varken kim minnet ederdi cola’ya. Ve etmediler. İçmediler. Bizde içemedik tabi ve colayı yere döküp, boşalan bidona da tuzlu su  koyarak anneme tuzlu su götürdüm. Suyu verirken annem “sadece bu yeter mi?” dedi. Ben anladım tabi ne demek istediğini..daha önceki gezilerimden döndüğümde “ben oraları hiç görmedim” demişliği geldi aklıma ve zaten demek istediği de oydu. Oraları kendi gözleri ile de görmek onunda hakkıydı. Ona helal olsundu gezmeler, yetmiş yaşına gelmişler. Onlar, gezdikleri yerleri hep yürüyerek gezebilmişlerdi.

 

Peki dedim kendi kendime. Bir hafta sonrası için de kendimde sakladığım plana onları dahil ettim. Babam, annem, amcam (kayın pederim) ve eşi yengem (kayın validem).Pazar gününü bekledim. Çocukları köye bıraktım, yolcu değişimi yaptım. Amcam ve yengem çay topluyorlar. Önceden haber vermediğim için de hazırlıklı değiller. Üst-baş değişimi için evlerine gitmelerine bile fırsat vermeden bizim evden giysiler ayarladık kayın pederime ve çıktık yola. Babam bu tur durumlarda itirazcı olur genellikle, kendi karar vermediği her hangi bir olayda mutlaka bana ters gelen mantıkla yaklaşır olaya ve zaman zaman tartışırız. Ama ardından yaptıklarımın güzelliğinden söz eder, ben alışığımdır bu duruma zaten.

 

Yine öyle oldu. Yola koyulduk ama babam “nereye gidiyoruz”diye tekrar sordu. Ben nasılsa yükümü almışım ve yola koyulmuşum. Şimdi artık nereye gittiğimizi net olarak söyleyebilirdim. Tuzlu suya dedim. Babam tuzlu suları hep sever ama her yerde de vardır, doğal maden suyu. Hem babam, öyle bir suyu Bayburt’un eski adıyla Ermene yeni adıyla da Pamuktaş köyünde bulmuş ve insanlığa kazandırmış biri. Ama biz onun çıkardığı tuzlu suya değil de Gümüşhane’nin Ilıca köyündeki acısuya gidiyorduk. Yine ramazandı. Babam, “içemeyeceğimiz suya niye gidiyoruz” deyiverdi. O yakın sanıyordu. Oysa ben hedefi söylemiştim ona, yol güzergahı konusunda bir şey dememiştik. Köyde yola çıkmadan hafif bir yoklama çekerken annem ve kayın validemin nereye gitmek istediği konusunda bana “görmediğimiz yerler olsun” demişlerdi. Ben de onlara bu yaşlarına dek görmedikleri yerleri göstermek, tanıtmak üzere yola çıkmıştım zaten.

 

Asfalta indik. Gideceğimiz yere iki ayrı yoldan gidebilirdik. Otomobili acıyıp, asfalttan gitmek çok kolay olan yoldu ama ben onu değil de tam tersini seçtim. Hem nostalji yaşasınlar ve hem de görmedikleri yerler olsun diye yolun az bir kısmında onlarında tanıdık bildikleri yolu tercih ettim. Karadere yolunu. Trabzon’un üzerinden gidilebilen çoğunluğu asfalt yolu seçmedim. 205 kilometrelik bir yolculuk bu ama yayla çoğunluğu. Yayla yolları olarak bakılırsa bu baya bir zamandı. Öğlen saatlerinde çıktık ama akşama yani iftara 7 saatimiz var.

 

Babam “yünlülerimi giymedim, üzerime bari palto alsaydım” deyişinde haklıydı ama ben kalorifer yakarım onları üşütmezdim. Girdiğimiz yol aynı zaman da annemin babamın amcamın defalarca yolculuk ettiği, büyükbaş hayvanlarla gittiği yollardı. Her bir virajda, her bir handa her bir kaya da veya su başında maceraları olmuş, anıları yaşamışlardı üstelik araba yolu yokken di tüm bunlar. Gerçi araba yolu yapılınca da olmuş ama onlar daha çok, araba yolunun olmadığı yıllardaki patika yollarda çektikleri sıkıntıları unutmamış tabi. Ama geçmişte yaşananlar konusunda babamın hafızası anneminki kadar sağlam değildir pek. Babam bir olayı anlatırken çoğu zaman annemin desteğini alır. Zaman zaman tartışırlar ama annem gününe varıncaya kadar ve o yaşanan anı da kimler varsa onları da sayıp kanıtlarla konuşunca babam geri adım atar ve annemin söylediklerine gelirdi. Babam okumuş kendi devrinin gerektirdiği kadar ama ne annem ve ne de kayınvalidem okul yüzü görmemişlerdi. Okuma yazmayı da bilmezler hala ama onların konuşma ve kavrama veya anlama sistemleri farklı ve bizimkinden de çok da geri değil. Annem, ağabeyimin ilkokul yıllarında alfabeyi ondan öğrenmiş, harfleri tanıyor ama okuyup yazması Türkçe de yok. 

 

Kaşıkçı, Anas, Bifara, Erenler, Dağbaşı’nı geçtik. Goloşa’ya geldik burada bir alabalık üretim çiftliği var. Balıkları ufak ama ne de olsa Karadere suyunda yetişiyor. Oradan kişi başına 2 tane gelecek şekilde balık aldık. Henüz onlarla paylaşmadığım kendi planımca iftarı onlara ızgara balık vereceğim hemde tuzlu suyunun başında. Arabada ızgaram ve kömürüm de var. O niyetle aldık balıkları. Biraz da balık seyrettikten sonra koyulduk yola. .Sarımehmet hanlarını, Toroslu’yu geçtik Çatak’a geldik. Orada ana yol Bayburt’a devam eden Araklı’nın Turizm Merkezi Pazarcık’tan giden yoldu ama biz Çatak’tan Karameşe ve Yağmurdere yoluna saptık. Hes (Hidro Elektrik santralı) inşaatı var burada, yükseldikçe su tünellerini seyrediyor ve anne ve babamlardan Karameşe’nin bitmez tükenmez virajlı yollarının hikayelerini dinleyerek çıktık.

 

Bir güzel bitki vardı ormanda, meyveleri var. Bir fotoğraf çekeyim dedim, indim. Tırmandım biraz, yolun hemen üst kısmında ama traf. Ayaklarım kaysa da kurumuş çalılara asılarak istediğim fotoğrafları çektim. Kıpkırmızı meyvesi de var ama ben tanımıyorum bitkiyi. Bir de numunesini aldım, arabada babam başka bir isim söylediyse de annem “germeşe bu” dedi. Sonra Tokat’tan germeşeyi tanıdığını anlattı. Meyveleri “yenmez “dedi. Ama görüntüsü güzeldi. Sonra bir ara annem ve kayınvalidem şu çamlardan bir “gudal” bulsak dediler. Ama aramızda bir “çevreci” tartışması yaptık ve çevre kazandı. “gudal”, karadeniz’de özellikle karalahana yemeklerinin yapımında yemeği çırpmak, veya yoğurt çırpmaya yarayan  4 veya 5 dallı çam ağacı doruğuna deniyor.

 

Karameşe’de bizim yol aldığımız yol sonradan yapılmış araba yolu tabi. Oysa babamlar, yıllar önce bu ormanın patika yollarını çıkarlarken öğlen vakti bile güneşi görebilmek için saatlerce yol alırlarmış, öylesine akşam karanlığını andıran ürkütücü bir yürüyüş düşünsenize. Artık, o devirde ormanlardaki vahşi hayvanların varlığı veya onların saldığı korkuyu belki tedirginliği saymıyorum bile, zaten onun için adına Karameşe denmiş ya bu ormanın. Tam Araklı’nın çatak köyünden  Gümüşhane’nin Yağmurdere beldesine(nahiyesi)ulaşılan vadisi burası.Tabi, eski günleri yaşayıp, aynı yerleri şimdi otomobillerle gezince bu nostalji oluyor ama yine de o günlerin anılarını tazeleme fırsatını babama, anneme, kayınvalideme ve amcama verdiğim için içimden gizlice bir mutluluk yaşıyorum.(Bunu onlarla paylaşmıyorum tabiî ki de).

 

Tam Karameşe’yi çıkmak üzereyiz ki rampa bir yerde duruyorum ve güzel manzarasında onların bir fotoğrafını çekmek istiyorum. Karameşe’nin bir yerinde arka fona Çatak vadisini alıp fotoğraf çekiyorum. Ardından biraz daha yukarıya çıkyoruz tam da Kirazlı yaylasının karşısı. Burada çilingir sofrası (içki alemi) kalıntıları kömür ve külleri, atılan silahların boş kovanlarını görüyoruz ama gerçekten de seyirli bir tepe burası. Hele bir taş var ki, rahatlıkla 200 metre uçurumu var denebilir. Kar tarafta iş makinalarını görüyoruz. O HES inşaatının tünelinin çıkışı gözüküyor. Bu tünel, Pazarcık’ta o Tilkibeli’ndeki  Pamukgölü şelalesi’nin hemen üst kısmından dağa giren tünel. Ama oldukça uzaktan seyrediyoruz biraz dinlendikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Annem burada eski bir anısını anlatıyor. Annemin babası Yakup dedem ölmüştü. Annesi onları dayılarına koşmuş ve yaylaya göndermişti. Ablası arife, kardeşleri Ahmet Ali ve Ayşe ile yoldalar ama annesinin hazırladığı yolluklarını (azuk,erzak, yiyecek) katırcıya vermiş dayıları. İşte bu Karameşe’nin başında saatlerce kalmışlar, katırcı azıklarını almış götürmüş ve saatlerce de dönmemiş. Aç kalmışlar. Çevrede ne ev var ne bir dükkan ne bir yerleşim yeri yok. Bir dağ başı ve günboyu açlık. Saatler sonra  gelmiş katırcı(O devirde yük taşımacılığını katır veya at ve eşekle sağlayan kimse) ama o zaman Annemin dayısı Helim dayı, katırcıyı bir güzel haşlamış ama anneannem de helim dayıyı aynı şekilde fırçalamış ama olanlar olmuş işte.

 

Biraz daha ilerliyoruz  bir yıkık taş yapı. Yağmurdere’ye bir kilometre mesafede. Dere çatmasında bir yer. Oldukça büyük bir değirmen ve han. Buranın adı Bandemir değirmeni. Yağmurdere’nin  jandarma karakolu da eskiden buradaymış zaten. Şenlik bir yermiş, hemen üstünde de Balahor köyü var. Yağmurdere’yi geçip sağa sapıyoruz. Taşköprü yoluna. Yolar genellikle toprak yol. Hava esmeye başlıyor, zaman zaman çiseliyor da ama bir toprak kokusuyla yol alıyoruz. Keçiler var yol kenarlarında kuşburnu dallarından otlaşarak köye çıkıyorlar. Zaman zaman bozuk yollardan ağır ağır seyrederek çıkıyoruz tam tepeye, karşı yamaçta bir yayla gözüküyor. Akocak köyünü geçmişiz. Tepede yollar çatallanıyor ve biz önce sola yukarıya çıkarken aşağılarda gözüken binaların görünen kısımlarından oranın Taşköprü olabileceğine karar verip, oraya yineliyoruz.

 

Benim de daha önceden gitmediğim, babam, annem, kayınvalidem ve amcamın da bilmediği yerlerdeyiz artık. Ama annem sadece söylenen yer adlarından bir şeyler çıkarıyor ve onlarla ilgili anlatımları anımsadığını belli ediyor. Çevreyi öylesine izliyorlar ki  ben dikiz aynasından bunu görebiliyorum. Çiseleyen yağmurun toprakta oluşturduğu o koku daha da artıyor biz Taşköprü’ye inerken. Taşköprü, daha çok Arsinlilerin kullandığı yayla ve mesire veya dinlenme yeri. Otelleri var, sağlık ocağından camisine ve okuluna kadar o bölgede kısmen gelişmiş bir yer. Tabiî ki “kendin pişir kendin ye” diye tabir edilen ızgarası olan kasaplar çoğunlukta burada.

 

Yeri gelmişken, bu bizim yöreye has (Karadeniz, Trabzon, Rize, Giresun, ordu, Artvin) kendin pişir kendin ye tarzı yerleri görmüş Bayburt’lu birisi. Gitmiş İstanbul’da bir işyeri açayım demiş tıpkı bu kendin pişir kendin ye tarzı bir yer. Bizim tabelalarda okumuş gerçi “kendin pişir kendi ye” diye ama o zaman da unutmuş ne okuduğunu. Düşünmüş düşünmüş çıkaramamış ve kendi işyerine “sen seen bişur sen seen ye” levhasını asmış.

 

Taşköprü’de pek kimsecikler kalmamış, artık güze dönülüyor. Yaylalar yavaş yavaş boşalmış, onu burada görüyoruz. Birkaç ufak yayla geçiyoruz ve bir tepeden uzakta ünlü Santa’yı görüyoruz. Çamlıklar arasında, oranın üzerinde Gahuralıların yaylası var. Biraz yukarda vadide de bir başka yayla ama adlarını bilmiyoruz. Ama annem, şakire ablama diyor zaten “Zehra ablanın yaylası” diye. Gelin ablaların yaylası yani. Şeerlioğluları da burada yaylalanır. Yukarda da bahsettiydim, bu yerleri görmemişlerdi ama yakın konu komşudan hep geçtiğimiz yerlerin adlarını duyduklarından hemen nerenin neresi olduğunu onlar benden daha iyi anlıyorlar.

 

Biraz sonra Sarıtaş yaylasına geldik. O bölgenin en büyük yaylası kuşkusuz burası. Evleri, yaylanın oturduğu dağ yamaçları gerçekten de yayla dedirtecek güzellikleri barındırıyor. Hem ulaşım ve hem de yaşam alanı olarak enden güzellikte ve büyüklükte bir yer sarıtaş yaylası. Belli ki gidenler de bundan mutluluk duymuşlar ki yayla hala dolu ve her yer insan kaynıyor. Sarıtaş yaylasının peyniri, gözenekli peynir ve haklı olarak da meşhur tabi. Sis bastırmadan biz Çakırgöl’e de geçmeyi planladığımız için buradan direk geçiyoruz. İleride birkaç yayla daha geçip, ulaşıyoruz Çakırgöl’e. Burada gözelere geçelim diyorum ama bakıyorum babam üşümeye başlıyor ve gitmiyoruz. Sis, Çakırgöl’ün hemen üstünde çöreklenmiş zaten, aşağıya doğru süzülüyor. Biz de daha fazla kalamıyoruz baya soğuk ve hafif de olsa esinti var. Ama, adını duydukları halde görmedikleri çakırgöl’ü görmüş olmanın mutluluğu var babamların yüzlerinde. Doğruca Camiboğazı yaylasına dönüyoruz. Oradan da ılıca yaylasına geçip güya orada ızgara yapacaktım ama benim planım tutmuyor. Hava sis ve yağış olacak gibi ama iftarda yaklaşmış bir yarım saat kalmış artık. Ilıca’ya gidip orada ızgara yakmak ve de balıkları yetiştirmek pek mümkün değil. Hem babam ve amcam üşüyorlar. Gerçi annem ve kayınvalidem de üşüyordur belki ama onlar belki de bunu bana hissettirmiyorlar.

 

İyisi mi dedim Camiboğazı’ndan ayrılmadan tam da yolun üzerindeki bir kendin pişir kendin ye’ciye et siparişimi verdim ve iftara buradayız diyerek biz Acısu yaylasına gidelim dedik. Gerçi, kasap bize “iftara yetişemezsiniz” dedi ama iftardan sonra da Ilıca’ya inilse pek sarmazdı. O yüzden ısrarla gitmeliydik ve gittik. Sularımızı doldurmaya başladık ama orda da başka su alanlar vardı. Birkaç yerden acısu akıyor ama yine de elimizde oldukça fazla su kabımız vardı ve hepsinin dolması zaman aldı. Hava karardı. Ezanı duymadık ama iftarın olduğunu anladık. Orada iftarımızı acısu ile açtık ve Camiboğazı’na dönerken de yolda babam elma soyup bana verdi atıştırdık. İftardan onbeş Dakka sonra vardık et yiyeceğimiz yere ki, millet yemeğini bitirmiş ve ızgaraları boşalmak üzere. Bize ayrılan ızgara hazırdı ve onu taşıdık oturacağımız kabine. Ahşap ve üzeri sac kaplıydı. O sırada bir yağmur döktürdü, ıslandım biraz ama sorun değildi.Çok güzel bir yağmur, üstteki saclara vuruyor ve öylesine şiddetli yağıyor ki, oluklar boşaltmakta güçlük çekiyor sanki.

 

Önce birer çorba aldık ardından da ben ızgara’da pişenleri servis ettim babamlara. Babam üşüdüğü için o mangalın başında yemeyi tercih etti ama ben yan  tarafta boşalan diğer mangalı da getirdim bizim kabine ve artık o yağmur ve soğukta fırın gibi bir yerimiz oldu. Güzel bir iftar ettikten sonra Camiboğazı’nda tuvaletinde sıcak suların aktığı ve alttan ısıtma sistemi olan camiye gidip akşam namazlarını kıldık. O sırada ben kahveye geçip bir çay ve sigara yaktım. Onu hallettikten sonra da tekrar çay içelim diye çaycıya peşin çay parasını bıraktım. Camiye bakayım, babamlar teravih namazını kılarlar mıydı bilmiyordum, iyiki de gştmişim, meğer namazlarını kılmış arabanın yanında beni bekliyorlarmış. Ama ben fazla bekletmedim zaten. Onları da alıp, tekrar kahvenin önünden geçerken durdum. “çay paralarını peşin vermişim, bir çay içelim” dedim. Babam itiraz eder gibi oldu, hani kahvehaneye bayanlar gitmez ya hele yayla yerin de ama zaten pek kalabalık değildi ve zaten ayrı bir masa da vardı. Annemi ve kayınvalidemi de alıp götürdüm kahveye ve paralarını önceden verdiğim çaylarımızı içip dönüşe geçtik. Bu kez de Sümela vadisinden gideceğiz.

 

Hava kararmış artık ama bir yandan da yağmur devam ediyor. Biz ağır ağır yaylalardan inerken babam pek konuşmuyor. Yola çıkarken “üşüme” kaygısı vardı ama o kaygının boş olduğunu anlamıştı. Amcam da kayınvalidem de geziden memnunlardı ama annem başka memnundu. “ulaa, ölecektim de ben bu güzel yerleri göremeyecektim” diyerek çok mutlu olduğunu  ifade ediyordu eve döndüğümüzde.Sonra sadece gitmekle kalmıyor, o gittiği yerleri hafızasına bir nakış gibi işliyor ve sonraki sohbetlerinde onu dinlediğiniz de sizin de anında anlatılan yerlere gidesinizi getirtiyor. Kimi vardır gezer ve susar, kendine saklar gördüğü güzellikleri ama annemse güzelliklerin paylaşıldıkça çoğalacağını bilenlerdendir. Onun için, zaman ve fırsatını bulduğunuz da siz de anne ve babalarınız için böylesine sürpriz olabilecek gezilere imza atın ve onun doyumsuz mutluluğunu sizlerde ilikleriniz de hissedin bence. . Gece baya geçmişti. Tam on iki saattir yollardaydık ama değmişti gerçekten de “lafla, peynir gemisi yürümez” “gideriz, gezeriz, ederiz, ne var ki” demeyin, ömrün ne zaman nerde nasıl biteceğini bilemezsiniz ki. Öyle değil mi? Benim yaptığımı her aracı olan evlat neden yapamasın ki, hayır dua almak ve güzellikleri paylaşmak gerekir hem de bir defa değil, fırsat buldukça ve o fırsatı yarattıkça tabi.

Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

0 yorum.

Ligarba için yollara düştük

Tarih 25 Eylül 2008, 08:31. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: lifos veya trabzon üzümü, ligarba göreceğimi açıkçası beklemiyordum. başka yerlerde mesela ukrayna ve rusya’da “cranberry” olarak bilinen yaban mersini, rize ardeşen ilçesinde, rize pazar ilçesinde kaskanaka, rize’de likapa, trabzon’da ligarba, türkiye’de

M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

www.karadenizolay.com (Özel)-Bizim amca oğlu Enver, ne zaman yayla sohbeti yapılsa “ah ligarba” der durur. Anlamam ben tabi, “ligarba” dedikleri nedir ne değildir. Çocukluğum, onlar gibi buralarda geçmemişti hem zaten bizim bölgemizde ne anlama geldiğini bilmediğimiz daha bir çok kelimeler vardır. Sadece ligarba değildi. Ligarba’yı da ben belki gördüğüm ama adını da duyduğum halde unuttuğum bir bitki türüdür.

Ankara’dan şükür gelmiş, Evner’in teyzesinin oğlu. 4 tane kızı var, kızları ondan hem ligarbanın meyvesini ve hem de yapraklarını istemişler.O, kızlarını çok seviyor ve Eli mahküm, ligarba toplamak için can atıyor. Seymen de akrabamız ama ayakları kesik. Protez takılmış ayakları ile yürüyor ama o kadar. O, biz ligarba toplarken arabada kalacak, ligarba toplayıcısı yardımcılığı yapacak kısaca.

Enver’e Telefon açtım, bir akşam önce onlarda planlamıştık. Yarın ne yaparız derken ki anlaşmamız da bir yayla olabilirdi tam kesin olmamakla birlikte. Hem o akşamdı, Enver’in beş yaşındaki oğlu Hüseyin’in hikayesi, dedesiyle camiye gidip, teravih namazını kılmasını;

“baba var ya ben dedemle camiye gittim ya dün akşam da. işte o zaman ömrümün en uzun namazını kıldım var ya ” anlatmıştı.

Bunu dinlerken baya gülmüştük Hüseyin’in ömründeki en uzun namaz kılışına. Nerden bilsin çocuk, ona kimse bildiği namazın dışında bir namaz kılınacağını söylememişti ki, en fazla on üç rekattı belki de bildiği namaz ama sadece yirmi rekatlık teravih namazının o namaza ekleneceğini nerden bilebilirdi ki!

Telefonlaştık ve Enver, Şükür ve Seymen’le geldi beni de aldı, çağlayan’dan vurduk yayla yoluna yukarıya doğru, doğal yabani ligarba bulmaya, rastgelirse, bulabilirsek tabi. Hiç birimiz de “şurada vardır” diye bildiğimizden değil işte, “vardır belki” diye.Onlar da benim gibi ilk kez gidiyoruz bu yoldan hatta bir ara yolu şaşırdık ve vatandaşlardan “yayla yolu neresi” diye yardım da aldık. Ligarba için koyulmuştuk yola.

Yayla yolu bu neyle ne zaman nerde nasıl karşılaşacağınız hiç belli olmaz. Hele işlek bir yol değilse zaten şansınıza artık. Hava yer yer açıyor yer yer kapanıyor. Bulutlar, üzerimiz de dolanıyor. Nitekim zaman zaman yoğun sise girdiğimiz de oluyor. Yer yer çamura battığımız da tabi. Aracın zorlandığı ve manevralar yaptığı yerlerde yeni yol yapım çalışmalarından kaynaklanan çamurlanma var. Zalım çamuru diye tabir edilen türden, yağışlarda kayganlaşan ve araçların çıkmakta zorlandığı yerlerde yola serilen çalılar sayesinde çıkabiliyoruz. Ama yolculuğumuz gayet zevkli geçiyor. Ne de olsa şehirlerde böylesine yollarla boğuşmuyorsunuz ama o yollardaki yorgunluk ve çile bile sizi sanki dinlendiriyor.

Hüseyin’in bu ömrünün en uzun namazını kılması gibi bende ilk kez ömrümce böylesine çok ligarba göreceğimi açıkçası beklemiyordum. Başka yerlerde mesela Ukrayna ve Rusya’da “cranberry” olarak bilinen Yaban mersini,Türkiye’de, Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera (Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatüre Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile Mavi altın (blue gold) olarak nitelendirilen ligarba için yollara düştük.

Allah’ dan arabanın arazi özelliği var, otomobille gitseydik kalmıştık yollarda. Hem yol boylarınca da kontrol bana düştü. Birkaç kez, meyveli bir fundalık gördüğümde “ligarba” diye bağırıyorum aracın üstünden, duruyorlar ama meyveyi görüp “o ligarba değil yav” diye devam ediyorlar. Aslında ben ligarbayı Zigana dağında görmüştüm. Daha da aslına bakarsanız ligarbayı çocukluğumdan da tanırdım. Annem onun yapraklarını yedirirdi bize “kuzu kulağı” diye. Yani mayhoştu yapraklarının tadı hele bir de yeni yeni filizlenirken o yaprakları taze olduğunda çok da hoş olurdu. Ama ben nerden bileyim ki yaprağını yediğimin bitkisinin o yeşil yaprakları zamanla kırmızıya dönermiş, bir de meyvesi olurmuş da o da her derde deva imiş, nerden bileyim?

Trabzon’un Çağlayan beldesi’nden çıktık asfalttan ve köprüyü geçip girdik yayla yoluna. Fındıklıklar bitmiş bolca ağaçlı alanları geçmiş, ormanların bittiği yerlere çıkmışız. Makilikler başlamış artık. Bir yerde aynı türden iki çeşit bitki vardı.“ligarba” dedim durduk. Araçtan indik ve saldık kendimiz ormana. Orman dediysem fundalık, kumar ve zifin fundalıklarının aralarında da ligarba var. Bir de zehirli olan başka yine ligarbaya benzeyen bir bitki türü var, zaten onun için karıştırıyoruz ya. Fakat o zehirli dediğimiz meyve siyah ve yaprakların üzerinde olurken, ligarba meyvesi hep yaprakların altında sanki gizleniyormuş gibi. Ama ligarbayı tanıdıktan sonra artık karıştırılması mümkün değil, bitkiyi ve meyvesini.

Ağzımız bağlı hepimizin, ve bir tek meyve atamıyoruz ağzımıza, oruçluyuz. Topluyoruz habire, ellerimiz deki kaplara. Bir yerde az vardı, biz orman boyunca ilerledikçe daha da büyükçe ligarbaların ve meyvelerinin olduğu yerler bulduk ve zaten günümüzün önemli bölümünü de burada ligarba ve yaprağını toplayarak geçirdik. Akşam olmadan ulaşmamız gereken yaylalar var, iftarı da oralarda yapıp tekrar geriye döneceğiz.

 

Fakat bizim ligarba manyağı Enver, o meyveleri “cennetteki meyvedir” diye nitelendirdiği Ligarbayı, Dünyanın en güzel meyvesi diye de övüp bitiremiyor. Ağzımızın suyu akıyor o dedikçe ama bir tek ligarba bile yiyememek beni pek etkilemiyor. Çünkü ben o meyvenin tadını zaten bilmiyorum ama Enver, abartıyor mu onu da yanımızdaki ne Şükür ve ne de Seymen de söylemiyor. Bir güzel ligarba topladık. Ufacık meyveleri ne kadar toplarsanız toplayın sanki toplamamış gibi hissediyorsunuz kendinizi.

Bir yere geldik, sık sık kumarlık ve zifin fundalığı ve dikenler var. Şükürle biz önden girdik bu fundalığa ama adım atılmıyor. Sonradan da Enver, yanına orak alıp geldi girdi fundalığa. Dikenleri kesip kendilerine yol yapıyor ve ligarbalıkta öylece ilerleyebiliyorlar. Ben rahattım, kumar dallarının üstüne çıkmıştım, dikenler de zaten kumar dallarının altında kalabiliyor ve hem kumarların üzerinden yürüyor ve hem de güzel ve sık ligarba toplayabiliyordum. Daha önce nerede olup olmadığı konusunda bilgim de olmayan ligarbanın artık yerini ezberlemiş oldum. Ama ligarbanın meşede olan türünü topladık biz, bir de bozkırda olan yer ligarbası varmış ki annem, onun meyvesinin tadının daha da güzel olduğunu söylüyordu.

Neyse biz ligarba toplamayı bitirdik ve artık yayla yoluna koyulduk. Bulunduğumuz yer Çağlayan, Yomra ve Arsin’in yukarda birleştiği yerler. Harmantepe şehitliğinin oradan geçtik, Santa’nın üzerinden Sarıtaş yaylasına. Sarıtaş’ta bir kalabalık var. Pide yapılan fırın var, bakkalı var ve kıraathanesi dolu, millet artık iftar saatini bekliyor. Biz oradan pidelerimizi ve de gözenekli Sarıtaş Yayla peynirini aldık. Camiboğazı yaylasına doğru devam ettik. İftarı orada açmak istedik ama olmadı, yolda Dilaver yaylasında akşam ezanı okununca biz de Dilaveryaylası tesislerinin alt tarafındaki köprünün ordaki suyun başında iftarımızı açtık. Bir yandan soğuk bir yandan sis artık yayla havası da bizi üşütmeye başladı. Doğruca arabaya atladık ve camiboğazı yaylasına geçtik.

Kahvehanede çay içelim dedik ama yaylalar o kadar kalabalık ki kıraathanede oturmaya yer bulmak için biraz ayakta da bekledik. Oturduk ama çay bardaklarının biri boşalıyor dolusu geliyor derken dörder bardak çay içtikten sonra kendimize geldik. Daha sonra da acısu yaylasına gidip, her biri ayrı yerde olan beş oluktan acılı su aldık. Siz ona maden suyu diyin, tuzlu su diyin, sodalı su deyin ne derseniz diyin ama benim Erzincan’daki sodalı sudan sonra gördüğüm en bol akan acısu idi.

Artık ağzımız açılmıştı ve günün önemli bölümünde dikenlerin onlara ulaşmak için uğraş verirken üzerimize takıldığı, ayaklarımızı, kollarımızı çizdiği kumarlıktan topladığımız ligarbaların tadına bakmanın tam sırasıydı. Nasılsa ağzımız açıktı ve arabanın kasasında yapraklı dalları duran ligarbalardan aldık ve tadına baktık. Rengi kah siyah kah koyu lacivert veya mor da denebilecek evrelerde, mayhoş tadı ile bugüne değin tatmadığımız bir damak tadı veriyor.

Biz ligarbayı, bahar aylarında yayla yolculuklarındayken yapraklarını yediğimiz bir çeşit kuzukulağı ağacı biliyorduk. Kimileri buna “ayı üzümü” de diyor. Meyvenin olgunluk zamanı Ağustos ayı ile Eylül ayının ortaları.Bu dönemlerde de hayvan sürmediğimizden midir yoksa yaylalara çıkamayışımızdan mıdır ligarbanın meyvesini tanımıyordum. Sadece ligarba için değil bölgemizde var olan daha bir çok bitki türünden haberimiz yok ve yararları konusunda da pek de bildiğimiz yok. İşte meğer ligarba dedikleri buymuş. Ama artık bende tanıdım ağacını da meyvesini de nerde görsem ona benzer başka meyvelerle karıştırmam artık.

 

Ligarba ile ilgili başkaca kaynaklarda bir yığın bilgide var zaten. Hatta Trabzon valisi Nuri Okutan da ligarba’yı tarımsal ürün haline getirmek için ligarba bahçeleri oluşturularak fındığa alternatif ürün oluşturulabileceğini ve ligarbanın bölge ekonomisine önemli katkı sağlayacağını belirterek, tıpkı rahmetli Adnan Kahveci’nin bölgemize kivi’nin getirilmesine ön ayak oluşu gibi o da ligarba’nın ekonomik ürün haline getirilmesine çalışıyor.Bunu öğrenince tabiî ki bir başka mutlu oluyoruz.

Bazı kaynaklardaki Ligarba ile ilgili detaylı bilgileri de katkı sunanlara teşekkür ederek, bilginize sunuyorum;

“Likapa - Yaban Mersini

Besin Değeri ve Sağlık Açısından Önemi

Bitkisel Özellikleri ve İstekleri

Kullanım Alanları

Likapa Türleri

Yaban Mersini (vaccinum myrtillus) ılıman iklimlere adapte olmuş bir üzümsü meyve türüdür. Anavatanı kuzey yarım kürenin serin ve dağlık bölgelerinde yetişen bircok türü vardır.

Genel olarak kuzey Avrupa, Amerika’daki Rocky dağları ve ülkemizde, Doğu Karadeniz bölgesinin rakımca yüksek olan fundalık ve ormanlık bölgelerinde yabani formda değişik tipleri bulunmaktadır.

Rize’de Likapa,Trabzon’da Ligarba, Lifos veya Trabzon Üzümü, Rize Pazar ilçesinde Kaskanaka, Rize Ardeşen İlçesinde Çera (Çela), Artvin’de Morsivit veya Mahabak, Giresun’da Çalı Çiçeği, diğer bölgelerde ise Ayı Üzümü, Çay Üzümü veya Çoban Üzümü olarak isimlendirilen ve literatürümüze Yaban Mersini olarak giren bu üzümsü meyve puslu veya parlak mavi rengi ile MAVİ ALTIN (blue gold) olarak nitelendirilmektedir. İngilizcesi Blueberry olarak bilinen yaban mersini Sağlık meyvesi olarak tanınmaktadır. Yaban Mersini özellikle 1906 yılında Amerika’da başlatılan ıslah çalışmaları sonucu doğadaki yabani formlarına göre kültüre alınan çeşitlerin, özellikleri (meyve iriliği, tadı,olgunluğu v.s) daha üstün niteliklere sahip olduğu görülmüştür.

1879 tarihli Osmanlıca bir belgede, Rize’deki ormanlarda, kırlarda ve halkın bazılarının bahçelerinde bol miktarda keşfedilen bir tür çay ağacından bahsedilmektedir. Bu belgeye göre yöre halkı bu bitkiyi, emek ve akça sarfederek terbiye edip yapraklarını kilosu on mecidiye karşılığında satmaktadır. O zamanın hükümeti tarafından gümrük vergisi alınan bu çaya benzeyen bitkiden, ayrıca orman vergisi de alınmak istenmektedir. Rusya Hükümeti bu bitkiden vergi namına bir şey almadığından bu çayların kaçak olarak yurt dışına çıkacağından endişe duyulmaktadır. Trabzon valiliğinin yazısı üzerine Osmanlı Hükümeti bu bitkiden örnekler istiyor. Orman Bakanlığı’nın da kontrolünde olmak şartıyla bunun yararlı olup olmadığı araştırılıp ondan sonra tarımının yapılmasına ve yaygınlaştırılmasına teşebbüs edilmesi tavsiye olunmuştur.

Halen yeni çalışmalar Karadeniz Bölgesi’nde farklı rakımlara adaptasyonu ve mevcut çeşitlerin çoğaltılma imkanlarına yönelik çalışmalar tüm hızı ile devam etmekte ve bu çalışmalar TUBİTAK ile DPT tarafından desteklenmektedir.

19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Hüseyin Çelik şöyle diyor:

”Karadeniz, tarımsal açıdan mükemmel imkânlar sağlayabilecek potansiyele sahip. Yeni ürün çeşitleri önermeliyiz. Ben, bir akademisyen ve Karadeniz âşığı olarak, 1996 yılından bu yana yeni meyve türlerini tanıtmaya ve geliştirmeye çalışıyorum.”

Dr. Hüseyin Çelik, önce Karadeniz′in ünlü kokulu kara üzümü ile ilgilenmiş. Örnekler toplamak için köylerde dolaşırken Rize, İkizdere Şimşirli köyünde, Köy Enstitülü emekli öğretmen Osman Yıldız ile tanışmış. Dr. Çelik anlatıyor:

“Osman Yıldız, yurtdışından getirdiği likapa fidanlarını yetiştirmek için uğraşıyormuş. Rize′de Likapa, Trabzon′da Ligarba, Rize Pazar′da Kaskanaka, Ardeşen′de Çera olarak isimlendirilen ve yabani meyveleri beğenilerek tüketilen likapa, yurtdışında ′blueberry′ adıyla çok yüksek fiyatla satılır. Bizde ise ticari olarak yetiştirilmiyor. İkizdereli Osman Yıldız, yurtdışında çok yüksek fiyatla satılan blueberry meyvesini görünce “Yahu bu bizim likapaya benziyor” diyerek fidanlarını getirip köyüne dikmiş. Osman Yıldız ve oğlu Osman Nuri Yıldız, 2.5 dönüm bahçesini bize verdi. Şimdi, burada likapa yetiştirme çalışmaları yapıyoruz. Projeyi DPT ve TÜBİTAK destekliyor.”

Dr. Hüseyin Çelik, üzümsü meyveler denen meyve grubunda uzman. Bektaşi üzümü, frenk üzümü, kokulu kara üzüm, ahududu, böğürtlen gibi meyvelerin oluşturduğu bu grup, tüm dünyada büyük miktarlarda yetiştiriliyor ve tüketiliyor. Ancak her nedense ülkemizde yetiştirilmiyorlar. Dr. Çelik, bu grubun bir üyesi olan likapa hakkında şunları söylüyor:

”Geçen yıl deneme bahçesinde yetiştirdiğimiz 500 kilo likapa, Rizeli Üçel firması tarafından reçel olarak işlendi ve çok beğenildi. ABD′den ithal edilerek İstanbul′daki marketlerde satılan likapa meyvesinin 250 gramı 5 milyon liradan alıcı buluyor. Asitli topraklarda yetişen likapa için özellikle Rize ve Trabzon tam biçilmiş kaftan. Dünyadaki lüks ve pahalı meyvelerden biri olan likapa, ülkemizde de layık olduğu yeri çok yakında alacak. Rize Milletvekili İlyas Çakır′ın da desteklediği projemizle belki de 4 - 5 yıl sonra dünyaya likapa satar duruma geleceğiz. Ortalama olarak bir dönüm fındık bahçesinden 300 milyon lira, çay bahçesinden 675 milyon lira, böğürtlen - ahududu bahçesinden 3 milyar lira gelir elde edilebilirken, 2003 yılında 1 kg. yaban mersini 4 milyon liraya satıldı. Bir dönüm likapa bahçesinden 2 bin 500 kilo meyve alınır. Dolayısıyla elde edilen gelir 8 milyar liradan fazladır.” (6)

Üçel Gıda Temsilcisi Harun ŞİMŞEK ise sektör olarak likapa bitkisine çok önem verdiklerini, likapanın reçel yapımında, pastacılıkta,çay, şarap,ilaç ve bir çok alanda kullanılmakla beraber üretimin yetersiz kaldığını kendilerinin sektör olarak şu anda 5 ton olan ürün kapasitesinin 50.000 tona çıkarılması durumunda dahi bu ürünü almaya hazır olduklarını, üretimin arttırılması durumunda likapada ihracat yolunun açılacağına ve bu konuda Avrupa’da söz sahibi olacağımızı belirtmiştir. (5)

Besin Değeri ve Sağlık Açısından Önemi

Bir bardak likapa meyvesi 145 gram gelmektedir ve 21 gr karbonhidrat, 1 gr protein, 0.5gr yağ, 19mg C vitamini, 145 IU A vitamini 85 kalori içerir.

100 gram yenilebilir yaban mersininin %83′ü su, %0,7′, si protein, %0,5′i yağ, %15′i karbonhidrat, %1,5′uğu lifdir.

62 kalori sağlar.

Adet kanamalarını düzenleyen bir meyve olarak tavsiye edilmiştir.

Ağız, deri ve üriner sistem enfeksiyonları

Anti kanserojen ve antioksidant (damarlarda yağ birikimini engelleme) özelliğine sahiptir

Aşırı kanamayı durdurma

Bağırsak metabolizmasını düzenler

Damar hastalıkları

Rn güvenilir kullanım alanlarından birisi de damar hastalıklarıdır. Bu hastalıklara kılcal damar çatlamasıda dahildir. Zayıf kılcal damarlar çatlayabilir. Bu durum ise sık sık tekrarlanan bere, morluk, çürük ve eziklere neden olur. Zayıf kılcal damarlar ise zayıf kan dolaşımını ve bağ dokusunu akla getirir ki bu durum artrit yada mafsal iltihabı gibi rahatsızlıklarla yakından ilgilidir. Yabanmersini meyvelerinde bulunan antosiyanidin kılcal damarları, serbest radikal saldırısından koruyarak onların kuvvetlenmesine hizmet ederken aynı zamanda sağlıklı bağ dokusu ve yeni kılcal damar oluşumuna da katkıda bulunur. Yabanmersini meyve ekstresi, damar sertliği için bir risk faktörü olan parçalanmış kan hücrelerinin atardamar çeperlerine yapışmasını da azaltmaktadır. Bunun yanında, Damar sertliği riskini de azaltır.

Gece körlüğünü ortadan kaldırır

2. Dünya savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri pilotlarının doktorların önerisiyle bol miktarda yaban mersini reçeli yiyerek gece uçuşlarına çıktıklarını ve yorgun gözlerini dinlendirdiklerini kayıtlardan biliyoruz. Pilotlar, yabanmersini reçeli yedikten sonra gece uçuşlarına çıktıklarında gece görüşlerinde bir düzelme ve iyileşme hissettiklerini sık sık rapor ediyorlardı.

Avrupa ve Amerika’da yabanmersini preparatları gece körlüğü ve diyabetik retinopati ve zayıf kan dolaşımını artırmak için kullanılmaktadır. Almanya’da ise ayrıca, ishal durdurucu olarak da kullanılmaktadır.

  • Göz yorgunluğunu giderir, miyopluk ve şeker hastalığınından kaynaklanan görme bozukluklarını engeller
  • Gut ve Romatizma
  • HIV virüsünün tekrarlanmasını azaltır.
  • İshal durdurucu; yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay
  • Kan şekeri ve kolestrolü düşürür
  • Kansere karşı vücudu koruyan enzimleri çalıştırır
  • Kalp krizi riskini azaltır. Damar sertliği oluşumunu engeller
  • Sağlıklı bağ dokusu ve yeni kılcal damar oluşumuna yardımcı olur.
  • Taze olarak yenildiğinde kanı temizler
  • Varis ve basuru iyileştirir
  • Yaprak ve kuru meyvelerinden yapılan çay ishal giderici olarak kullanılır
  • Zayıf kan dolaşımını artırmak

Bitkisel Özellikleri ve İstekleri

Bitkisel Özellikleri, Çalı görünümünde olup özellikle yabani formları değişik boyda ve meyve özellikleri bakımından farklıdır. Kültüre alınan çeşitlerde boy genelde 1m-1.5 arasıda değişir.

Saçak kök miktarı çok fazla olup, yüzlek kök yapısına sahiptir, toprak tipine bağlı olarak kökler 1 metre derinliğe kadar inebilmektedir.

Çiçek tomurcukları yaz sonlarına doğru oluşur ve sadece yeni sürgünler üzerinde meydana gelere, ertesi yıl ilkbaharda sürerek çiçek açarlar. Yaşlı dallarda üzerinde sadece yaprak gözleri oluşur. Çiçekler 5 çanak yaprak yaprak, 5 taç yaprak, 10 erkek organ ve 1 dişi organ içerir.

Kültüre alınan çeşitlerde çiçeklenme dönemi Mayıs ayının ikinci yarısına doğru bir 10-15 günlük periyot içinde salkım şeklinde beyaz, krem rengi açılan çiçekler, arılar tarafından tozlaşma sağlandıktan sonra, aynı periyotla Temmuz ayının ikinci yarısında meyveler kademeli olarak olgunlaşır. Olgun meyvelerin mavi renk almaktadır. Meyveler hasat edilirken olgun meyveler alınır. Olgunlaşmayan meyveler dalda bırakılır daha sonra tekrar olgunlaşan meyvelerin hasadı yapılır.

Toprak İstekleri,nemli , drenajı iyi olan, organik maddece zengin ve asit topraklarda iyi yetişirler.

Toprak asitliği pH=4.0 ile 5.5 arasında olmalıdır.

Yaban mersin’nin yetiştiği topraklardaki besin maddeleri ya çok düşük olmalı ya da yavaş çözünen gübreler kullanılmalıdır. Topraktaki kalsiyum düzeyinin yüksek olmasından da hoşlanmazlar.

Bakımı: Meyve veriminden düşmüş 4-5 yıllık dallar budanma lıdır. Genç 2-3 yılık dalların bırakılması meyve verimi için gereklidir.

Çoğaltılması: Pratikte çoğunlukla çelikle çoğaltma yapılmakta, bunun yanında daldırma, aşılama ve doku kültürü ile de çoğaltılabilmektedir. Çelikler Odun çeliği ve yarı odunsu çelik olmak üzere iki şekilde alınır. Köklendirme ortamında köklenen çelikler fidan haline getirilir.

Likapa Türleri

Vaccinium myrtilloides Michx.

Kadife Yapraklı Yaban Mersini

(Vaccinium myrtilloides Michx.)

Yaprak ve gövdesinde, tüy içermesiyle diğer türlerden ayrılır. Yaprak kenarları düz olup diş içermezler. Ormanlık alanlarda yaygındır. Çok kısa sürede, çok fazla miktarda sürgün ve dal oluşturan bu yaban mersini türü, çok bol ürün verir.

Yer Yaban Mersini

(Vaccinium boreale Hall& Alders)

Çok fazla dallanabilen bir türdür. Genelde toprak altında büyümesini sürdürür. Denize doğru burun gibi uzanmış açık alanlarda bol miktarda bulunur.

Vaccinium boreale Hall& Alders

Adi, Kısa Boylu Mersin

(Vaccinium angustifolium Ait.)

Yabani olarak bilinir, çalıları kısa, yaprakları ise cilallanmış gibi çok parlaktır. Yapraklar düz ve kenarları dişlidir. Yaprakların ucunda küçük bir beze taşırlar. Terk edilmiş alanlardaki kuru otların üzerinde gelişirve böyle olanlarda yaygın olark görülürler.

Kısa Çalı Formlu Siyah Yaban Mersini

(Vaccinium angustifolium nigrum Wood-Boivin)

Yapraklar mavi yeşil renkte iken, meyveleri parlak siyah renktedir. Mera ve doğal ortamlarda yetişir. Sürekli yakılan ortamlarda yaban mersini’nin artış oranı çok daha hızlı olmaktadır.

Vaccinium angustifolium Ait.

Vaccinium corymbosum L.

Yüksek Çalı Formlu Yaban Mersini

Günümüzde ticari oarak yetiştirilen ve melezlemeleri yapılan yüzlerce çeşidi olan yüksek çalı formlu yaban mersini bulunmaktadır. Bunlar arasında, Kuzey orjinli (Vaccinium corymbosum L.) ve Güney Orijinli (Vaccinium corymbosum, Vaccinium darrowi Camp. ve Vaccinium ashei) melezleri gibi farklı iki grup yer almaktadır.

Yüksek çalı formu yabani mersinler dik büyüme gösterirler. Kışın yapraklarını dökerler. 2-5 metreye kadar boylanabilinirler. Ancak, kültüre alındıklarında 1-3 metre arasında boylanmalarına müsaade edilir. Yaprakları eliptik veya oval olup 7,5 cm uzunluğundadır. Alt yüzeyleri ince tüylü, kenarları düzdür.

Sürgünler -20C ile -40C arasında zarar görürler. Meyveleri 1,5 - 2 gram ağırlığında olup; meyve rengi mavi-siyahtır. Kaliteli olan meyveleri taze tüketimden ziyade sanayi için uygundur. Meyve olgunluğu artıkça renkte matlaşma meydana gelir. Çiçeklenmeden 45-75 gün içinde meyveler olgunlaşır. Çiçekleri ters dönmüş semaver şeklinde olduğundan tozlanmada arılara ihtiyaç vardır.

Tavşangözlü Yaban Mersin

(Vaccinium ashei Reade)

Dik ve kuvvetli büyüme gösterir. 10m boylanabilinir. ancak kültüre alındığında 1-3 m’ye budanmalıdır. Yaprakları küçük, oval veya eliptik olabilir. Meyveleri 1,2 ile 1,5 gram ağırlığında, mavi-siyah renkte, sert kabuklu ve fazla çekirdeklidir. Çiçek tomurcukları kış döneminde -24 C ile 30C’lere dayanabilir.

Meyvelerin raf ömrü diğerlerine göre daha uzundur. El ile hasat için bitki boyunun 80 cm’de olması tercih edilir. Meyveleri taze ve sanayilik olarak üretilebiliir. Meyveler matlaşmaz. Çiçeklerdeki taç yapraklar döküldükten sonra 90 gün içinde meyveler olgunlaşır. Tam olgunlukta toplansalarda bu durumu uzun süre muhafaza eder ve buruşmazlar.

 

ANATOMİK VE BOTANİK ÖZELLİKLERİToprak üstü organları:
Ocak şeklinde bir görünüm arz eden likapa bitkisinde toprak üstü
organlarını dip kısımdan çıkan yeni, sukkulent yapıdaki sürgünler, odunlu çalı formundaki sürgünler ile 1 yaşlı sürgünler üzerinden çıkan yeni yeşil yan sürgünler oluşturmaktadır. Sırık(sopa) şeklindeki likapa sürgünleri 10-20 yıl yaşayabilir ancak 5-7 yıl sonra bu sürgünler budanarak çıkarılmalıdır. Yüksek boylu çalı formundaki likapalar 120-300 cm boylanabilir. Alçak boylu çalı formundaki likapalar 90 cm boylanabilirken yarı-yüksek boylu çalı formundaki likapa çeşitleri bu iki grup arasındadır. Tavşangözü likapaları ise daha uzun sürgünlere sahip olup kuvvetli gelişme gösterirler ve 610 cm boy yapabilmektedirler.
Kök sistemi:
Yüksek boylu çalı formundaki likapalrın kökleri ince, kök kılları olmayan lifli kök yapısına sahiptir. Su ve besin maddelerinin kökler tarafından absorbe edilebilmesi içinçoğunlukla endotrofik mikorizalar (VAM) ile birlikte yaşarlar. Kökler bitkinin tabanından itibaren 180 cm’ye kadar yayılabilir ancak nadiren 90 cm derine penetre edebilirler. Alçak boylu çalı formundaki likapaların köklerinde de kök kılı yoktur. Çok ince ve lif (iplik) gibi olan kökleri vardır. Bu likapa bitkileri toprak altı rhizomlardan adventif olarak büyürler. Dolayısıyla alçak boylu çalı formundaki likapalar yayılıcı form gösterirler. Zamanla bitkiler birbirine eklenerek tek bir gövdeliymiş gibi büyüme meydana gelebilir.
Tomurcuklar ve Çiçekler: Likapalarda meyve gözleri yaz sonları ile sonbahar aylarında oluşmaktadır. Tomurcuk gelişimi sürgün ucundan aşağıya doğru yani bazipetal olarak meydana gelir. Çiçek tomurcuklarının sayısı iklime bağlı olduğu kadar sürgün gelişme kuvvetine yani çapına da bağlıdır. Tomurcukların içinde yer alan çiçek demetinin farklılaşması ise aşağıdan yukarı doğru yani akropetal olarak gerçekleşmektedir.
Meyve Gelişimi: Likapalarda meyve iriliği, sürgün çapına ve çekirdek sayısına bağlıdır. Kalın sürgünler daha iri meyve verebilirken döllenme sonucunda meyvede meydana gelen çekirdek sayısının fazlalığı da iri meyve ile sonuçlanır. Bu arada karşılıklı tozlanma da meyve iriliğini artırıcı yönde etkin rol oynamaktadır. Likapalarda meyve tutumu için tozlanma gerekmektedir.

Tozlanma: Likapalarda tozlanma entomofil yani böceklerle olmaktadır. Çünkü böcekleri çeken hoş kokulu ve nektar içeren çiçeklere sahiptir. Likapa çiçeklerinin taç yaprakları birleşik olup uç kısımda açıklık vardır. Ters dönmüş çan şeklindeki likapa çiçeğinde yumurtalığın dip kısmında nektar olup misk kokusu ile böcekleri çiçeğin dip kısmına kadar çeker. Likapa çiçeklerindeki polenler çok ağır olup yapışkandırlar ve rüzgar ile hareket etmezler. Erkek organları da dişi organdan uzun olup çiçeğin uç kısmından dışarı doğru çıkmıştır. Bu yüzden erkek organlardan ayrılan polenler dişi organ tepesine uğramadan çiçeği terk ederler. Ayrıca, dişi organ kendi kendine tozlanmayı engelleyecek şekilde çıkıntılıdır. Bu yüzden karşılıklı ve arılarla tozlanmaya gerek vardır.

LİKAPA YETİŞTİRİCİLİĞİ (YÜKSEK BOYLU LİKAPA)

Sıcaklık
Don olayı olmayan en az 160 günlük yetişme periyodu ister
Gelişmesi için 2000 gün derece sıcaklık ister
Soğuklama süresi 650-850 saat arasındadır

Soğuklara dayanım
Gözler : -26.3 ila -29.1°C’ye kadar dayanır
Gövde : -29.1 ila -34.7°C’ye kadar dayanır
Çiçekler : -1.12 ila -4.48°C’ye kadar dayanır

Gün Uzunluğu: Uzun günler bitkideki vegetatif gelişmeyi teşvik ederken yaz sonları ile sonbahar aylarındaki kısa günler meyve tomurcuğu gelişimini artırır.

Nem: Likapalar kök kıllarından yoksun olduğu için topraktaki nem değişikliklerine son derece hassastırlar. İklime, çeşide ve gelişme kuvvetine bağlı olarak büyümeleri ile meyve verdikleri dönem boyunca haftalık olarak yaklaşık 2.54-5.08 cm suya ihtiyaç duyarlar. Sulamada kullanılan su kaliteli olmalı, çok az veya hiç tuz içermemeli ve kalsiyum içeriği çok az veya hiç olmamalıdır.

Toprak: İdeal likapa toprağı, drenajı iyi olan, asitli ve kumlu topraklardır. Likapa yetişebilecek toprakların pH’sı 4.5-5.2 arasında olmalıdır. Organik madde kapsamı yüksek olan ağır topraklar da likapa yetiştiriciliği için uygundur. Yayla alanlarındaki toprakların likapa yetiştiriciliğine uygun hale getirilmesi için dikim öncesi kompost veya asit torf ilave edilmelidir. Ayrıca, odun talaşı, çam ibresi veya çam kabukları ile bitkiler malçlanmalıdır.

Yer Seçimi: Likapa tarımı için en uygun alanlar, tam güneş alan veya biraz gölge olan, güney yöneye bakan ve hafif meyilli olan alanlardır. olmalıdır. Ayrıca su drenajı ile hava akımının da nispeten iyi olması gerekir. Ayrıca likapa çiçeklerinin soğuklara dayanımının diğer birçok üzümsü meyveden daha yüksek olduğu da unutulmamalıdır. Bu açıdan kuzey-batıya bakan alanlar da yetiştiricilik için uygundur. Genel bir ifade ile yabani likapaların, orman güllerinin, defne, kızıl ağaç ve çamın karışık olarak yetiştiği alanlar likapa yetiştiriciliği için uygundur.

Arazi Hazırlığı

Drenajı artırmak için arazi işlenir.
Toprak organik maddesini artırmak için yüzey örtücü bitkiler ekilir ve toprak işlemeile birlikte toprağa karıştırılır.
Ahır gübresi verilir.
Gerekli ise toprakta pH ayarlaması yapılır. Bu amaçla toprak tipine ve toprak pH’sına göre gerekli olan kükürt miktarı hesaplanarak dikimden en az 6 ay önce toprağa verilir.
Toprak tahlilleri sonucunda gübre ilavesi yapılır. P, K, Ca, Mg v.s gübreler toprağın üst 30 cm’sine verilir. Gübrelemede amonyumsülfat gübresi kullanılabilir. Nitratlı gübreler kullanılmamalıdır.
Drenajın zayıf olduğu düz arazilerde mutlaka masura yapılarak toprak 35 cmyükseltilmeli ve bitkiler 120-150 cm genişliğindeki masuralara dikilmelidir.Dikim: Bölgedeki kış soğukları ile muhtemelen don olaylarına bağlı olarak dikim ilkbahar veya sonbaharda yapılabilir. Fidanlar fidanlıktaki veya saksıdaki derinlikleri kadar derine dikilmelidir. Derin dikim yapılmamalıdır. Dikim sonrası sıra boyunca 60-120 cm genişliğinde ve 15-20 cm kalınlığında malçlama yapılmalıdır. Bitkiler büyümeye başlayınca ve büyüme periyodunca azotlu gübreleme yapılır. Gübre olarak amonyumsülfat kullanılabilir ve ihtiyaç duyulan gübre miktarı bölünerek verilmelidir.

Aralık- Mesafeler: Likapa yetiştiriciliği yapılan ülkelerde dikim mesafesi sıra üzerinde 120 cm, sıralar arasında ise 300 cm olup bu aralık ve mesafeler 152 ile 365 cm’ye kadar çıkarılabilmektedir. Likapa yetiştiriciliğinde likapa sıraları arasındaki mesafe 250 cm’den daha az olmamalıdır. Bu mesafe hasat sırasında işçilerin rahat çalışabilmesi için gereklidir.

Dikim Fidanları
Likapa bahçesi tesis aşamasında 3 farklı fidan tipi tercih edilebilir. Bunlar;

- Bir yaşında köklü çelikler
- Fidanlıklarda üretilmiş 2-3 yaşında açık köklü fidanlar
- Fidanlıkta üretilmiş 2-3 yaşında tüplü fidanlar

Budama :Likapa ocağındaki sürgünlerin yaşları arasında bir denge kurmak için yaşlı ve genç sürgünlerde her yıl belli oranda azaltma (çıkarma) şeklinde yenileme budaması yapılır. Ayrıca, zayıf ve hastalıklı sürgünler budama ile uzaklaştırılır, verimden düşen yaşlı sürgünlerin bir kısmı çıkarılır, gölgelemeden dolayı diğer sürgünlerin gelişimini engelleyen genç sürgünlerde aralama budaması yapılır ve bitkinin taç kısmında yer alan dalların yoğunluğu ayrıntılı budama ile azaltılır. Aynı yaş grubuna giren aynı sayıdaki 15-20 sürgün bırakılarak bitkide sürgün-meyve oranı dengelenmelidir.

Hastalık ve Zaralılar
Mantari Hastalıklar

Likapalardaki mantari hastalık riski diğer birçok üzümsü meyveye göre çok daha azdır.

Mantari hastalıklardan
- Mumlu tane hastalığı (Monilia vaccinii-corymbosi)
- Pomopsis kanser ve dal yanıklığı (Phomopsis vaccinii)
- Fitofitora kök çürüklüğü (Phtophtora cinnamoni)
- Meyve çürüklüğü
Antraknoz (Colletotrichum gloesporioides)
Alternaria (Alternaria alternata)
Virüs hastalıkları

Likapalarda sıkıntı yaratan virüs hastalıkları bulunmaktadır. Bunlar,
- Likapa Scorch virüsü
- Kısa bağcık virüsü
- Likapa yaprak benek virüsü
- Nekrotik halkalı benek virüsü
- Kırmızı halkalı benek virüsü
Zararlılar

Doğrudan meyve ile beslenerek ürün kaybına sebep olan zaralılar
- Kranberi meyve kurdu
- Likapa kurtçuğu
- Kiraz kurdu
- Erikli hortumlu böceği

Virüs veya mikoplazma benzeri organizmalara vektör görevi yaparak veya yapraklarla beslenerek bitkiye zarar verip indirekt olarak meyve miktarını azaltan zararlılar
- Sivri burunlu yaprak delenler
- Kabuklu bitler
- Likapa tomurcuk delen
- Likapa gövde delen”
Kaynaklar:
1)Yaban Mersini Likapa Yetiştiriciliği,Yrd. Doç.Dr. Hüseyin ÇELİK, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi
2) Yaban Mersini, Bitkisel Tedavi
3) Fotoğraflar: M. Kemal AYÇİÇEK
4) İlk Çay: Likapa, Muhammed Safi, Basbakanlık Osmanlı Arşivi Uzman
5) 21.11.2005 tarihinde Hopa İlçesi Öğretmen Evinde Kokulu Kara Üzüm ve Likapa (Yaban Mersini ) Konulu Panel
6) İkizdereli Osman Yıldız’ın “Likapa” Bahçesinde Umut Var, Bülent Yardımcı, Milliyet /Business, 11.04.2004
7)-http://www.savsatlilar.com
Karadeniz'den Dünya'ya Farklı Bir Bakış!

0 yorum.

Hamsiköy'de sütlaç, şah ile meşhur oldu

Tarih 10 Eylül 2008, 10:46. 0 fav. Yazan kizirbey.  
Etiket: arhavi, dağ, define, doğa, elektrik, enerji, fotoğraf, gezi, giresun, haber, hikaye, history, hopa, kar, karadeniz, manzara, media, medya, nehir, news, of, olay, ordu, ova, people, petrol, politi, rize, su, this, trabzon, travel, turkei, turkey, türkiye, vadi, who, yarış, yeşil, yol, çamur

Hamsiköy’ de Sütlaç, şah ile meşhur oldu


M. Kemal AYÇİÇEK – Eylül 2008

 

www.karadenizolay.com (Özel)-Fındık ayı nedeniyle İstanbul’dan tatile anne ve babasız gelen torunlarımı yolcu ettim otobüs terminalinden, canım bir güzel sütlaç çekti. Hava bunaltıcı sıcak, Trabzon’dan kaçmaya yer arıyorum. Çok yoğun rutubet, normaldeki hava sıcaklığını katlıyor ya, bunalıyor, şıpır şıpır terliyoruz. Hem Sütlacı hak ettiğime de inanıyorum. Çocukları ta köye çıkıp aldım, hem denize gireriz dedim ama olmadı, geciktik. Aslında sütlacı, bir gece öncesinden yine torunlarım Fatih ve Onur Melih’i alıp, onlarla Hamsiköy’ de yiyecektik ama yine onlarla nasip olmadı.

Akşam olmak üzere ama benim için zamanın önemi yok. Zamana uyan değil, zamanı kullanan biriyimdir. Saatın ileri veya geri olması, benim kafama koyduğumu yapmamı engellemez ki, bastım gaza. Arabada yalnız olduğumda bana kimse “yavaş git”, “hızlı sürme”, “acelen nedir” demediği için mi nedir, hız göstergesine de bakmaksızın giderim yollarda, bu demek, trafiği tehlikeye atarım ve kurallara saygısız sürücüyüm demek değildir, o konularda blakis, harfiyen kuralcıyımdır. Aslında çok sevmem kuralı ama nizama uygunluk anlamında kuralcıyımdır dedim.

Çocukluğumda genelde dedemle seyahat ederdim, o seyahatlerden kastım yayla yolculukları ve bir iki kez de İstanbul ve Konya olmuştur. Dedem, kendi dönemine göre de “dünya görmüş” sayılan insanlardandı. Onunla Hamsiköy’e gidişlerimi hatırlıyorum. Düşünün siz, Trabzon’dan kalkan arabalar,(kamyon veya otobüs) yemek molasını Hamsiköy’de verirlerdi. Yani 50 kilometrelik yol aslında ama işte düşünün yemek molası verilecek kadar uzaktı. Uzaklık, o yıllara has bir olaydı artık uzaklık diye bir olay kalmadı. Hasret, gurbet olayları da bitti. Ama o yıllarda Bayburt bile büyük gurbetti. Her zaman gidilip gelinemezdi çünkü.

Hiç durmadan attım kendimi zigana dağına. Ana yoldan gidiyorum. Başar köyünden çıkmıyorum Hamsiköyüne, üstten ziganadan ineceğim. Bir an önce bunaltıcı sıcaktan kaçmak ama birazda dağ havasında kalmak lazımdı öyle de ettim. Şimdi Trabzon- Gümüşhane devlet karayolu üzerinde de bir çok tesis var ve onlarda da “hamsiköy sütlacı” diye yazıyor ama değil, o neye benziyor biliyor musunuz, tıpkı İstanbul’da da “Trabzon ekmeği” diye veya Bolu dağı’nda Kaynaşlı’ da fırınlara “Vakfıkebir ekmeği” yazmasına benzer. Onun için hani bizim Ulusoy’un bir sloganı vardır, çok severim bende onu “her şey zamanında” diye, bu bence medeniyetin de tam anlatımıdır sanki. Şimdi sütlaç, elbette de beride de yapılırsa “hamsiköy sütlacıdır” da ama aslımıdır, kopyasımıdır işte orası önemli. Anlatmak istediğim de orjinaline yakınsanız, onu mekanında yemek, her şey yerinde ve de zamanında yenmelidir.

Hamsiköy’üne yakınsanız, yoldan karşıya görmeye üşenip de durup ana yolda sütlaç yerseniz buna “sütlaç yedim” diyemezsiniz. Hamsiköy’ de üretilen ve orada köyde yenen sütlaçtır asıl sütlacı Hamsiköy’ün. Siz o mekanı, o doğayı görmezseniz, sütün hangi ortamda oluştuğuna yani o otun yetiştiği ortamı görmek gerekir ki, yediğin sütlacın da anlamı olsun kendin de. O ortamdır onun doğuş yeri, hikayesi Sütlacın orda o köyde başlamış ve nice insanların damaklarına yayılan bir lezzet, tad olmuş, dillendirilmiş, dillere düşmüş ve meşhur olmuş. Şimdi her ne kadar bir yığın sütlaç adı varsa hepsine bilmem ne katkı maddeleri ekleniyorsa ve birer damak tadı oluşturulmak isteniyorsa işte o yok hamsiköy sütlacında. Tamamen doğal süt, naturel ortam, organik tabii ortam ve havasıyla suyuyla enfes manzarasıyla Hamsiköy, gidilip, görülmesi ve nostaljinin yaşanması gereken bir yer.

Her yerde sütlaç vardır ama Hamsiköy sütlacının yanında diğer sütlaçlara bakan olur mu onu bilmiyorum. Adına ister “fırın sütlaç”, “çikolata soslu sütlaç”, “sakızlı sütlaç”, “muzlu sütlaç”, “şuruplu sütlaç”, “vişneli sütlaç”, “meyveli sütlaç” , “Bağdat usülu sütlaç”, “fırın sütlaç”, “damla sakızlı fırın sütlaç”, “kavunlu sütlaç” veya “limonlu fırın sütlaç” diyiverin yok hiç birinin hamsiköy sütlacının yerini alabileceğini düşünemiyorum.

Yukardan Zigana tatil köyüne çıkılan bekçiler’den dönüyorum eski Trabzon- Gümüşhane yoluna. Artık asfaltı sökülmüş kimi yer yer Toprak yoldan iniyorum. O sırada bir yağmur döküyor, ham toprak kokusuyla serinliyorum. Araçtan inip biraz ıslanıyorum. Sonra o Taşköprü de oyalanıyorum, ama artık bir kase yiyeceğim Hamsiköy sütlacını henüz sütlacı bile görmeden orada hayalimde ikiye çıkarıyorum. Zigana dağının yamaçlarında müthiş manzarası vardır hamsiköy yolunun da, hem zaten o manzaradır biraz da sütlaca damak tadını veren ya. Hamsiköy de Osman Günel’in Yayla lokantasına giriyorum. Zaten, hamsiköy’de başka da lokanta yok artık. Sadece Osman Günel, baba ocağını terk etmeme adına yılın 9 ayını burada hamsiköy sütlacını yaşatma pahasına kızı Ayşe Günel ile mücadele veriyor.

Osman Günel’in Yayla lokantası tam da Trabzon’un eski belediye başkanı Orhan Karakullukçu’nun dedesi Ahmet Karakullukçu’nun konağının hemen önünde. O konak satılmış tabi 1962 ‘de. Konağın 1929 yılında yapğıldığını söylüyor Osman Günel. Kendi de 1972 yılında bulaşık yıkamayla başladığı lokantacılığa şimdi Kızıyla devam ediyor. Her geçen yıl sütlaç satışlarından anlıyor gelişmeyi, bölgeye gelen ve gidenlerin yoğunluğunun kendi sütlaç kaselerine yansıdığını ifade ediyor. Gelen giden tur otobüslerine zaman zaman yetişmekte güçlük çektiğini anlatıyor. Siz bir aşçıyı yemek yerken görmüş müsünüz bir düşünün bakalım, ben görmemişimdir. Aşçının yemeği pişirirken doyduğu söylenir. Ama Hamsiköy yayla lokantası’nda ben Osman Günel’i Sütlaç yerken görüyorum ve tabiî ki fotoğrafını çekiyorum. İnsan bezmez, bıkmaz mı aynı şeyi yemekten? Ama yok işte demek ki bıkmazmış ki öylesine iştahla yiyor ki sütlacını, kızının ona sorduğu soruya bile bir süre cevap vermiyor. Ayşe, bir yandan bulaşıklara koştururken bir yandan da Hamsiköy’in belki de ilk bayan garsonluğunu yapıyor. Çünkü, geçmişte Hamsiköy’ü bizim ilk tanıdığımız yıllarda her hangi bir işte bayanların çalışması “ayıp” sayılırdı ve bayanlar çalıştırılmazdı. Ama şimdi Ayşe Günel, sütlaç taslarının birini götürüp, boşlarını topluyor.

36 yılını Sütlaç yapmaya ve yaşatmaya vermiş Osman Günel, hamsiköy sütlacının da tarifini başkaları gibi saklamıyor ve hemen açıklıyor. O da “her şeyin yerinde güzel” olduğuna inananlardan ve diyor ki, “sanki ben tarifi versem adam bunu adana da yapsa bu tadı mı alacak, İstanbul da yapsa ne olacak, önemli olan sütlacın burada yenmesidir. Bu hava ile sütlaç bileşimidir tadı damaklarda bırakan” diye ekliyor. Sütlaç tarifini de her gelene anlattığını, bunun özel formülü gibi şeylere inanmadığını belirterek sütlaç pişirmeyi şöyle anlatıyor;

“1 kilo süte 65 gram pirinç,70 gram şeker ve çok az da tuz konur. Bu karışım bir saat 20 dakika da pişer ve pirinç, süt, şeker bir bulama gibi oluyor. 80 kiloluk süt, 60 kiloya ininceye kadar pişiyor. Sonra taslara veya kaselere koyuyoruz, soğuyunca da servis yapıyoruz. Fırınlama veya üzerine bir şeyler ekleme yoktur. Sadece sütlaçtır. Herhangi bir katkı maddesi koymayız”

Bende yukarda hayal ettiğim gibi iki tas sütlacımı yedim. Kaldı ki ben öyle tatlı seven biri değilimdir. Evde eşim bilse iki tabak üst üste sütlaç yedim, alınır kesin “benim yaptığım sütlaçtan neden yemez” diye. Normalde çok sütle de aram iyi değildir ama işte orada Hamsiköy’de namındanmıdır, şöhretinden mi, havasından mı suyundan mı bilmiyorum orada iki tas sütlacı yedim. Doydum mu diye sorsanız hayır derim çünkü o sütlaçtan doyum olmaz, bana öyle geliyor. Gün kararmış, televizyonlar da Trabzonspor maçı başlamıştı. Onu vatandaşların kahvehanelere çekilmesinden anlıyorum. Kimilerinin “yok bu takımda da iş yok ya” diye vahlandığı sesleri kulağıma gelirken, onunla tartışanların da yükselen seslerle, “şampiyonuk olum bu sene, ne diysun, sen ne dersan de, boş konişiysun” diye söylendiğine kulak misafiri oluyorum. Ve oradan yine eski yolu takip ederek iniyorum tatlı bir mutlulukla Hamsiköy’ den, yine çıkarım diyorum, Nasipsiz lokma yenmiyor, onun için nasipse tabi..Hamsiköy yayla lokantası ise sadece Ocak ayında kapanıyor ve Mart’ın yeniden açıyor kapılarını müşterilerine.

Sütlaç’ı şah beğenince meşhur oldu

Sütlacın meşhur olması ise hamsiköy’e yıllar önce İran Şahı Muhammet Rıza Pehlevi’nin gelmesi ve Hamsiköy’de sütlacı yemesinin o dönemler radyolarda haberlerde dile getirilmesi sayesinde olmuş. Osman Günel, “Hamsiköy sütlacının İran şahı Şah Rıza Pehlevi’nin Trabzon’a gelişi sırasında burada Hamsiköy sütlacını yemesinden sonra radyodan buradaki sütlaç yemeği yayınlandı ve bizim sütlacın ünü dünyanın dört bir yanına yayıldı. Devlet karayolunun karşıdan geçmesi, zigana tüneli yüzünden yeni yola dönülmesiyle hamsiköyde bir sessizlik olmuştu. Ama son yıllarda hep daha iyiye gidiş var, işlerimizin yoğunluğundan anlıyoruz gelişmeler oluyor bölgemize gelen giden artıyor diye”

Osman Günel, İran şahı Pehlevi’nin ve ayrıca Hamsiköy’de Atatürk’ün de Sütlaç yemesi sayesinde sütlaçlarının tanındığını ifade ederken,İran Şahı Rıza Pehlevi’nin 1934 yılının 14 Haziran günü Trabzon’un il hududu olan maçka’nın Hamsiköy’de karşılandığı da Taraf yazarı Ayşe Hür’ün yazısından anlıyoruz ve öğreniyoruz;

İran’la opera diplomasisi, Ayşe Hür / Taraf

Rıza Şah Pehlevi ve heyeti, 10 Haziran 1934′te Gürcübulak sınır kapısından Türkiye’ye girerken, onları 3. Ordu Müfettişi 1. Ferik Ali Sait Paşa, Kolordu Kumandanı Kemal (Doğan) Paşa, Beyazıt Valisi İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey, Hariciye Vekâleti 3. Daire Şefi Kemal Köprülü) Bey’den oluşan heyet karşılamıştı. Şah ilk olarak Türk askerini teftiş etti. Hazırlanan otağda bir süre dinlendikten sonra Türk askerini ikinci kez teftiş etti. Daha sonra Iğdır’a doğru otomobille hareket edildi. Kars, Erzurum, Gümüşhane üzerinden 14 haziranda Trabzon’a ulaşıldı. Aynı gün Türkiye Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) Bey tarafından Maçka’da karşılanan Şah, iki firkateynin eşlik ettiği Yavuz zırhlısıyla Samsun’a geçti. Buradan trenle Ankara’ya hareket edildi. Şah geçtiği her il ve ilçede büyük bir sevgi gösterisi ve merasimlerle karşılanıyordu.”

Nasıl gidilir

Trabzon’dan her saat başı Gümüşhane ve Bayburt dolmuşları kalkıyor. Onlarla gidilebilir, bekçilerden veya başar köyünde inilir ve oradan da geçen dolmuşlarla gidilebilir. En güzel özel otonuzla Başar köyünden veya Bekçilerden gidebilirsiniz. En mantıklısı da özel araç ama turlar var. Eğer turların gezisindeyseniz zaten Hamsiköy gezisini kapsamına alan turlarda zaten oraya çıkılıyor. Daha sağlıklı bilgiyi sanırım Osman Usta verir. Hem rezervasyon ve hem de ulaşım için Osman ustaya soracaklarınız olursa telefonu: 0 462 5426278 Hamsiköy/ Maçka/ Trabzon

0 yorum.